27 Mayıs 2020 Çarşamba

FİXED GEAR İLE 245 KM!

FİXED GEAR İLE 245 KM!
ÇORUM - ANKARA!

Uzun mesafe dayanıklılık turlarının hazırlık aşamasındaki en önemli kısım planlamadır. Kamucu, planlamacı bir kültürden geldiğim için bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamadım. Gayet gerçekçi bir bakış açısıyla turun zorluk katsayısını analiz ettim ve rotada kendi form düzeyime uygun birtakım planlamalar yaptım. Nerede yemek yiyeceğim, nerede telefona şarj desteği alacağım, sıvı alımlarını nasıl düzenleyeceğim? Bunların hepsini kağıt üstünde planladım. Turun gerçekleşeceği güne kadar bu planda sayısız değişiklik yaptım. Ancak ana omurgada radikal bir değişiklik olmadı. Turu yapacağım günün hava sıcaklığına, nem durumuna baktım, rüzgârın yönü ve şiddeti hakkındaki tahminleri gözden geçirdim.  

İkindiye doğru saat dörtte yola çıktım. Rüzgârı arkama alarak uzunca bir süre yol alacağımı bilmenin rahatlığıyla ortalama hızımı 30 km/s bandında sabitledim. Çorum ile Sungurlu arasındaki Koparan Yokuşu'na geldiğimde aynı tempo ile bir süre daha devam ettim. Yokuşun dik bölümünde hızım düştü. Fakat Yokuşu çıktıktan sonra Sungurlu'ya kadar iniş vardır. Bastım, gittim. Sungurlu Ocaklı Dinlenme Tesisleri'nde sağlam bir akşam yemeği yedim. Yaptığım plana göre Kırıkkale Köfteci Yusuf'a kadar bir şey yemeden yola devam edecektim.

Sungurlu ile Kırıkkale arasında kayda değer bir yokuş yoktu. Kısa iniş çıkışları olan klasik bir İç Anadolu yol profili karşımdaydı. En fazla 5 kilometrelik az eğimli kısa yokuşlar vardı. Beni fazla yormadı. Fazla yıpranmadan Kırıkkale'ye kadar geldim. Bu sırada rüzgâr yön değiştirdi. Sağ yan tarafımdan vurmaya başladı. Bisiklet üzerindeyken en sevmediğim rüzgâr yönü budur. Kafa rüzgârını bile severim ama sağ yan rüzgârdan nefret ediyorum. Sağdan vurdukça beni yolun soluna, yani ortasına doğru süpürüyor. Bu da kazalara davetiye çıkarıyor. 

Kırıkkale merkezi geçtikten yaklaşık 10 kilometre sonra Yahşihan'da Köfteci Yusuf var. Orada Elmadağ meydan okuması öncesinde karnımı iyice doyuracağım. Teoride plana göre en az iki porsiyon köfteyi mideye indirdikten sonra o kalorileri yakarak yokuşu tırmanmak vardı. Boş mide ile yokuş çıkmam. Neyse... Olmadı. Gece saat 3 gibi Köfteci Yusuf'un önüne geldim ve kapı duvar. Her şeyi planlayan büyük planlamacı Fixeci Ali Dayı, bu sefer duvara tosladı. Köfteci Yusuf kapalıydı ve en yakın dinlenme tesisi Yıldırımlar'a bir saatlik yolum vardı. Oranın da açık olup olmadığı meçhuldü. Baskı altında hızlı karar vermem gerekiyordu. Ben de verdim. Yola devam ettim. Yaklaşık olarak bir saat sonra önüne vardığım Yıldırımlar da kapalıydı. Yine de enseyi karartmadım. Şükürler olsun ki kolay pes eden bir sapiens türü değilim (!) Elmadağ yokuşu boş mide ile çıkılacaktı. 

Gözümü karartıp kendimi Elmadağ yokuşuna vurdum. Bonklamamak için her 5 dakikada bir birkaç yudum su içmeye özen göstererek, gücümü de kararında kullanarak tırmanmaya başladım. Elmadağ yokuşunu eski yoldan çıkmak zorunda kalsaydım kesinlikle benim için tur burada bitmiş olacaktı. Neyse ki yeni yol ve viyadük sayesinde eğim azaltılmış yol da kısaltılmıştı. Eskiden arabayla bile 45 dakikada çıkılan yokuşu, bisikletle yaklaşık olarak bir saatte çıkmayı başardım. Elmadağ'a birkaç kilometre kala, yol çalışması olan bölümde ışıklandırma yoktu ve benim de ışığımın pili bitmişti. Orada yoldan çıkıp orta refüje çarptım. Yokuş yukarı çıkarken hızım çok azaldığı için ciddi bir yaralanma olmadı. Birkaç çizik ile atlattım çok şükür. Bu olaydan sonra motivasyonum dibe vurdu. Son iki kilometreyi bisikletin üzerinde neredeyse yürüme hızında çıkarken pedallar ayaklarımın altında ağırlaşmaya başladı. Uzun mesafede motivasyon her şeydir. Sağlam motivasyon, boş mideyle bile Elmadağ yokuşunu size tırmandırır. 

Elmadağ yokuşunu inanılmaz bir hızla indim. Bir an önce yemek yiyebileceğim bir yere ulaşmak için ayaklarımı kalpiyelerden çıkardım. Frensiz bir fixiede intihar denemesi gibi bir şeydi. O dik yokuşu nasıl indim, nasıl hayatta kaldım, bilemiyorum. Elmadağ yokuşunu indikten hemen sonra gördüğüm ilk benzinlikte durdum. İki adet soda, birkaç bardak çay ve iki adet bisküvi ile enerjimi yerine koymaya çalıştım. Benzinlikteki pompacı arkadaşlar ile yarım saat güzel bir sohbete daldık. Bisiklet üzerine güzel bir sohbet oldu. Her uzun turcuya sorulan klasik sorulara klasik yanıtlar verdim. En çok şaşırdıkları nokta ise bisikletin frensiz olmasıydı. Bundan sonra yol Ankara'ya kadar dümdüz sayılırdı. Kaybolan enerjimi yerine koymuş, sodalarla mineral takviyesi yapmıştım. 

Saat 6 gibi buradan yola çıktım. Terimi soğuttuktan ve soğuduktan sonra yola devam ettiğim için biraz üşüdüm. Isınmak için her kısa yokuşta seleden kalkıp tempo yaparak ısınmaya çalıştım. Mamak'taki askeriyenin önüne geldiğimde ısınmaya başlamıştım. Oraya kadar ciddi seviyede üşüdüm. İç Anadolu böyledir işte. Yazın bile üşüyebilirsiniz. Tahminen iki saat sonra Aşti'de olacaktım. Turun en zor kısmı Ankara şehir içinde geçecekti. Daha önce de Ankara'da şehir içinde bisiklet sürme hatasını yapmış biri olarak bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu Ankaralı bisikletçi dostlarımız kadar iyi biliyordum. Anlatmaya gerek yok. Memur şehri olarak bilinen bir şehirde sabah saat 6 ile 8 arasında şehir içi trafikte pedallamak çok riskli. İntihar teşebbüsü gibi bir şey.

