30 Eylül 2021 Perşembe

MARC AUGÉ'NİN BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 5! SON BÖLÜM!


Dünyaya Dönüş

Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının son bölümü "Dünyaya Dönüş" başlığını taşıyor. Bu bölümde Ütopya bölümünde kurulan hayallerin pembe bulutları dağılıyor, yazarın ayakları birazcık da olsa nesnel gerçekliğin zeminine sağlam basmaya başlıyor. Yazarın kişisel fantastik dünyasının biraz da olsa dışına çıkabiliyoruz bu bölümde.

"Ütopyaya kendimizi fazla kaptırınca hayal kırıklığına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalırız." (S.75) Kitabın sonuna doğru yazarın da bunu anlamış olması büyük başarı aslında. Burada küçük bir eksik var ki o da yazarın yaptığı hatanın en önemli kısmı ütopyaya kendini fazlaca kaptırmak değil aslında. Önceki bölümlerde ayrıntılı olarak eleştirisini yaptığımız, yazarın gerçekliği yanlış tahlil etmesi en önemli kusurudur. Gerçekliği hakikate uygun biçimde tahlil etmeden yapılan tüm kuramsal çalışmalarda olduğu gibi bu çalışmada da hayal kırıklığı kaçınılmaz son olarak karşımıza çıkıyor. Yazar gerçekliği bilimsel doğrulara dayanarak kavramayı başarabilse daha işlevsel bir felsefi  kuram inşa etmeyi de başarabilecek. Bunu yapamadığı için başaramıyor. Burada ütopyanın toptan bir reddiyesini yapmıyoruz, elbette ütopyalar kurulacak; fakat ütopyalar üzerine teori inşa edilemez. Teoriler hayatın nesnel gerçekliğinden damıtılır, daha sonra tekrar hayatın nesnel gerçekliğinde sınanır, hayatın acımasız sınav kâğıdında test edilip gerçekliğe uygunluğu onanan teoriler bilimsel bir nitelik kazanır.

"Bisikletçilik bedenin artırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsünün bir ölçüde gerçekleşmesini sağlar. Bisiklet sürücüsünün hayali, mekânın zorluklarına göğüs germesi gerekse de karadayken sudaki balıkla ya da gökyüzündeki kuşla özdeşleşmektir." (S.76) Son kısımdaki şiirsel bir metafor olmaktan öte bizim açımızdan herhangi bir anlam taşımayan "sudaki balık ve gökyüzündeki kuşla özdeşleşmek" gibi ciddi bir felsefe metnini sakatlayan yazınsal sulukları bir kenara bırakacak olursak "bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" ve "bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ifadelerini ayrıntılı olarak açmamız gerekecek. "Bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" kısmının ne demek istediğini bisiklete binen herkes az çok anlamıştır, bunu geçelim. Asıl mesele ikinci noktada.

Bisiklet sürücüsü bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın harekete geçmektedir, yalnız burada "zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ilk kısımdaki tezle uyuşmuyor. Bisiklet zahmetsiz hareketlilik ülküsünü vaaz eden bir keşiş olmaktan çok "zahmetli hareketlilik ülküsünü" yaşama geçirmeye çalışan bir gerçekçidir. Boğazına kadar konformizmin bataklığına batmış bir insanlığa bisikleti ve bisikletçiliği anlatırken "zahmetsiz hareketlilik" ifadesini kullanmak, bu konfor düşkünü insanları bisiklete yönlendirmek amacıyla kullanılan sığ bir propaganda sloganı olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor, zira bu tez gerçeklikle çelişiyor. Bisiklet, son derece zahmetlidir bir hareketlilik aracıdır, nesnel gerçeklik budur ve inkâr edilemez. Motorize ulaşım hegemonyasına maruz kalan bilinçlerdeki derin tahribatı gidermeden ve tedavi etmeden kof propaganda cümleleriyle sonuç alıcı eylemler üretmek akla ve bilime aykırı ütopik bir bakış açısıdır. Motorize aklın egemen olduğu bir dünyada insan bedeni hızla hareketsizleşirken beden yozlaşmaktadır, buna binaen insan zihni de bu konforun yarattığı rehavet ile tembelleşmektedir. Zahmetsizce yapılan işlerin tamamı bu dünyada hareket ederek var olmak üzerine evrimleşmiş insan bedenini daha güçsüz kılmaktadır.

