24 Mart 2018 Cumartesi

PROFESYONEL BİSİKLET SPORCULARI YA DA YENİ ORTAÇAĞ'IN MUZDARİP GLADYATÖRLERİ

Bisiklet sporcularının büyük bir çoğunluğunun alt sınıflara mensup aileler içinden çıktığını görürüz. Neden? Zengin çocuklarından bisikletçi çıkmıyor mu? Çıkıyor tabii ama oranladığımızda dezavantajlı ailelerin çocukları bu sporda daha başarılı oluyor. Niçin? Çünkü dezavantajlı ailelerden gelen bisiklet sporcuları para ve toplumsal statü için yarış koşuyorlar. Daha fazla para kazanmak istiyorlarsa daha başarılı olmak zorundalar. Bir başka açıdan bakarsak bisiklet sporcusu olmak gladyatörlüğün 19. ve 20.  yüzyıllara güncellenmiş bir biçimidir. Bisikletçi selenin üzerinde dehşetengiz acılar çekerken onu izlemeye gelen seyirci bundan zevk alıyor, yarışı izlemek için yaptığı harcamalarla ekonomiye can veriyor. Sponsorlar reklamlarını yapıyor, markalarını tanıtıyor. Oteller yarışı izlemeye gelen turistleri ağırlıyor, para basıyor. Dehşetengiz acılar çekerek, kendi gözümüzle görmesek bir insanın yapabileceğine inananamayacağımız bir performans ile zirveye birinci olarak ulaşan bisikletçi ise büyük bir para ödülü alıyor. Show devam ettiği sürece hemen herkes bir şekilde kazanıyor. Tıpkı eski Romalıların gladyatörleri arenalarda dövüştürüp inanılmaz bir ekonomik getiri elde etmeleri gibi...

21. Yüzyılda ise bisikletçi gladyatör olmaktan çok bir köledir. Profesyonel bisikletçiler, spor endüstrisi daha fazla kâr elde etsin diye insanüstü bir gayretle form tutmaya çalışan başarının tutsağı köleler haline geldiler. Evet, belki de milyon dolar kazanıyorlar bir yılda. Ama yaşadıkları hayat, hayat değil. Yıl boyunca yediklerine içtiklerine azamî miktarda dikkat etmek zorundalar. Sosyal hayatları yok denecek kadar az, aile hayatları ise düzensiz. Yılın 9 ayı boyunca yarış kovalıyorlar. Geriye kalan 3 ayda ise yarış sezonuna hazırlanmak için acımasızca antrenman yapıyorlar. Bizim rahat bir koltukta oturarak bile tahammül edemeyeceğimiz süreleri bisiklet üzerinde geçiriyorlar. Acılar içinde kıvranarak yüzde 15 eğimli yokuşlara tırmanıyorlar. Motorlu araçların bile çıkarken su kaynattığı zirvelere en az o araç kadar hızlı tırmanıyorlar. Dört tekeri olan bir araçla bile inerken üç buçuk attığımız bol virajlı yokuşlardan aşağı, karbon kağıdından yapılmış iki tekerli bir bisikletle 80-90 km hızla iniyorlar. 

Bazen duyuyoruz. Milyon dolar kazanan bisikletçiler var. Evet, gerçekten o paraları kazanıyorlar; ama hangi şartlar altında? Yağmurlu bir günde koşulan Paris Roubaix yarışının son 20 kilometresini Youtube'dan açıp izleyin. Ve yakın çekimlerde bisikletçilerin yüz ifadelerine bir bakın. Nazi işkencehanelerindeki bir Yahudi yüzünden farksız bisikletçi yüzlerinde bu sporun ne kadar zor bir spor olduğuna dair kısa ama vurucu bir şiir okuyacaksınız. Güneşli ve sıcak bir günde Ventoux'ya, Angliru'ya ya da Monte Grappa'ya tırmanan bisikletçilerin yüz ifadelerine bir bakın. Ebû Garip ya da Guantanamo'da insanlık tarihinin görmediği işkenceleri bilfiil yaşamak zorunda kalan insanların yüz ifadeleriyle karşılaşacaksınız. Tehlikeli bir viraj dönülürken kayıp düşen ve asfaltta sürünürken kolları ve bacakları yüzülen, buna rağmen ayağa kalkıp kanlar içinde yarışa devam eden bisikletçilerin yüz ifadelerine bir bakın. Bu sporun ne kadar kolay (!) bir spor olduğunu o yüz ifadelerinden okuyacaksınız.