Sonuç olarak sağ salim bir biçimde turumu tamamladım. Yorgun ve uykusuzdum. İyi bir kahvaltı yaptıktan sonra bisikletimi otobüsün bagajına atıp eve doğru yola çıktım. Frensiz bir fixed gear ile toplamda 245 kilometre yol yapmıştım. Gece yolculuğu yaz mevsiminde harikaydı. Güneşte yanmadım. Sabaha karşı biraz üşüdüm. Ama o kadar da olur yani. Sonuçta molalar dâhil 12 saate yakın bir süre yoldaydım. Fixed gearı sadece 50 kilometrelik gezinti turlarında kullanılabilecek bir bisiklet olarak görenlere unutamayacakları bir ders vermiştim. Onlar bu turumdan ders aldı mı almadı mı, bilemem. Ben dersimi verdim. Alan alır, almayan almaz. Dudaklarımda bir Yozgat türküsü ile (Dersini Almış da Ediyor Ezber) evim evim güzel evime döndüm. Daha otobüsteyken Denizli-İzmir arasındaki 210 kilometrelik turumu planlamaya başlamıştım bile...

Bu turumu gece yaptığım için fotoğraf çekemedim. Ama tura çıkmadan önce hatıra kalsın diye evin içindeyken yüklü haldeki bisikletimin fotosunu çekmiştim. Yukarıdaki makine odur. 

Turun Strava kaydını aşağıya bırakıyorum.  

Çorum - Ankara 245 km

23 Mayıs 2020 Cumartesi

BİSİKLET, EKONOMİK BİR YATIRIM ARACIDIR.

Türkiye'de bisiklet kültürünü yaymak veya günlük hayatta bisiklet süren insan sayısını arttırmak için kamu kurumları ve özel kurumlar birçok proje yürütüyor. Her biri kendi düşünsel arka planına uygun bir proje üretip uygulamaya geçirmeye çalışıyor. Bunların büyük çoğunluğu ütopyacı düşüncelerin bir ürünü. Ütopyacı düşünceye karşı değilim. Bir hayal kurmakla başlar her şey, bunu biliyorum. Ancak hayaller âleminde de yaşamıyoruz. Dünya bizim hayallerimize göre değil milyarlarca yıllık bir oluşum sürecinde şekillenen evren yasalarına göre dönüyor, gelecekte de bizim kişisel fantezilerimize göre değil bu evrensel yasalara göre dönecek. Bisiklet kültürünü yaygınlaştırma amacıyla geliştirilen pek çok ütopik yaklaşıma artık gülemiyorum bile. Bisiklet kültürünün yaygınlaşması için yapılan mış gibi sosyal sorumluluk projeleri, belediyelerin ve birtakım bisiklet dernekleri ve topluluklarının çabaları vesaire artık bende gülme etkisi yaratıyor. Peki, neden? Manyak mıyım kardeşim ben? Neden gülüyorum bu özverili çabalara? Açıklayayım. 

Bu sosyal sorumluluk şeysileri apaçık bir sosyolojik gerçeği görmezden geliyor. Toplumun sadece bisikletli yaşamı inşa etme amacını taşıyan bir ideolojik propaganda ile kazanılabileceği ön kabulünden hareketle eyleme geçiyorlar. Tarihte sadece propaganda yapılarak kazanılmış tek bir savaş gösteremezsiniz; çünkü yoktur. Savaş silahlarla ve o silahların başarıya götüreceğine inanmış kitlelerle kazanılır. Ama bu arkadaşların kitleleri kazanma gibi bir derdi de yok anlaşılan. Bu eylem türlerinde halkı aptal yerine koyarak yapılıyor her ne yapılıyorsa. Halkı aptal yerine koymak nasıl mı oluyor? Onu da açıklayayım: Bu arkadaşların teorisine göre halk, bisikletin faydalarından habersiz bir koyun sürüsüdür. Bisiklet temalı sosyal sorumluluk projelerinin yürütücüleri ise bisiklet konusunda aydınlanarak nirvanaya ulaşmış ve bu seviyeden hareketle halkı aydınlatma görevini üstüne vazife edinmiş üst bilinçli insanlardır. Bu çok üst bilinçli bisiklet insanları halka giderek onu bisiklet konusunda eğitecek, aydınlatacak ve bir şekilde ikna edecektir. Bu düşünsel temelli faaliyetler sonucunda halk aydınlanacak ve bisikletli bir kent yaşamının inşası tamamlanacaktır. Alkışlar, alkışlar, alkışlar...

Gerçekçi olalım beyler, halk sizin nesnel gerçeklikle uzaktan yakından bağlantısı olmayan önkabullerinizden hareketle saptadığınız oranda cahil ve aptal değil. Dünyanın en pragmatik, en akılcı ulusunun içinde yaşıyoruz. Halkını ve ulusunu tanımayan kimselerin yaptığı sosyolojik analizlere itibar ederek halkınızın nesnel gerçekliğine yabancılaşıyorsunuz. Bu yabancılaşma olgusunu görmezden gelerek Hegel'in diyalektiğine benzeyen ayakları yere basmaya, baş aşağı duran kuramlar kasıyorsunuz. Bu durumdan hareketle örgütlediğiniz sosyal sorumluluk projeleri de işte tam olarak bu yüzden hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur. Neden mi? Nesnel gerçekliğin somut temellerine dayanmıyor bu teoriler. Yani temeli olmayan bir bina gibi bunlar. Doğal olarak her defasında toplumsal alanın sert duvarına kafasını çarpa çarpa başarısızlıkla sonuçlanıyorlar ve bu süregelen başarısızlık nedeniyle pek çok bisikletçi dostumuzda bisikletli bir yaşamın inşası konusunda umutsuzluk beliriyor, o da öğrenilmiş çaresizliği pekiştiriyor ve giderek Oblomovvâri bir gamsızlığı doğuruyor. "Yok abi ya, bu cahil halkla hiçbir şey yapılmaz. Türkiye kim bir bisiklet ülkesi olmak kim allasen? Yel değirmenlerine karşı bisiklet mücadelesi veriyoruz. Bu ülkede bisikletli ulaşım falan yüz yıl sonra mümkün olur ancak." gibi serzenişlerin tamamının nedeni işte bu yukarıda açıkladığımız yanlış ideolojik propaganda stratejisidir.