"Zira bisikletçiliğin marifeti, bu fazlasıyla baştan çıkarıcı hayalin aksine, tam da bize daha keskin bir mekân ve de zaman bilincini dayatmasıdır." (S.76) "Bisikletçilik nedir?" diye sorulsa en kısa cevaplardan biri mutlaka "insana keskin bir zaman ve mekan bilinci kazandıran bir faaliyettir" demek yeterli olacaktır. Şehirde "var olmak" ile "yaşamak" birbirinden faklı olgulardır. Motorlu bir araçla şehri hiç zahmet çekmeden ve terlemeden dolaşan biri sadece zamanda ve mekânda var olmaktadır, o şehri yaşamamaktadır. Şehri bisikletle gezen biri ise, bisikletle yaptığı yolculuk sırasında zahmet çeker, terler, şehrin coğrafyasının her türlü bileşenine karşı sadece bacak ve akıl gücü ile mücadele eder, bu yüzden bisikletli özne içinde var olduğu şehrin edimsel bir parçası olur, o şehrin içinde "yaşayan bir özne" hâline gelir. Doğadaki insan da böyledir, bisiklet doğadaki insanın yaşadığı duygusal yoğunluğu şehrin içinde simüle eder. Doğanın içinde var olan birey vücudunun tüm hücreleriyle doğayı algılar, şehir içinde bisiklete binen birey de vücudunun bütün hücreleriyle şehri algılar.

"Bisikletin mucizesi, bisiklet kullanan herkesi asgari düzeyde uyanık olmaya mecbur etmesi gibi, biyolojik düzene sevimli bir çağrıymışçasına tatlı tatlı işlemesidir." (S.77) Bisiklet, kendisini kullanan herkesi en yüksek düzeyde uyanık ve ayık olmaya zorlar. İki teker üzerinde sürekli pedal çevirerek var olmak zorunda kalan bisikletçi doğal olarak uyanık olmaya mecburdur. Çünkü şehiriçi trafikte bisiklet kullanarak hayatta kalabilmek için başka bir seçeneği yoktur. Bisiklet insanın biyolojik düzenine en uygun ulaşım aracıdır, yürümek ve koşmak bile belli oranlarda bedene zarar veren ve bedeni yıpratan faaliyetlerken bisiklet sürme bedeni minimum düzeyde yıpratarak maksimum düzeyde fayda sağlayan verimli bir ulaşım aracıdır. Bisiklet budur; fakat bunların hiçbiri yazarın iddia ettiği gibi "bisikletin mucizesi"nin bir ürünü değildir. Burada şu mucize olayını tekrar eleştirmek zorunda olduğum için okurdan özür diliyorum. Zira yazarın bir antropolog olmasına yorduğumuz mucizeler, mitler, efsaneler yaratma fantezisi kitabın her bölümünde karşımıza çıkıyor.

"Pedal çeviriyorum, o hâlde varım." (S.78) Yazar burada Descartes'ın "Düşünüyorum, o hâlde varım." (Cogito ergo sum.) sözüne atıfta bulunuyor. İnsanın varoluşunu ontolojik bağlamda düşünme edimine bağlayan Descartes'a atıfta bulunarak yeni insanın varoluş nedenini pedal çevirme eylemine bağlıyor. Bisikletçiler için mâkul ve mantıklı bir varoluş temellendirmesi olabilir belki; fakat bisiklete binmeyen milyarlarca insan için bir retorik güzellemesi olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor. Kaldı ki dünya üzerindeki bütün insanlar bisikletli olsaydı bile padal çevirme eylemini insan varoluşunun temel nedeni olarak kabul etmek mümkün olmayacaktır. Zira insan varoluşu pedal çevirme gibi basit ve anlamsız bir eylemin sonuçlarına bağlanacak kadar basit bir olgu değildir. Obsesif kompulsif bir bisikletçi için dahi yaşamsal varoluşun nedenleri pedal çevirme eylemine bağlanamaz. İnsan pedal çevirme eyleminden yahut bisikletten büyüktür; insan yaşamının nedeni yine insan üretimi bir nesneye bağlanacak kadar değersiz değildir. Bisiklet alınıp satılır, üretilir ve yok edilebilir. Bu bağlamda edilgen bir nesnedir. Onu etken hâle getiren haraket ettirici güç insandır. İnsanın varlığı bisiklete değil bisikletin varlığı insana bağlıdır.