Bazen sırf sponsorun adı daha fazla görünsün diye kaçış grubuna girmesi istenir bisikletçiden. Sponsorun adı kamerada biraz daha fazla görünsün diye yarışın son 10 kilometresine kadar bazen tek başına bazen de bir kaçış grubunun içinde çabalar durur bisikletçi. Sponsorun beklentileri doğrultusunda kaçış grubuna girmeye memur edilen bu bisikletçinin kişisel kariyer hedeflerinin hiçbir önemi yoktur zaten. Belki de o gün kendini etap alabilecek kadar güçlü hissetmektedir; ama kimin umurunda? Show devam etmeli, takıma para yatıran sponsorlar yaptıkları yatırımın son sentine kadar reklam getirisi elde etmelidirler. Bisikletçi mi, dediniz? O küçük aşağılık köle kimin umurunda? O sadece yarışın son kilometrelerine kadar önlerde olmaya bakmalı. İşi o. O lanet olası pisliğe o yüzden para veriyoruz dostum!

Çok büyük ve ünlü bir sprinter olabilirsin; ama yine de sponsorun zoru ile yarış koşturulursun. Neden? Çünkü sponsor senin adının üzerinden reklam yapmak için o takıma milyon dolar yatırmıştır. Sen yarış koşmayacaksan neden versin milyon dolarcıklarını? Daha önceden tura katılacak takım kadrosunda adın açıklanmasa bile ne gam. Bir şekilde halledilir o iş. Sen takma kafana o işleri. Dünyada ender rastlanan bir hastalıktan muzdaripsindir, üstüne üstlük 38 derece ateşli hastasındır; değil yarış koşmak bakkala ekmek almaya gitmeye mecalin yoktur; fakat bu durumdayken bile Fransa Turu'da birkaç etap koştururlar sana. Neden? Önemli olan senin etap kazanman değil, orada görünüyor olmandır. Sprint sırasında dikkatsizliğin yüzünden diğer sporcular ile bariyer arasına sıkışıp feci bir şekilde düşer, birkaç kemiğini kırarsın, bir hafta bütün gazeteler ve televizyonlar üzerinde sponsorun adı yazan forma ile senin fotoğrafını yayınlayarak haber yaparlar. Sponsor bundan ziyadesiyle tatmin olur ki seneye de o takıma milyon dolar yatırmaya devam eder. Neden diye sormayın Allah aşkına! Reklamın iyisi kötüsü olmaz da ondan. (Anlatılan bir Cawendish hikâyesi hiç değildir(!))

Dünyaca ünlü bir sprintersin. Senin adının geçtiği bir takıma sponsorlar bala konan arıları gibi saldırıyor sponsor olmak için. Defalarca üst üste dünya şampiyonu olmuşsun. Bir yarıştaki diğer sporcuların tamamı sana göre yarış stretejisi belirliyor. Tek başına 100 km kaçıp yarış kazanacak kadar güce ve kondisyona sahipsin. Sezon başındaki anıtsal bahar klasiklerden biri olan Paris Roubaix yarışını kazanarak tarihe adını altın harflerle yazdırmak senin en büyük amacın olmuş. Ona göre antrenmanlarını düzenliyorsun. Fisktürde kolay kazanacağın pek çok yarış olmasına rağmen sırf bu yarışı kazanmayı riske atmamak için o yarışlara katılmıyorsun. Bütün bu çabaya rağmen geri zekâlı bir seyircinin yola sarkıttığı hırkaya takılıp düşüyor ve kariyerine dünya şampiyonluğundan sonra altın harflerle eklemeyi istediğin ve yıl boyunca kazanmak için ölümüne hazırlandığın o anıtsal klasik bisiklet yarışı o noktada bitiyor senin için. (Anlatılan bir Sagan hikâyesi hiç değildir(! ))