Benim bu konudaki çözüm önerim bisikleti bir yatırım aracı olarak kabul ederek propagandasının yapılması olacaktır. Zira bisiklet bir spor aracı olmaktan çok bir ulaşım aracıdır. Sizi bir yerden bir yere ekonomik olarak taşır. Bunu yaparken de birtakım ek kazanımlar sağlar. 1 liranın hesabını yaparak yaşamak zorunda bırakılan bir halkın içinde yaşıyoruz. Bizler de iki yakamızı bir araya getirmek için günlük, haftalık, aylık, yıllık bütçeler yaparak kıt kanaat yaşamımızı devam ettirmeye ve elimizde para kalırsa da birikim yapmaya çalışıyoruz. Halkın geri kalanı da Bizden farklı değil. Ülkemizin en zengin insanları bile başka ülkelerin zengin insanlarına göre daha fakir sayılır. Bu sosyolojik gerçeği görmezden gelerek, ülkemiz bir Baltık ülkesiymiş gibi, yahut G8 ülkesiymiş gibi bisikletli yaşam propagandası yapıyoruz. Avrupa'da Critical Mass var, eee biz de yapalım. Onlarda pop up bisiklet yolları var, eee haydi biz de yapalım, mantığıyla hareket ediyoruz. Oraların nesnel koşulları ile buraların nesnel koşulları arasındaki bariz farkı görmüyoruz yahut görmezlikten geliyoruz. Bu körleşmenin üzerine de Don Kişot gibi bisiklet etkinlikleri düzenleyerek başarılı olacağımıza inanıyoruz. Ne büyük bir saflık!

Her bitki belli bir iklimde yetişir. Her toplumsal olay da ortaya çıktığı ülkenin nesnel koşullarının bir ürünüdür. Dünyanın farklı coğrafyalarında birbirine benzer toplumsal olaylar gerçekleşebilir; fakat örneğin Fransa'da devrime burjuvazi önderlik ederken Rusya'da işçi sınıfı önderlik edebilir. Bisikletli yaşamı inşa etme amacıyla örgütlenen bireylerin kullanacağı strateji ve taktikler de ülkeden ülkeye değişiklik gösterecektir. Şimdiye kadar bizim ülkemizde uygulanan yöntemlerin bizi başarıya ulaştırmadığı ortada. O hâlde bu ülkenin nesnel koşullarına uygun bir bisikletli yaşam inşâ stratejisi geliştirmek zorundayız. Küresel ekonomik kriz dünyadaki bütün ülkelerin vuracak. Ancak kırılgan bir ekonomiye sahip olan ülkemizde yaratacağı tahribat diğer ülkelerden daha fazla olacak. İş kayıpları yaşanacak. En iyi ihtimalle ücretlerin azalması gerçeği ile karşı karşıya kalacağız. Bu koşullarda sistem bizi hayatta kalmak için daha fazla tasarruf yapmaya zorlayacak. İşte bu koşullar tam olarak olgunlaştığında geniş halk kitleleri için bisiklet bir yatırım aracı olarak makul ve mantıklı bir hâle gelecek.

O günler gelmeden önce, öncülük yaparak bisikletin bir yatırım aracı olarak propagandasına girişmeliyiz. Bisiklet de dolar gibi, euro gibi, altın gibi, hisse senetleri gibi bir ekonomik yatırım aracıdır. Hatta bunların tamamından daha sağlam ve güvenilir bir yatırım aracıdır. 2 bin lira ile yukarıdaki klasik yatırım araçlarından hangisini alırsanız alın size 3 yıl içinde iki katı bir kazanç garantisi veremez. İlla ki bir kazanç elde edersiniz ama bu kazanç risklerden arındırılmış garantili bir kazanç değildir. Bisiklet ise onu kullanmaya başladığınız andan itibaren para kazandırmaya başlar, bisiklet onu kullanmaya devam ettikçe size para kazandırmaya devam edecek bir yatırımdır. Bisikletin selesine oturup pedal çevirmeye başladığınız anda para kazanmaya başlarsınız. Bir yılda bu yatırım kendini amorti eder. İkinci yıl kazandırmaya başlar. Üçüncü yılın sonunda hem ona harcadığınız parayı size geri verir hem de harcadığınız paranın iki katı bir kazanım sağlar. 3 yıl içinde fiyatların hiç artmadığı bir ekonomik senaryoda bile, ki bizim ülkemizde imkânsız gibi bir şey bu, aynı kazancı elde ediyorsunuz. Dolar, euro, altın,  hisse size böyle bir kazanç garantisi verebilir mi? Hatta hatta vade sonunda belli bir miktarda gelir garantisi veren vadeli mevduat bile bu oranda bir getiri sunmaz sizlere.

Tezimizin teorik zeminini açıkladık. Şimdi ise bisiklete binerek nasıl para kazanacağınızı uygulamalı olarak anlatalım. Aşağıda kullanacağım rakamların tamamı 2020 yılı güncel rakamlarıdır. Gidilecek yol miktarını 15 kilometre ile sınırlıyorum. Çünkü bu rakam Avrupa'da ortalama bir bisikletlinin, şehir içinde ulaşım ihtiyacını karşılamak amacıyla bisikletle yaptığı günlük mesafedir. Yani herhangi bir sporcu geçmişi olmayan, hafiften göbekli bir erkek yahut balık etli bir kadının form düzeyi esas alınarak belirlenmiş bu rakam. Mesela ufak çaplı bir evrimleşmiş goril yavrusu olarak Boris Johnson'u ele alalım. O da işe bisikletle gidip geliyor zira. Aslında ortalamanın üzeri esas alınsaydı daha yüksek bir rakam da olabilirdi. Yoksa işe gidip gelirken günlük 50 km yapan bisikletçi dostlarım var. Hepsi de normal insanlar. Kripton gezegeninden falan gelmemişler yani. Bisikletin sadece işe-okula gidip gelirken kullanıldığını varsayıyoruz. Sözgelimi ekmek almaya giderken, çarşıya-pazara birkaç ihtiyaç malzemesini almaya giderkenki kullanımlarını hesaba katmıyoruz.