"Bisiklet modası kuşkusuz kısmen bu görüş bildirme olayına bağlıdır ama seleye oturduğumuz anda işler değişir ve kendimizi buluruz, kendi sorumluluğumuzu yeniden alırız. Kişisel tarihimiz idareyi ele alır. Dış dünya en fiziksel boyutlarıyla somut olarak bize kendini dayatır. Bize direnir ve bizi bir irade çabasına zorlar fakat aynı zamanda kendini bize bir mahrem özgürlük ve kişisel inisiyatif mekânı, kelimenin ilk ve tam anlamıyla, şiirsel bir mekân olarak sunar." (S.79) Parçanın sonundaki "şiirsel bir mekân" ifadesi olmasa altına imzamızı atıp geleceğimiz oldukça gerçekçi bir bölüm diyecektik bu bölüm için. Oysa yazar yine retorik yapacağım derken nesnel gerçeklikten çıkarılan teoriyi zedelemeye devam ediyor. Bisikletle deneyimlenen mekân şiirsel bir mekân olmaktan öte gerçekçi bir mekândır. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, mekânı bütün boyutlarıyla hakikate mümkün olan en yakın şekilde algılar. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, kişisel tarihinin sorumluluğunu eline alır, bu ise özgürlüğün minimum şartıdır, kendi tarihine yön verme konusunda iradeyi yine kendi eline almayan kimse özgür bir birey olarak tanımlanamaz. Bisikletin üzerindeyken dış dünya varlığını en yalın hâliyle bize dayatır, birey bisikletin üzerindeyken dış mekânın bütün bileşenlerine karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalır. Bu durum onu eğitir, geliştirir, güçlendirir. Bunların hiçbirinde şiirsel bir yan yoktur, bunların tamamı çırılçıplak gerçektir. Hakikatin ta kendisidir.

"Bisikletçilik pratiğinin, hayattaki zevklerin herkesin önceliği haline geleceği ve herkese saygı duyulmasının sağlanacağı ütopik bir dünya hayalini akla yatkın kılması bile tek başına bize umut etmemiz için bir neden verir. Ütopyaya dönüş, gerçeğe dönüş - ikisi neredeyse aynıdır. Hayatı değiştirmek için haydi bisikletlerinize! Bisikletçilik bir hümanizmdir." (S.80) İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bisiklete binmemek değildir, burada açık bir çarpıtma var. Hakikat şudur: Mülkiyet ilişkileri yüzünden insanlar arasında bir eşitsizlik vardır. Mülkiyet üzerindeki eşitsizliği gidermeden insanlar arasındaki eşitsizliği sadece bisikletçilik pratiği üzerinden sağlamaya çalışmak gerçekçi bir hedef değildir. Yazar diğer bölümlerde olduğu gibi burada da bisikletçilere şirin gelecek söylemlerle edebiyat yapmanın ötesine geçemiyor, kitabın sonuna geldiğimiz bu bölümde açıkça fark ediyoruz ki aslında yazar edebiyat yapmanın ötesine geçmek de istemiyor. İstese bunu çok rahat yapabilecek kapasitede entelektüel donanıma sahip olmasına rağmen retorik üzerinden kitleleri manipüle edip popüler olmayı ve övgüler almayı daha kolay ve daha ulaşılabilir bir hedef olarak kendine koyuyor. Kitabın genelinde durum böyle, hakikate en çok yaklaştığı noktalarda bile bir popüler olma arzusuyla gerçeği ortaya koyuyor. Burada amaç hakikati ortaya koyarak hakikatin hakkını vermek değildir, asıl amaç hakikatin inandırıcılığını kullanarak yaratmaya çalıştığı bisiklet mitine, bisiklet ütopyasına, bisiklet mucizesine alan açmaktır. Sözgelimi "Bisikletçilik bir hümanizmdir." söylemi hakikatini ta kendisidir; ama ona gelene kadar savunulan tüm fikirler hakikatin dışında yazarın teorik fantezilerinin bir ürünüdür. Bisikletçilik pratiği insanı süreç içinde eğiterek kaba bir insandan eylemli bir hümanist yaratan niteliğe sahiptir; fakat bunu ütopyaya dönüş ile gerçeğe dönüşü birbirine eşitlemek suretiyle yapmaz. Aksine bisikletçilik pratiği bunu bireyi apaçık ve yalın gerçekliğe daha da yaklaştırarak yapmaktadır.