Kariyerinin başında bir genç ya da ihtiyar bir bisikletçisin. Veya ne iyi bir tırmanışçı, ne iyi bir sprinter, ne de iyi bir genel klasmancısın. Ama yine de oldukça başarılı bir bisikletçisin. Tam bir görev adamısın. Tanımlanmış bir görevi yerine getirmek için askerî bir disiplinle çalışıyorsun. Takım liderine sadakatle bağlısın. O birinci olsun diye yapamayacağın fedakârlık yok. Yerine göre enerjini veriyorsun lidere, yerine göre mataranı, bazen bisikletini bile veriyorsun. Kısacası takım lideri birinci olsun da sana ne olursa olsun, pek önemli değil. Bütün bu çabaya rağmen takım lideri birinci olduğunda tüm gazeteler sadece onun adını yazıyor, bütün kameralar ve mikrofonlar takım liderine dönüyor. Sen dehşetengiz acılar içinde kıvranırken senin sayende etabı ya da turu kazanan takım lideri zaferin tadını çıkarıyor. Domestikler, takımın ağır işçileridirler, proleterleridirler. Üretimde en pis işleri onlar yaparlar; ama asla isimleri okunmaz. Takım liderin insan evladı ise senin sayende kazandığı yarışlardan dolayı sana bir miktar dolarcık verebilir. O kadar... 
(Anlatılan "isimsiz" bir domestik hikâyesi hiç değildir(!))  

Dünyaca ünlü bir genel klasman yarışçısı olabilirsin. Talihsizlik bu ya, kariyerinin sonu gelmiştir; ama sen bu kariyeri bir Fransa Turu şampiyonluğu ile taçlandırmayı planlıyorken hesapta olmayan bir kaza sonucunda daha ilk etaplarda çok feci bir biçimde yaralanırsın. Buna rağmen yarışı bırakmaz, etabı kanlar ve acılar içinde kıvranarak tamamlarsın. Hatta kazada ayakkabın ayağından çıkmış ve kaybolmuştur. Vakit kaybetmemek için en az 5 km yalın ayakla sürersin bisikleti. Yine vakit kaybetmemek için kanayan yaralarına bisiklet üzerinde yalap şalap bir tıbbî müdahale yapılır ve sen yarış koşmaya devam edersin. O etabı tamamladıktan sonra çektiğin acılar yüzünden yarışı bırakmayı düşünürsün; fakat sonradan görme bir zenginin kendi adını verdiği takımda yarıştığın için sana baskı yaparlar. O durumda bir iki etap daha koşmaya zorlarlar seni. Çünkü sponsor denen hödük senin adın için o takıma milyon dolar yatırmıştır. O dayanılmaz acılar içinde kıvranarak birkaç etap daha koşarsın. Sonunda da çektiğin acılara dayanamayarak gözyaşları içinde yarışı bırakmak zorunda kalırsın. (Anlatılan bir Condator hikâyesi hiç değildir (!))