İstanbul'da tam Akbil 3.5 TL. Öğrenci ise 1.75 TL. Haftada 6 gün çalışan bir birey günlük olarak işe gidiş gelişe 7 lira harcar, haftalık olarak 42 liraya tekabül ediyor, aylık olarak ise 168 TL ulaşım masrafı oluyor. Yılın bir ayını tatil yaparak geçirdiğini düşünelim. (Nerdeymiş o beyaz yakalı allasen?) İstanbul'da 11 ay etkin olarak çalışmak ve dolayısıyla işe gidip gelmek zorunda olan bir birey, bir yıl içinde toplu taşıma sisteminde tam tamına 1848 TL kaybediyor. Şehir içi ulaşım için tasarlanmış Corelli Fit Bike 1.0'ın 2020 sezonu sıfır satış fiyatı sadece 1550 TL! Biraz araştırma ve pazarlık yeteneği ile daha ucuza da alınabilir. Bu bisikleti alıp bir yıl işe bisikletle gidip geldiğinizde bisiklet kendini amorti ediyor. Birinci yılın son iki ayında kazandırmaya başlıyor. 3. yılın sonunda ise onu alırken yatırdığınız paranın iki katından daha fazlasını size kazandırmış oluyor. Ankara'daki toplu ulaşım fiyatları ile İstanbul fiyatları aynı. İzmir ise her alanda olduğu gibi bu alanda da diğer metropol kardeşlerinden ayrılıyor. Tam fiyatı 15 kuruş daha fazla, öğrenci fiyatı daha ucuz. Anarşik ya bu şehir, illa bi farklılık yapacak, yapmasa olmuyor gaari! 

Sıfır bir bisiklet, eğer yapısal bir sorunu yoksa, 3 yıl içinde lastik patlaması dışında ciddi bir masraf çıkarmaz. Hayır, çıkarsa ne olacak allasen? Bisikletin sıfırı 1550 lira. Bunun çıkaracağı masraf ne olacak? Bisikletin bakım ve onarım masrafları da çok ucuzdur. Mahalle bisikletçilerinde 20-30 liraya bakım yaptırırsınız. Yok efendim benim gibi Harpagon'a rahmet okutacak cinsten bir cimriyseniz You Tube'dan tamir bakım videoları izleyerek bir bisikletin bakımı nasıl yapılıyor A'dan Z'ye öğrenirsiniz. Ona da para vermezsiniz. Oh miss! Şükürler olsun ki bisiklet tamir ve bakımı atomu parçalamaya benzemiyor. Ortalama zekâ ve yumurta kırmaya yetebilecek bir el becerisine sahip olan bir insan evladı, herhangi bir bisikletin tamir, bakım ve onarım işlerini kısa bir sürede kolayca uygulamalı olarak öğrenir. 

Daha büyük bir hata yaparak işe arabayla gidip geldiğinizi varsayalım şimdi de. Şehir içi trafikte en az yakan araba 30 kuruş yakar. (Öyle bir araba kaldı mı acaba?) 15 kilometrelik bir mesafede bir araç günlük olarak 4.5 TL yakar. 6 iş günü olan bir haftada 27 TL, bir ayda 108 TL,  bir yılda 1188 TL yakar. Sadece yakıt masrafı bu kadar. Trafik sigortası, kasko, Mtv, yıllık bakım masraflarını da ekleyin üzerine, sadece işe gidip gelirken kullanılan bir otomobilin yıllık maliyeti en az 5000 TL. Sadece işe bisikletle gidip gelerek yapacağınız tasarruf miktarını görebiliyor musunuz? Yıl olmuş 2020, şehir içinde ekmek almaya giderken araç kullanan kimseler tanıyorum. Herhangi bir sağlık sorununuz yoksa, ailecek bir yere gidip gelmeniz gerekmiyorsa, bisikletle taşınamayacak ağırlıkta bir yük taşımanız gerekmiyorsa şehir içi ulaşım ihtiyacınızı karşılamak için araç kullanmak yapabileceğiniz en akıl dışı davranış olacaktır. 

İşe bisikletle gidip geldiğiniz zaman dolaylı olarak her gün düzenli spor yapmış olacaksınız. Her gün düzenli spor yapan bir birey, düzenli spor yapmayan bireylere göre daha sağlıklı olur. Neden? Çünkü düzenli spor yapan kimselerin bağışıklık sistemi yapmayan kimselere göre daha güçlü olur. Hastalıklar yüzünden iş gücü kaybınız daha az olur. Burada rapor alıp ise gelmeyen işçisinin aylığından yahut günlüğünden kesinti yapan "şerefli" kapitalistleri saygıyla anmadan duramıyorum. Çok sık hastalanmadığınız için ilaç ve hastane masraflarınız da yarı yarıya azalıyor. Baskı altında doğru karar vermenizi gerektiren ve bu özelliğiyle psikolojiniz üzerinde yıkıcı etki yapan bir mesleğiniz varsa aylık psikiyatri masraflarını da düşmeniz gerekecek, zira bisiklet sporu vücuda seratonin hormonu basıyor. Sizi masaj salonuna gitmiş gibi rahatlatıyor, pamuk gibi oluyorsunuz. Psikolojik destek masrafları da düştü mü harcama listesinden? Sadece bir bisikleti kullanarak sağlık masraflarından da tasarruf ederek kâra geçmiş oluyorsunuz. 

İş ve ev arasında mekik dokurken kadın olduğunu unutacak kadar kendi bedenine yabancılaşan çalışan kadınlar, size sesleniyorum, beni rahatla dinleyin. 60 kilonun üzerinde bir profesyonel kadın bisikletçi yok gibi bir şey. 1.85 boyu varsa o ayrı tabii. Anladınız siz onu kanımca. İşe bisikletle gidip gelirken günlük 15 kilometre yol yapın ne yağ kalır ne kilo. Birinci yılın sonunda Serenay Sarıkaya görünümüne kavuşmak bedava! Harcamalar listesinden diyetisyen, pilates, yoga ve spor salonu kalemini de çıkarabilirsiniz. İzin veriyorum size. İşe bisikletle gidip geldiğinizde inanılmaz düzeyde fit ve çekici bir vücuda sahip olacaksınız. Para harcayarak zayıflama modundan para kazanarak zayıflama moduna geçiş yapacaksınız. Her zamankinden daha fazla yiyerek her zamankinden daha zayıf olduğunuzu gören eşiniz, sevgiliniz vs size hayran olmaktan kendini alamayacak. Bakın işte buna paha biçilemez! Tabiî aynı koşullar erkek kullanıcılar için de geçerli. Bisiklet sürüyorsanız fazla kilolarınızla olan seviyeli birlikteliğinizin kısa bir süre sonra sona ereceği çıktı falınızda. Erkek kullanıcılar için ek bir kazanım daha var. Onu sonra konuşuruz. Zira burada ortam müsait değil. 