SONUÇ

Toplamda 80 sayfa tutan bir "felsefe" kitabı -punto abartılmamış olsa hepi topu bir forma- hakkında bu kadar derin düşünüp uzun uzun eleştiri yazmaya değer miydi? Kitabın kendisi bağlamında düşünecek olursak evet değmezdi; fakat kitabın bisiklet kültürü konusunda yaratacağı zihinsel tahribatı önlemeye değer bir çaba yürüttüğüme inanıyorum. Zira toplumsal mücadelenin her alanına "sivil bir örümcek" gibi ağ ören emperyalizm, ülkemizde yeni yeni popülerleşen bisiklet aktivistliği alanını boş bırakacak değildi. Ülkemizin neoliberal bisiklet aktivistlerine felsefî bir kaynak kitabı olması amacıyla bu kitabın basıldığında inanıyorum. Yayınevi editörlerinin pandemi koşullarında can çekişen bir yayıncılık sektörü gerçeğine rağmen bu kitabı basmaya nasıl ikna oldular, çok merak ediyorum doğrusu. Zira bu ülkede bisiklet konulu bir kitaptan para kazanılamaz. Sosyolojik alt yapımız buna pek müsait değil.

Her şeye rağmen bisikleti merkeze alan bir felsefe kitabının Türkçeye çevrilmesi ve ülkemizde yayımlanması olumlu bir gelişmedir. Kitap, bütün kusurlarına ve kuramsal temelinin çürüklüğüne rağmen bisiklet konulu kitaplar alanında tam bir çölü andıran yayın dünyamızda farklı bir seçenek olarak kendini gösteriyor. Türkçe dilinde daha fazla basılması gerektiğini düşündüğümüz bisiklet kitapları alanında gözlemlediğimiz kapatılamaz açığın bir bölümünü olsun örtmeyi başarabiliyor. Okunmalı, tartışılmalı, eleştirilmeli... 

Eleştiren herkesin hain ilân edildiği bir toplumsal ortamda bir bisiklet kitabını eleştirme cesaretini gösterdiğim için beni kutlamanızı beklemiyorum. Her türlü linç girişimine açığım. Evet, neydi bir aralar çok popüler olan o pejoratif laf? "Siz vurdunuz da biz ölmedik mi?"

15 Eylül 2021 Çarşamba

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE VOL 4

Yazımızın bu bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya adlı bölümündeki tezleri inceleyeceğiz.

Ütopya 

"... bisiklet bizatihi küçük bir obje, araba gibi oturulan bir mekân değil bütünleşik bir objedir. Düzenlenmez, dekore edilmez, bizzat yapılır." (Sayfa 60) Motorlu araçların tamamı obje niteliğinde olmasına rağmen bisiklet ve onun üzerinde devinen insan sujedir. Bisikleti insanın altındaki pasif bir obje olarak tahayyül edebilmek mümkün olmadığı gibi, bisikletin üzerinde olmayan insanın da sujeliği eksik kalacaktır. Bisiklete binen insan ile birlikte bisikletin kendisi de suje oluşumunun eşit orandaki etkenleri olarak karşımıza çıkıyor. İnsan ve bisiklet birbirini bütünleyen iki farklı bileşen. İkincil olarak bisiklet, düzenlenebilir, dekore edilebilir ve yapılabilir. İnsandan ayrı bir nesne olarak tahayyül ettiğimizde bunların hepsini bisiklet için söyleyebiliriz; fakat burada belirli bir ayrım noktası bulunduğunu vurgulamadan geçmemeliyiz: Bisiklet insan için insan tarafından üretilen basit bir makinedir; fakat onu suje aşamasına taşıyan değer verici deneyim, insanın onu üretirken harcadığı emeğin yanı sıra onun üzerinde devinen insanın harcadığı alın teridir. Bu aşamada basit bir makine olan bisiklet insan vücudunun herhangi bir uzvu gibi işlev kazanır ve sujeleşir. Üzerine insanın binmediği bir bisiklet ise objelikten kurtulamayacaktır.