Ülkenin ve takımının bisiklet sporunda bir başarı hikâyesine ihtiyacı vardır. Fakat senin bunu gerçekleştirecek düzeyde bilgi, donanım ve tecrüben yok denecek kadar azdır. Sponsorlar bir taraftan, takım yönetimi bir taraftan baskı uygular üzerinde. Sürekli senden kürsü isterler, sürekli şampiyonluk beklerler; fakat bu bir türlü olmaz. Gençliğinden ve tecrübesizliğinden yararlanarak sana birtakım yasaklı maddeler vererek performansını arttırırlar. Sen de birkaç yarışta profesyonel bisikletçilere bile nal toplatan bir performans sergileyerek etap birincilikleri falan kazanırsın. Ve kısa bir süre sonra kaçınılmaz son gerçekleşir, dopingli olduğun ortaya çıkar. Dopingli olduğun ortaya çıktıktan sonra senin doping yaptığını bilen, hattâ seni buna teşvik edenler bile sana sahip çıkmaz. Mal gibi meydanda kalırsın bir başına. Kamuoyu seni ayrı linç eder, bisikletçiler ayrı linç eder. Dopingli başarılarınla adını duyurduğun takımın ise aman takımın adı kirlenmesin diye suçu sadece senin üzerine yıkar, bir köşeye çekilir. Sen de tek başına bütün bu psikolojik baskının altında akıl sağlığını korumak ve tekrar spora dönmek için didinip durursun. Dopingli bir geçmişin olduğu için kendine kolay takım bulamazsın. Bulduğun takımlarla da arada güvensizlik oluşur doping geçmişin yüzünden. Sponsorların adı görünsün diye yaptığın doping yüzünden kariyerin bitme noktasına gelir; ama hiçkimse sana sahip çıkmaz. 
(Anlatılan bir doping hikâyesi hiç değildir(!))

SONUÇ

21. Yüzyılda profesyonel bisiklet yarışçısı, çağdaş bir gladyatör ya da sözleşmeyle tutsak edilmiş bir köleden başka bir şey değildir. Profesyonel bisiklet, mevcut koşullar değiştirilmeden, kesinlikle bir spor dalı olarak kabul edilemez. Bu, kan ve gözyaşı içinde çekilen bir işkenceden başka bir şey değil. Bu, artık bir spor değil! 

Profesyonel bisiklet, tam olarak bir bisikletçi soykırımıdır.

22 Mart 2018 Perşembe

GRAN FONDO YARIŞLARININ EKONOMİ POLİTİK ELEŞTİRİSİ 

Avrupa'da yüz yıla yakın süredir düzenlenen gran fondo yarışları var. Son yıllarda ülkemizde de federasyondan bağımsız birtakım organizatörlerin çabasıyla şekillenen gran fondo yarışları yapılmaya başlandı. Bu yarışlara ciddi miktarda bir katılımcı rağbet gösteriyor. Yarışlar hakkında birtakım söylentiler dolaşıyor; fakat bunları ben pek sallamıyorum. Şimdiye kadar yapılanların aksine Gran fondo yarışlarına ekonomi politik bir bağlamda eleştiri sunacağım. 

Biliyorsunuz ki bu yarışlara katılan amatör sporculardan yarış ücreti adı altında birtakım paralar alınıyor. En az 120 lira en fazla 160 lira alınıyor. Gran fondonun düzenlendiği şehirde yaşayan amatör sporcular sadece yarış ücretini vererek bu yarışlara daha ekonomik bir biçimde katılabiliyorlar; fakat şehir dışından yarışa katılan bir sporcu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Gece otobüs yolculuğu yapıp gündüzünde 35 ortalama ile 100+ bir yarış koşmak mümkün değil. Doğal olarak şehir dışından gelen yarışçıların, yarışın düzenlendiği şehre bir gün önce intikal etmesi şart. Bu da bir gün fazladan konaklama demek. 140 lira git - gel otobüs parası. 100 lira bir gün önceden konaklama. 200 lira 2 günlük yemek masrafı. 160 lira yarış ücreti derken 600 liraya çıkıyor bir yarış. İki gün için 600 lira masraf yapabilecek kaç babayiğit var şu gariban bisikletçiler arasında? Ben zor şartlarda bu sporu yapmaya çalışanlar için konuşuyorum. Yoksa bu rakam birtakım tuzu kuru ya da ensesi kalın kimseler için lüks bir restoranda verilen bonkör bir bahşiş ücretidir.