Finansal bir kriz yaşıyoruz. Para bulmakta ve borçlanmakta zorlanıyoruz. Risk primi en yüksek ülkelerden biriyiz artık, tefeci faiziyle bile kimse bize para vermiyor. Bu duruma bir çözüm bulunamazsa yahut bu durum sürülebilir olmaktan çıkarsa, Allah muhafaza eylesin, finansal kriz ekonomik bir krize evrilebilir. Ekonomik kriz henüz başlamadı bile. Kitlesel işten çıkarmalar, sektöründe stratejik öneme sahip büyük şirket iflasları, kapanan fabrikalar gibi olaylar henüz yaşanmıyor. Ancak yakın bir gelecekte dünya küresel bir ekonomik krize girecek. Büyük Buhran'a rahmet okutacak cinsten bir küresel ekonomik kriz kapıda bekliyor. Bu ortamda işsizlik ve enflasyon artacak. En iyi ihtimalle ücretler birkaç yıl artmayacak. İşini kaybetmeme şansına sahip olan alt ve orta sınıflar ciddi gelir kayıplarına uğrayacak. Gelirleri azalmayan gruplar bile tasarrufa yönelmek zorunda kalacaklar, zira artmayan gelirleri enflasyon yüzünden kuşa dönecek. Kriz ortamında gelirlerini arttırmayı başarabilecek bir avuç insan dışında herkes bu savaştan yaralanarak çıkacak. Yaşanan gelir kayıpları yüzünden kapının önünde durup hiç benzin yakmasa bile yılda 5 bin lira yiyen bir motorlu aracı finanse edebilmek mümkün olmayacak. Bu maliyeti karşılayabilecek düzeyde zengin kitleler için ise kriz döneminde daha kârlı yatırım araçları varken nakit parayı otomobile bağlamak cazip gelmeyecek. 

Ekonomik kriz sıkıştırmasa bile sağlık endişeleri yüzünden insanlar toplu taşımadan hızla uzaklaşacak. Kısa mesafelerde toplu taşıma yahut otomobil kullanmak yerine bisiklet kullanmayı tercih edecekler. Bu yıl ve önümüzdeki yıl bisiklet bayileri orta ve alt segment bisikletleri piyasaya yetiştirme konusunda sorun yaşayabilirler. Şehir içinde kullanım rahatlığı sağlayan bisiklet modellerinin satışlarında bir patlama yaşanmasını bekliyorum. Ekonomik durumu iyi olan üst sınıflar ise sağlık kaygıları yüzünden bisiklete yönelmek zorunda kalacaklar. Zira düzenli spor yapmanın ve dolayısıyla bisikletin bağışıklığı arttırdığına yönelik bulgular inkar edilemeyecek açıklıkta. Ölüm ya da açlık korkusu her türlü konformist aracı rafa kaldırmaya yetecek düzeyde ikna kabiliyetine sahip toplumsal araçlardır. Ana akım medya araçları tarafından yedi gün yirmi dört saat virüs haberlerinin topluma pompalandığı bir ortamda kitleleri bisikletli bir yaşama yöneltmenin nesnel koşulları oluşmaya başlamıştır. Gelecek dönemde, insanlara bisiklet kültürü kazandırmaya çalışan bisikletli yaşam savunucularını komik durumlara düşüren sosyal sorumluluk projemsilerine ihtiyacımız kalmayacak. Biz değil içinde devinmek zorunda kaldığımız hayat, toplumu bisikletli bir yaşama geçmeye zorlayacak.

Ne dolar ne altın ne borsa! En güzel yatırım pedallama! Üstelik sağlıklı ve fit bir vücut da bedava! Gel vatandaş gel! Var mı böyle bir yatırım aracı dünyada? Bunu duyan Elon Musk, Tesla'yı haraç mezat satıp Salcano'ya ortak olmak için araya adam sokmaya çalıştı. Rockefeller ailesi "Altın, dolar da bir yere kadar kardeşim! Gelecek bisiklet yatırımında!" diyerek altın madenlerini bir bir elden çıkardı. Siz hâlâ toplu taşıma araçlarında ya da kişisel otomobillerinizde para kaybetmeye devam edin. Birileri sadece işe gidip gelirken bisiklete binerek zengin olmaya başladı bile. Bundan 30 yıl sonra havuzlu tripleks villalarının kapısından Colnago marka bisikletleriyle sabah antrenmanlarına giden emekli amca ve teyzeler görürseniz fazla şaşırmayın. Zira bugün yediğiniz hurmalar o gün geldiğinde sizi tırmalayacak! Bizden söylemesi...

4 Mayıs 2020 Pazartesi

FİXED GEAR İLE 150KM+ BİR TUR YAPILABİLİR Mİ?

Yağmursuz bir günü uzun bir turla değerlendirmekten daha güzel ne olabilir? Tabiî ki hiçbir şey! Fixed gear ile ilk uzun turumdaki rüzgâr ve yağmurdan kaynaklanan hayal kırıklığımı 150+ kilometrelik bir tur yaparak atma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Hava durumunda sıcaklığın 15 derecelerde seyrettiğini, yer yer güneşli ve parçalı bulutlu olduğunu da görünce artık beni kimse tutamazdı. Daha önceden planlamış olduğum, Gümüldür'den başlayarak Seferihisar üzerinden Alsancak şehir merkezine ulaşan, oradan da Gaziemir, Menderes, Ahmetbeyli, Özdere istikametini takip ederek tekrar Gümüldür'ün kutsal topraklarına ulaşan küçük bir çember çizerek turumu tamamlayacaktım.

Rüzgârsız bir havada Gümüldür'den yola çıktım. Ürkmez'e kadar hafif bir tempoda ısınacak biçimde rahat bir pozisyonda yol aldım. Fırsat düştükçe bol bol denizin seyrine de dalarak havayı kokladım. Havanın kokusu Seferihisar'dan Güzelbahçe'ye kadar rüzgârı arkadan alacağımı söylüyordu. Öyle de oldu. Bir önceki uzun turda fırtınalarla cebelleştikten sonra rüzgâra karşı aşılanmış sayılırım. O mesele değil de yağmur yağar mı yağmaz mı diye uzun uzun havayı koklamaya devam ettim. İyi haber, akşama kadar yağmur yağmayacaktı. Kötü haber ile dönüş yolundaki 75 kilometre kafa rüzgârına karşı mücadele ile geçecekti. En sevdiğim rüzgâr, aralıksız esen kafa rüzgârıdır. En azından rüzgâr döner mi, ne zaman döner kaygısı olmadan basar gidersin.

Seferihisar'a doğru giderken önümdeki bir adet sıkı yokuş dışında yolun dümdüz olduğunu bilerek pedallıyorum. Denizden ileriye doğru döndüğüm andan itibaren rüzgârı arkama aldığımı biliyorum; ama sık orman yüzünden bunun etkisini pek hissetmiyorum. Karakoç çıkışındaki yokuşu tırmandıktan sonra Seferihisar'a kadar iniş var. Yokuşun dikliğine bakarak inişin dikliği hakkında bir fikir ediniyorum. Frensiz bir fixie ile iniş zor olacak yine. İnişteki ortalama hızımı 35'in üzerine çıkarmamak için pedal kontrolünü mutlak surette elimde tutmak zorundayım. Sonuç olarak yokuşu aheste aheste iniyorum. Sorun çıkmıyor. Bundan sonra Güzelbahçe'ye kadar çok az bir tırmanma dışında dik olmayan tatlı bir iniş beni bekliyor. Çemberin ilk kısmı sorunsuz bitmiş sayılır.