"Sabırlı ve sadık olan bisiklet, sahibinin vefalı ve önemli bir yoldaşıdır; insan ondan ayrılmak istemez." (Sayfa 60) Şu cümle herhangi bir otomobil için yazılabilir mi? Otomobil sabırlı ve sadık olarak tanımlanabilir bir nesne midir? Vefalılık, yoldaşlık otomobil söz konusu olduğunda dillendirilebilir mi? Bunların birine dahi evet yanıtını verebilmek mümkün değilken kent içi ulaşımda kral koltuğuna ruhsuz otomobilleri hiç tereddüt etmeden nasıl yerleştirebiliyoruz? Bisikletin bir ruhu var, insanla birlikte, insanla var olan, insansız kaldığında ruhunu yitiren bir yapısı var bisikletin. Bisiklet ve insan arasındaki ilişki bir yoldaşlık ilişkisiyken otomobil ve insan arasındaki ilişki sadece bir sahiplik-aitlik ilişkisidir. İnsan otomobilin mutlak sahibi ve mâlikiyken bisiklet üzerindeyken bu kadar mutlak bir mülkiyete sahip değildir. Yasalar ve ilgili mevzuat otomobili bir yatırım aracı, bir ticaret metası hâline getirmiştir. Hiçbir açık kapı bırakmaksızın otomobil mülkiyeti ve kullanımı yasalar tarafından sınırlandırılmıştır. Otomobil sahibi olmayı yasalarla çerçevesi çizilmiş bir tanımlı özgürlük alanı hâline getirmiştir. Bisiklet için ise bu mutlak mülkiyetten söz edemiyoruz. Şimdilik... İnsanın ondan ayrılmak istememesine neden olan duygusal bağın kaynağı da bu mülkiyet ilişkisinde saklı. Bisiklet bir mülk değil, insanla birlikte anlam kazanan bir özne. İnsanla bisiklet arasındaki ilişki, eşit özneler arasındaki doğal bir bağımlılık ilişkisidir.

"Elektrikli motor bir mükemmel eşitlik aracı, tartışmasız tek pozitif ayrımcılık biçimidir." (Sayfa 63) Son yıllarda elektrikli bisikletler üzerinden yürütülen algı operasyonunu dehşet ve hayretle takip ediyorum. Bir e-bike furyasıdır gidiyor. Marc Augé de bu furyaya teorik açıdan destek veriyor. Elektrikli motoru bir eşitlik aracı yahut pozitif ayrımcılık biçimi olarak tanımlayabilmek için gerçek anlamda bir ideolojik körlüğe sahip olmak gerekiyor. Elektrikli motor destekli bisikletler ile eşitlik nasıl sağlanacak? Türkiye koşullarında en ucuz e-bike 15 bin TL! Avrupa'da bile işçi sınıfı ve lümpen proletarya sınıflarına mensup bireyler tarafından rahatlıkla satın alınabilir fiyatlarla satılmıyor. Bu nasıl bir eşitlik aracı ki ezilen sınıflar tarafından satın alınamıyor? Kuzum, e-bike kimi kime eşitliyor? Yanıtını yine biz verelim: E-bike, onu satın alabilecek ekonomik seviyeye ulaşmış sınıfları bisiklete binme deneyimini yaşama noktasında eşitliyor. 20 yaşındaki sağlıklı bir burjuva elektrik desteğine ihtiyaç duymadan bisikletini sürebiliyorken 60 yaşındaki burjuva E-bike olmadan bu deneyimi yaşayamıyor; çünkü bedeni bu yükü kaldıracak düzeyde değil. İşçi sınıfından 20 yaşındaki sağlıklı bir genç pedal gücüyle bisikletine binebiliyor; ama 60 yaşındaki işçi emeklisi bir yurttaş, e-bike satın alacak seviyede bir gelire sahip olmadığı için bisiklete binemiyor. Al sana "mükemmel eşitlik aracı"! Yersen!!!