Gran fondo yarışlarını son zamanlarda topu daha geç atma ya da iflas bayrağını daha geç çekmeye çalışan turizm sektörünün krizden kaynaklanan kayıplarını minimuma indirebilmek için bir kriz savma aracı olarak kullanıyorlar. Güney illerimizde faaliyet gösteren oteller ve turizm firmaları çeşitli nedenlerle birkaç yıldır ülkemize gelmeyen Avrupalı turistler dolayısıyla zor durumdalar. Yaz sezonunda istediğini alamayan turizimciler, turizm çeşitliliğini arttırarak bu kayıplarını gidermeye ya da kaybı en düşük seviyede tutmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda alternatif turizm yöntemlerine yöneliyorlar. Bu yönelimlerinde haksız da sayılmazlar. Elleri kolları bağlı bir biçimde batmayı beklemek yerine alternatif turizm yöntemlerine başvurarak ayakta kalmayı denemeleri gayet mantıklı. Bundan beş sene önce Türkiye'ye sağanak yağmur gibi turist akarken hiçkimse yahu ölü sezonda da bisiklet yarışı yapalım, kış aylarında antrenman yapacak yer arayan bisiklet takımlarına otellerimizi pazarlayalım falan diye düşünmüyordu. O zamanlar, en hafif tabiriyle, bisiklet sporunu kimse "sallamıyordu". Turizm sektörü krize girince birden bisiklet denen bir sporun da olduğu, turizm açısından ölü sezon olarak kabul edilen kış aylarını canlandırabilmek için bisiklet sporu ile ilgili yarışların da kullanılabileceği hatırlanıverdi her nasılsa!

Tıpkı eskiden bisiklet sporuyla gönülden ilgilenen birkaç kişinin büyük özverisi ile bir marka haline gelen ve ülkemizin tanıtımına büyük katkı sağlayan Tour Of Turkey gibi... Birkaç bisikletseverin özverisiyle, inatla sürdürülen ve bugünlere ulaşan tur, para etmeye başlayınca durumlar değişti. İşin içine büyük paralar kazanma olasılığı girince rantın dağıtımı bağlamında sorunlar yaşanmaya başlandı. Tour Of Turkey'e saygınlık kazandıran, turu bir marka haline getiren ekip derhal tasfiye edildi. Turu düzenleyen firma değiştirildi. Tura sadece bir "iş" gözüyle bakan kimselerin elinde tur her geçen sene daha da gerilemeye başladı. Tour Of Turkey'e kapital girdi "ve kirlendi dünya!" Gran Fondo yarışlarında da kapitalist ilişkiler çarkı dönüyor. Kapitalizm nereye elini atarsa orayı tam randımanla çalışan bir kâr mekanizması haline getiriyor, elini attığı her şeyin ruhunu çürütüyor.

Bu yarışlar ile ilgili katılımcıların genel eleştirileri şöyle:

Verdikleri hizmete göre aldıkları ücretler çok yüksek. Birkaç muz, birkaç kutu kola, organizasyon çantası falan ne kadar tutar? Yarış ücreti şu anda 160 lira. 500 kişinin katıldığı bir gran fondo yarışında bu miktar ile federasyona verilen para dahil hepsi 60 liraya halledilir. Peki, geriye kalan 100 lira ne oluyor? Buna ciddi yanıt vermek lâzım. Ne yani? Bisiklet sporuna katkı olsun diye gran fondo düzenledik; ama üç beş de bize akmasın mı? Evde çoluk çocuk ekmek bekler. Bir kuplecik de bu işlere emek harcayan insanlar para kazansın ama değil mi yâni? Katılımcılardan alınan paraların nereye harcandığına yönelik şeffaf kayıtlar, mali değer taşıyan faturaları ile birlikte online ortamda yayınlanmadığı sürece bu yarışların birilerini zengin ettiğini iddia etmeye devam edeceğim. 