Güzelbahçe'de Alican Kebap'ta ayak paçayı gövdeye ilâve ettikten sonra sahil yolundan Alsancak'a doğru seyr-ü sefer eyledim. Balçova-Üçkuyular arası tam bir işkence idi. Kafa rüzgârı bir yana trafik mahvediyor adamı. Yol çok dar, şehir içi trafik. Mithatpaşa Caddesi tam bir bisikletçi soykırımı mekânı. Kesinlikle tavsiye etmiyorum. Ulaşım amaçlı olarak bu yolu kullanan bisikletçilere Allah sabır versin Üçkuyular'dan itibaren sahildeki bisiklet yoluna çıkıyorum. Bu bisiklet yolunun buraya yapılmasında emeği olan herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu bisiklet yolunu yapacak sosyal bilince ulaşmış belediye başkanından başlayarak park ve bahçelerin işçilerine kadar herkesin emeğine sağlık. Bisiklet yolu nasıl olur görmek isteyen belediye başkanı İzmir'e gelsin de görsün diyorum. Daha da bir şey demiyorum.


Alsancak'a kadar bisiklet yolundan devam ediyorum. Denizin seyrine doyum olmuyor. Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde bir aşağı bir yukarı piyasa yaptıktan sonra Starbucks'a oturuyorum, filtre kahvemi zevkle yudumluyorum. Çemberin geriye kalan kısmında beni telef etmeye hazırlanan kafa rüzgârının şiddetini kendimce hesaplıyorum. Bu seneki tatilde bütün hesaplamalarımın alt üst olmasından hareketle bu hesapların da suya düşeceğini biliyordum. Ama yine de planlama yapmaktan geri durmuyordum. "Taktik maktik yok; bam, bam, bam!" olayını çıkaran arkadaşı burada rahmetle anıyorum. Her ihtimâle karşı yine de dolu mide her zaman iyidir mantığına uyarak Gaziemir'de bir yemek molası veriyorum. Burger King'de karnımı bi iyice doyurduktan sonra gövdeye bir büyük boy ayran iki tane de Beypazarı sodası indirerek yolun kalan kısmına hazır olduğum hissine ulaşıyorum.

Yolun geriye kalan kısmı için söylenecek çok da bir şey yok aslında. Özetle şiddetli kafa rüzgârına karşı 75 km, son 15 kilometrede sol yandan yanağıma muttasıl darbeler indiren sağanak yağmur, son 20 kilometrede in çık, in çık testere gibi bir yol güzergâhı... İki kere gevşeyen zincirin atması da cabası... Ama olsun. Olumsuzluklar bizi yıldıramaz. Fixieci olmayı göze aldıysan her türlü olumsuzluğa karşı da yılmadan mücadele etmeyi de göze alacaksın. Fixie, bisikletle kendi bedenine ve doğaya karşı bir meydan okuma sanatından başka bir şey değil sonuçta.

Neymiş? Üzerinde fren tertibatı olmayan fixed gear bir bisikletle, Türkiye'nin en büyük 3. şehrinin içinden geçen, sağ salim bir biçimde tamamlanabilen 150+ kilometrelik bir uzun tur yapmak mümkünmüş. Şair burada tam olarak bunu demek istemiş. Bir sonraki fixed gear uzun turda buluşmak üzere hoşça kalın, esen kalın sevgili dostlar.

Check out my activity on Strava: https://strava.app.link/Qn5v4vAsST

FİXED GEAR İLE 100+ KM YOL GİDİLİR Mİ?

Fixed gear bir bisiklet ile 100+ bir tur düzenlenebilir mi? Kafamda bu deli soruyla yaklaşık olarak bir yıl fixieyle dolaştım. Bunu nasıl yapabileceğim üzerine etraflıca düşündüm. Bedenimin buna hazır olup olmadığı konusunda şüphelerim vardı. Fixed gear bisikletlerle uzun uzun turların, yarışların yapıldığı dönemler yaklaşık olarak yüz yıl önce sona ermişti. Çağdışı bir kafa yapısına sahip olduğum kesin. Fakat bedenim de kafam kadar çağdışı mıydı? Onu anlamak için öncelikle yol bisikletim ile uzun bir tur yapmam gerekiyordu. Yaptım. Yol bisikletim ile 200+ birkaç tur yaptıktan sonra bedenimin buna hazır olduğuna kesin kanaat getirdim.

Bu yılki 15 tatilde İzmir'in yağmurlu olmasından da güç alarak şehir içindeki ulaşım maceralarımda her türlü zor şarta karşı benimle birlikte mukavemet eden sevgili fixed gear bisikletim Revolver ile ilk gran fondomu yapmaya karar verdim. Bu amacımı gerçekleştirmek için pek çok rota çalışması yaptım. Çeşitli rota çalışmaları yaptıktan sonra bunun çok zor olmayacağını düşünüyordum. Oysa kazın ayağı öyle değilmiş. Bu sefer evdeki hesap çarşıya uymadı. Bütün hesaplamalarımı yükseklik bakımından en uygun rota üzerine yapmıştım. Tırmanması en az olan yoldan gidecektim ve 100+ kilometreyi tamamlayacaktım.

Yağmur için hazırlıklı gelmiştim. Yağmurlu havalarda bisiklet sürdüğümde yaşadığım en büyük sorun arka tekerden sıçrayan çamur olurdu. Uzun bir çamurluk ile bu sorunu çözdüm. Ama fırtına bütün rota planlarımı altüst etti. Bakınız rüzgâr demiyorum. Rüzgâr çok başka bir şey. Bir anlamda İzmir'in alamet-i farikasıdır rüzgâr. İzmirli bisikletçiler için rüzgâr olağan bir doğa olayı. Alıştık gari! Rüzgârsız günü o kadar az ki İzmir'in, biz de bütün tur planlarımızı turun başından sonuna kadar kafa rüzgârıyla mücadele edecekmiş gibi planlamaya özen gösteriyoruz. Rüzgârı da hesaplamıştım; fakat bu bir rüzgar değildi, fırtınaydı! Anladım ki Antalya'daki hortumun esintisi İzmir'de fırtına yaratmış!