"Kökten dincilik, bisiklet karşısında geri adım atmak zorunda kalalı uzun zaman olmuştur ve bisiklet modası, ebeveynleri ya da gerici erkek kardeşleri tarafından şeytanın aracına bacaklarını iki yana açarak binmesi engellenmeye çalışılan bazı kız çocuklarını kesin olarak özgürleştirmiştir." (Sayfa 65) Bisiklet kadınlar açısından bir özgürleşme aracıdır. Süfrajetlerden feministlere uzanan kadın özgürleşme hareketleri tarihi incelendiğinde bu özgürleşme hamlelerinin her birinde bisikletin büyük bir yerinin ve öneminin olduğunu görürüz. Bisiklet, kadın bedeninin dinsel ve toplumsal zincirlerinden kurtularak özgürleşebilmesi için özgün bir kent içi micro ulaşım aracıdır. Kadının babasına, abisine, kocasına, sevgilisine muhtaç olmadan A noktasından B noktasına özgürce gidebilmesini sağlayan bir ulaşım aracı olarak bisikleti yeniden yorumlayabiliriz. Dünyanın her yerinde insan özgürleşmesinin önündeki en büyük engel kökten dincilik olarak karşımıza çıkıyor. Kökten dincilik, dünyanın her bölgesinde emperyalist-kapitalist sistemin ideolojik aygıtları içinde yer alır ve bu bağlamda toplumsal hegemonyanın inşa edilmesinde etkin bir biçimde kullanılır. Bacaklarını ayırarak bisiklete binen kadın, kökten dinciliğin ve onu taşeron olarak kullanan emperyalist- kapitalist sistemin can düşmanıdır. Bu yüzden kadının bacaklarını ayırarak bisiklete binebildiği tüm coğrafyalarda kökten dincilik gerilemeye mahkûmdur.

"Üretim tam bir atılım hâlinde. Satış ve pazarlama teknikleri ustalıkla rekabet ediyor. Kapitalizm bundan yarar sağlıyor ama iş örgütlenmesi, eğitim ve eğlence alanlarındaki kullanıcıların talepleri o hâle geldi ki liberalizm ve sosyalizm arasında, öncelikle bireylerin mutluluğuyla ilgilenen üçüncü yolun keşfedilmesine izin verecek olanın nihayetinde bisiklet pratiği olup olmayacağı sorgulamaya başlıyor." (Sayfa 71) Yazar; Ütopya bölümünün sonunda sosyalizm ve liberalizm arasında, bireylerin mutluluğunu önceleyen üçüncü bir yolun keşfedilmesi için bisiklet pratiğinin neden olup olmayacağının sorgulanmaya başlanacağı teziyle kitabın bu kısmına kadar satır aralarında örtük anlatımla ifade etmeye çalıştığı ideolojik görüşünü ifşa ediyor. Kapitalizmin yarar sağladığı bir üretim atılımının bireylerin mutluluğuna nasıl bir katkı sağlayacağını ise açıklamıyor, açıklayamıyor. Zira kapitalizmin geniş insan kitlelerinin yaratıcı emeğinin sömürüsü üzerinden geliştiğini, bunun insanlar açısından tartışılmaz bir mutsuzluk kaynağı olduğunu görmezden geliyor. Kapitalistlerin mutlu olduğu bir sistemde geniş halk kitlelerine kalan ancak ve ancak mutsuzluk olacaktır.

Yine yazarın savunduğu liberalizm ve sosyalizm arasında bulunacak üçüncü yol üzerine yıllardır düşünülüyor, teorik ve pratik zeminde bu üçüncü yol arayışlarının tamamının kapitalizme yaradığı açıkça görüldü. Üçüncü yolcuların keşfettiklerini iddia ettikleri o yol mutlak surette kapitalizme çıkıyor. Bisiklet pratiğinin açacağı üçüncü yolun da açılacağı yer bellidir.  İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bellidir. Mülkiyet ilişkileri üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadan, sadece bisikletçilik pratiği üzerinden insanların eşitlenebileceğini iddia etmek ham bir hayaldir. Üretim araçları üzerindeki mülkiyetin niceliği değişmeden niteliği de değişmeyecektir. "İş örgütlenmesi, eğitim, eğlence" alanlarındaki birey taleplerinin toplumsal alanda bir eşitlik sağlama gücü yoktur. Bu güne kadar gelişen, insanlar arasındaki eşitsizliği azaltma ve yok etme amacına yönelik eyleme geçirilen bütün insan faaliyetlerini incelediğimizde bunların tamamının mülkiyet ilişkilerini değiştirerek başarılı olabildiğini gözlemliyoruz. Bu güne kadar yaşanan toplumsal değişim hareketlerinin tarihsel birikimini incelediğimizde bu sonuca ulaşıyoruz. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı mülkiyet ilişkilerinde saklıdır. Bisiklet yahut başka bir insan icadı makinenin bu eşitsizliği ortadan kaldırabilmesi mümkün olmayacaktır. Bisiklet, bu toplumsal eşitsizliği belki azaltabilir, belki hafifletebilir; ama kesinlikle ortadan kaldıramaz.

Bu yazımızda Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya bölümünü inceledik. Bir sonraki bölümde kitabın son bölümünü inceleyeceğiz.