Katılımcılara sporcu gözüyle değil, herhangi bir turizm etkinliğine katılan müşteriler algısıyla bakılıyor. Maksat burada spor değil de turizm cenneti olan mekânları pazarlamak gibi geliyor bana. Şimdiye kadar yapılan gran fondoların muhitlerine bakarsak burada asıl amacın bisiklet sporu değil, turizm cennetlerimizi pazarlamak olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Neden bir gran fondo da Karadeniz'de düzenlenmez? Her açıdan ve her bağlamda bisiklet sporuna müsait olan Karadeniz'de bir gran fondo düzenlemek neden kimsenin aklına gelmez? Dünyanın en meşhur dağlarından biri olan Ağrı Dağı'na meydan okuma tarzında bir tırmanma yarışı neden konulmaz? Yaz aylarında Doğu Anadolu dağlarında tırmanma ağırlıklı bir yarış düzenlemek neden kimsenin aklına gelmez?  Hiç aklına gelmez olur mu canım? Gelmiştir muhakkak. Fakat bu bölgelerimizin turizm getirisi bağlamında "rantabilite"si çok düşük. Neden orada gran fondo yapsınlar ki? Değil mi ama?

Sporculara değer verilmiyor. Sporcu emeği yok sayılıyor. Her gran fondo yarışına ciddi biçimde hazırlanıp aylar önceden antrenman programlarını uygulamaya başlayan bisikletçiler var. Bu bisikletçiler kendi branşında birinci oluyor; fakat uyduruk kürsülerde madalyalar dağıtılıyor, bazen kürsü bile yapılmadan madalyalar branş derecesi yapan sporcuların ellerine tutuşturulup yarışçılar evlere yollanıyor. Hatta bazı sonuçların hatalı olduğu sonradan fark edildiği için madalyayı eve kargoyla alan bile varmış. İlginç ilginç işler. Bakın bunlar hep bisiklet sporunu geliştirmek için işte. Reklamın iyisi kötüsü olmaz neticede.

Bazı sporcular para verip katılırken bazıları sponsorların kontenjanından ücretsiz olarak yarışa katılıyormuş. Hemen hemen her gran fondoda görüyoruz bu sponsorları. Yarış ücreti katılımcılardan alınıyor. Konaklama ücretini katılımcılar kendi cebinden ödüyor. Eeeee sponsorlar ne işe yarıyor? Katkıları nedir? Meğerse kendi reklamlarını taşıyan formalarla yarışan sporculardan katılım ücreti alınmıyormuş ya da sponsor denen kimseler bu ücreti karşılıyormuş.

Genç sporcular 160 lirayı bulan gran fondo ücretlerini nasıl karşılasın? Bu parayı denkleştiremediği için bu gran fondolarda yarışamayan genç sporcular nasıl yarış tecrübesi kazanarak kendilerini geliştirecek? Maddi imkânları yetersiz olmasına rağmen bisiklet sporunda üstün yetenekli bu genç çocukları ücretsiz bir biçimde yarışlara katabilmek için alternatif yollar bulmak çok mu zor? Bu sporcuların katılımını sağlamak için niçin çaba gösterilmez? Parası olmayan genç sporcu ölsün mü? Bu aralar çok meşhur olan youtuber dostlarınıza çok kral bir kanal adı olur bak, bu kıyağımı da unutmayın: "Paran kadar sür!"

Bu yarışları düzenleyenler kendilerini savunmak için ne tür argümanlar kullanıyor? Şimdi bunları inceleyelim.

Bu yarışlar arttıkça bisiklet sporu gelişecekmiş. Peki nasıl? Federasyon yarışlarında koşmayan birtakım amatör sporcuların belli bir ücret karşılığında katıldığı bu yarışlar nasıl geliştirecek bu sporu ve sporcuyu? Anlamak mümkün değil. Üstelik bu gran fondo yarışlarına profesyonel sporcuların katılması da yasak. Bu yarışlarda para vererek yarışan amatör sporcuların bisiklet sporunu nasıl geliştireceği acilen ayrıntılı bir biçimde açıklanması gereken bir konudur.  