Otobüsten indiğim anda nasıl bir cehennem azabı ile karşı karşıya olduğumu anladım. O anda gran fondo hesaplarım suya düştü. Rüzgârın estiği yönü gördükten sonra eve bisikletle sağ salim ulaşabilmenin bile büyük bir başarı olacağına kanaat getirerek eve en kısa rotadan ulaşmaya karar verdim. En kısa yol ise tırmanması en fazla olan yoldu. Yapacak bir şey yoktu artık. 60 kilometre kafa fırtınasına karşı savaşarak sağ salim eve ulaşacaktım. Eve gidip karnımı doyurup temizlenip paklandıktan sonra, eğer hâlâ kendimde pedal basacak güç bulabilirsem kuru ve temiz kıyafetler ile kilometreyi 100'e tamamlayacaktım.

Menderes-Gümüldür yolundaki Ovacık'a tırmanan yokuşun başına kadar geçen 40 kilometrede herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Yine kafadan esen fırtınaya karşı mukavemet ediyordum; fakat yine de direniyordum. Yokuşun başına geldiğimde ise hem eğim hem de fırtına ile mücadele etmem gerektiğini anladım. En azından dağların fırtınayı bir miktar azaltacağını düşünmüştüm. Öyle olmadı. O notaya kadar yer yer rüzgârı yandan yiyerek yol aldığım fırtına yokuşa geldiğimde yolun tam karşısından esmeye başlamıştı. Fixieciliğin altın kurallarından biri olan "duruma göre konum al" anlayışına uyarak duruma göre konum aldım. Tehlikeli ama etkili bir rampa çıkma yöntemi olan yolda S çizme taktiğini izleyecektim. Yolun sakin olmasından yararlandım. S çize çize yokuşu emniyetle tamamladım.

İşin en zor kısmı buradan sonrasında başlıyordu. Fren tertibatı olmayan bir bisiklet ile 380 metreden deniz seviyesine kadar inen, eğimi yer yer %9'lara varan bir yokuşu inecektim. Bu noktada korktuğum başıma gelmedi. Hattâ hattâ yokuş aşağı inerken bile beni pedal basmak zorunda bırakan bir fırtına sayesinde hiç skid yapmadan yokuştan aşağı inmeyi başardım. Sadece yanal rüzgârlarda bisikleti tek çizgi üzerinde tutmak çok zor oldu. Yer yer çizgimi kaybettim. Gidon hakimiyeti konusundaki psikopatolojik takıntım yüzünden bu konuda da büyük bir sorun yaşamadım. Fixiede pedal hakimiyeti ve gidon hakimiyeti her şeydir. Fixiede bu ikisinin hakimiyetini yitiren her şeyini yitirir.

Yokuşu indikten sonra hızla eve gittim. Karnımı doyurdum. Fırtına daha da şiddetlenmişti; fakat bu beni yıldırmadı. Turun kalan kısmını eğlenceli bir sahil gezintisi formatında tamamladım. Denizler tanrısı Poseidon'u her kim kızdırdıysa artık ortalığı fırtına ve dalgalar mahvetmişti. Özdere sahil yolundaki dalgalar yer yer bisiklet yoluna kadar ulaşmaya başlamıştı. Manzaranın seyrine daldım. İç Anadolu'da mahrum kaldığım deniz kokusunu denizden esen rüzgâr sayesinde derin derin içime çektim. Gönül rahatlığı içinde 100+ turu tamamladım.

Neymiş? Fixed gear bir bisiklet ile 100+ bir tur yapılabiliyormuş. Tüm olumsuzluklara rağmen yılmadan, pes etmeden bir fixie uzun turu yapmak da mümkünmüş. Bir sonraki hedef 150+ bir tur yapabilmek!!! Haydi bakalım, hayırlısı...

18 Nisan 2020 Cumartesi

AHMET SÜĞLÜN-80 GÜNDE TÜRKİYE TURU-BİSİKLETNÂME

Bisikletle 80 gün içinde 81 il merkezine gitmek mümkün müdür? Motosikletle olsa belki ama bisikletle asla mümkün değil diye cevap vereceğinize eminim. Evden çıkıp ekmek almaya gitmeye üşenen gençlerimizin olduğunu düşünürsek 80 günde Türkiye turu yapan bir gence tesadüf ettiğinizde soyu tükenmiş Anadolu parsına bakar gibi bakmanız gayet normal. Sizi kınamıyorum. Zira ekmek almaya arabayla giden öğretmen arkadaşlarım var benim. Ülkemizin normalleri böyle. Bisikletle 80 günde Türkiye turu yapmak, içinde yaşamak zorunda kaldığımız ülkenin sosyolojik gerçeklerine göre tam bir çılgınlık! Bana ve benim gibi düşünen insanlara göre hiç de çılgınca bir şey olmasa da kahir ekseriyetin gözünde bisikletle böyle bir tur yapmak akıl ve mantık dışı bir çaba.

10 bin küsür kilometre boyunca bir mililitre bile benzin yakmadan, bir gr karbon salınımına sebep olmadan, tek bir canlıyı hayattan koparmadan, bir insan evladının bile kalbini kırmadan ülkeyi baştan başa turlamanın önemini anlayamayacak zihinlere bunu anlatmaya çabalamanın ne kadar beyhûde olduğunu artık çok iyi biliyorum. Eskiden olsaydı mutlaka bir gün beni anlayacaklar diyerek anlatma çabama devam ederdim. Şimdi ise böyle bir şeyin bisikletle yapılabilir olduğunu sağır kulaklara anlatmanın ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ama yine de son bir kez anlatmayı deneyeceğim.

Öncelikle Ahmet SÜĞLÜN'ün projesini kısaca özetlemek istiyorum. 80 gün içinde 81 ilin merkezine bisikletle ulaşmaya çalıştı Ahmet. Hiçbir motorlu araçtan yardım almadan sadece bisikletle bunu başardı. İzmir'den yola çıktı ve tekrar İzmir'e ulaşacak bir biçimde Türkiye'yi baştan başa turladı. Bunu kanıtlamak için de bütün turu baştan sona Strava'ya kaydetti. 81 il tabelası önünde çekilmiş fotoğrafları var. İleride çocuklarına gösterebilecek. Birkaç günü geçmeyecek kısa molalar verdi. Onun haricinde neredeyse her gün ortalama 150 kilometre yol yaptı. Bir gün bir şehirden çıkarken aynı günün akşamında başka bir şehre giriş yaptı. Bazen daha kısa bazen daha uzun meseleler geçti. Yol şartları yüzünden bazen aynı gün ulaşmak istediği şehre ulaşamadı; ama ertesi gün daha fazla yol yaparak eksiğini tamamladı. Sonunda sağ salim İzmir'e ulaştı. Tur içinde neler oldu, ne maceralar yaşandı, bunları öğrenmek isteyenler için spoiler vermiyorum, merak eden varsa kitabı okusun gari!

Bu turu yapabilmek için birçok firma ile sponsorluk görüşmeleri yapmış Ahmet; fakat hiçbiri ciddi anlamda bir destek sunmamış. Bisiklet üzerinden bir servet edinen firmaların bisiklet sporcularına ve Ahmet SÜĞLÜN gibi tematik turculara destek olmaktan uzak durması oldukça manidar. Birkaç firma hariç diğer firmalar bu konuda hiçbir destek sunmuyorlar. Biz bisikletçiler ise kimlerden alışveriş yapmamız gerektiğini böylece öğreniyoruz. Bisikletten kazandığı paranın bir miktarını bisiklete yatırmayan firmalardan mal almıyoruz. Ben öyle yapıyorum. Ahmet'e destek olan firmalardan birinden forma aldım. (Sora Tekstil) İzmir'de bisiklet tamircisi sorana Ahmet'e destek olan Kadans Bisiklet'i adres olarak gösteriyorum. Buradan firmalara da seslenmek istiyorum. Yeni nesil bisikletçiler, markaya tapan eski nesil bisikletçilere hiç benzemiyor bilesiniz. Marka putçuluğu yıkılıyor, gönül bağı yükselen değer! Haberiniz olsun.

Peki, bu kadar uzun tura kim destek oldu? Bu adam 80 küsür gün boyunca ne yedi, ne içti, nerede konakladı? "Nereden geliyor bu değirmenin suyu?" Tabiî ki Anadolu halkından geliyor. Hemen hemen gittiği her şehirde konaklama ve yemek konusunda kendisine destek olan bisikletçiler ve bisiklet dostları sayesinde turun başından sonuna kadar bir maaşlık bir harcama yaparak turunu tamamlıyor Ahmet! Öyle gözlerinizi kocaman kocaman açıp hayretler içinde bakmayın bana! Anadolu bu, ne sandınız? Taşradaki bisikletçi dostlarımızın bisikletçi dayanışması konusundaki hassasiyetleri bizi hayrete düşürüyor. Her gittiği yerde güzel ülkemizin güzel insanları Ahmet'i kucaklarına basıyorlar. Herkes elinden geldiğince destek oluyor. Kimi evini açıyor kimi sofrasını açıyor. Böylece büyük bir sponsor desteği olmadan turu sağ salim tamamlıyor Ahmet. Kendi yatağını Ahmet'e verip (evdeki tek yatak o çünkü) sabaha kadar çeviri yapan güzel abimizle ilgili bölümde göz yaşlarıma hâkim olamadım ben. Daha neler var neler, Ahmet 200 küsür sayfada anlat anlat bitiremiyor zaten.

Kitabı okurken gittiği her şehirde yeni arkadaşlarla tanışarak insana temas eden Ahmet'e özeniyoruz. Her geçen gün insanlardan uzaklaştığımız şu günlerde her gün başka bir şehirde başka insanlarla paylaşımda bulunan bir turcuya özenmemek elde mi? Her gün farklı bir yolda, farklı bir doğada turlayan Ahmet SÜĞLÜN'le pedal basıyoruz. Güzel ülkemizin bir ucundan başlayan turun ülkemizin bir başka ucuna uzanmasını ilgiyle ve hayretle takip ediyoruz. İnsanın insana yabancılaştığı bir dünyada insana dokunmanın, insan ruhuna temas etmenin değerini anlıyorsunuz.

Ahmet'in turu hep güle oynaya geçmiyor tabiî ki. Bazen tükendiğini hissediyor, bazen çok yoruluyor, bazen kendini çok güçlü hissediyor. Bazen umudunu yitirecek kadar zorlanıyor, bazen bu hızla dünya turuna çıkacak kadar güç hissediyor kendinde. Bazen yaşadığı kötü olaylar moralini bozarken bazen üst üste yaşanan mutluluklar motivasyonunu yükseltiyor. Ahmet SÜĞLÜN'ün 80 Günde Türkiye Turu da hayatımız gibi... Acı da var mutluluk da... Hüzün de var, sevinç de... Ama her şeye rağmen temiz kalpli güzel insanların omuzları üzerinde yükselen bir ülke hayali var. Turun en güzel bölümlerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde geçmiş olması çoğu kişinin bölgeye yönelik önyargılı tutumunu kıracak mahiyette. Hani Anadolu için medeniyetler beşiği derler ya, hah işte ben ona katılmıyorum. Anadolu dünya medeniyetinin ana rahmidir. Anadolu'nun doğurduğu medeniyet bebesinin beşiği de Mezopotamya'dır sevgili kardeşlerim. Tarihçiler seri üzgün!!!

Son yıllarda bikepacking modasının ortaya çıkmasıyla birlikte yol bisikletiyle yükünü alıp uzun mesafe turları yapmaya niyetlenen bisikletçi sayısında öngörülemez bir enflasyon yaşanıyor. Herkes yol bisikletine afili görünümlü çantalar takıp dört haneli rakamlara ulaşan turlar yapmayı hayal ediyor. Modalara pek prim vermem; fakat hayallere her zaman saygı duymuşumdur. Aynı uzun mesafe hayallerini ben de kuruyorum, yalan yok! Ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki hayal kurmak uzun mesafe turları yapmaya yetmiyor maalesef. Bu konu hakkında bilgi ve deneyim sıfır. İşte o bilgi ve deneyimi edinmek için Ahmet SÜĞLÜN'ün 80 Günde Türkiye Turu kitabını okumalısınız. Ahmet bu kitabında hem turunu anlatıyor hem de laf arasında uzun mesafe dayanıklılık turlarında hayat kurtaracak nitelikte pratik bilgiler veriyor.

Ahmet SÜĞLÜN, 80 Günde Türkiye Turu'nu kitaplaştırdı. Turun hazırlık aşamasından başlayarak sonuna kadar geçen sürede neler yaşadığını günü gününe bize aktardı. Kitabına Google Kitaplar üzerinden ulaşabilirsiniz. Kitabını okuyarak uzun mesafe dayanıklılık turlarında karşınıza çıkması muhtemel sürprizlerden önceden haberdar olabilirsiniz. Kitabını satın alarak Ahmet'in bir sonraki projesine maddi olarak destek olabilirsiniz. Milyon dolarlık sponsorluk anlaşması imzalayın demiyorum, sizleri karınca kararınca destek olmaya davet ediyorum. Ama "Yok efendim, ben illa ki milyon dolarlık sponsorluk anlaşması yapacam! Bisiklet camiasında şanım yürüsün! Aganın eli tutulmaz!" falan diyorsanız Ahmet'e nasıl ulaşacağınızı biliyorsunuz. Facebook ve İnstagram'da Bisikletname sayfası üzerinden kendisiyle iletişime geçebilirsiniz. Kitabı edinmek isteyen bisikletçi dostlarımız için aşağıya bir bağlantı bırakıyorum.

İyi okumalar diliyorum.

Bisikletname, AHMET SÜĞLÜN. https://play.google.com/store/books/details?id=1EraDwAAQBAJ