Bisiklet sporcularının dünyadaki rakiplerine nazaran en büyük eksiği "yarış tecrübesi". Bu yarışlar sporcularımızın yarış tecrübesini arttıracakmış. Gran fondo yarışlarına takım halinde katılmak mümkün değil. Hatta profesyonel sporcular da katılamıyor. Eeeee, nasıl giderilecek bu yarış koşma gereksinimi? Meselâ en son hangi paralı gran fondo yarışında Ahmet Örken ya da Onur Balkan yarış koştu?

Yarışlar geliştikçe ülkemizdeki firmalar da bisiklet sporunun yatırım yapılabilecek bir alan olduğunu fark edecekmiş. Türk firmaları ve şirketleri için spor denince akla tek bir dal gelir ki o da futboldur. Futbol takımları için sponsor bulmak görece kolaydır; fakat pro continental bir bisiklet takımına sponsor bulmak imkânsızdır. Türkiye'deki firmaların bisiklet sporuna bakışı ve sponsorluk perspektifini görmek için Torku'nun kapatılması sürecini bir araştırın derim. Vizyon sahibi olmayan bu burjuvazi ile o hayallerinizdeki sponsorluk anlaşmasına asla ulaşamayacaksınız. Mal meydanda. Bu burjuvazi ile olmaz. Gerçekçi olun lütfen. Bisikletin turizm getirisi olmasa o anlı şanlı turizm firmaları, otel zincirleri falan sizin tek bir yarışınıza bile sponsor olmazlar. Hatta bugün Türkiye'ye eskisi gibi turist aksın, o firmalar bir gecede bisiklet sporunun adını bile unuturlar. 

Yarışların yapıldığı şehirlerde bisiklet lehine toplumsal duyarlılık yaratılacakmış. Gran fondo yarışlarının yapıldığı şehirlerin tamamı bisiklet kültürü olan şehirler. O şehirlerde zaten kendi yatağında nesnel gelişimine devam eden bisiklet kültürüne bu yarışların ne katkısı olabilir? Meselâ bisikletin adı geçmeyen Bayburt'ta bir yarış düzenlesinler, böylece orada bir farkındalık yaratsınlar, biz de edebimizle susalım. İzmir'de, Antalya'da, Kapadokya'da yarış düzenleyerek bisiklet kültürüne katkı sağladığını düşünmek resmen üçkağıtçılıktır. Bu illerde bisiklet zaten hayatın içinde. Sanki bunlar sizin çabanızla olmuş gibi göstermek üçkağıtçılık değil de nedir? Strava'dan heatmap verilerine bakın. Bu şehirlerimiz 2 bin lumenlik lambayla aydınlatılmış gibi parlıyor. Bir de Bayburt'a bakın. Kapkaranlık!

Bu yarışlar ile güçlenen bisiklet turizmi sayesinde gelecek yıllarda ülkemiz world tour takımlarının kış aylarında kamp kurduğu bir yer haline gelebilirmiş. Maalesef bu da en hafif tabiriyle çok saf kimselerin beklentisidir. World tour takımları arkalarında büyük sermayelerin ve kuvvetli sponsor desteklerinin olduğu takımlardır ve çoğu bir şirket gibi yönetilir, aklı başında yöneticileri bulunan büyük sermayeli hiçbir şirket, politik risklerin bu kadar yüksek olduğu bir ülkeye uzun süreli bir yatırımda bulunmaz. Soruyorum. Her çeşit imkân sağlanmasına, her türlü güvenlik güvencesi verilmesine rağmen geçen yılki (2018) Tour Of Turkey'e kaç tane world tour takımı getirilebildi? Kusursuza yakın bir organizasyon yapılmasına rağmen gelmeyen takımlar niye gelmedi? Bunu bir kere sorgulayınca zaten kazın ayağının öyle olmadığı açık bir biçimde ortaya çıkıyor. 

SONUÇ 

Bu yarışların Türkiye'de bisiklet sporunun gelişimine bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Evet, birileri zengin olacak. Evet, federasyon her yarıştan belli bir miktar para alarak kasasını dolduracak, federasyon yöneticileri kendi pr çalışmalarına argüman kazanacak, prim yapacak. Ama her durumda ve her koşulda kaybeden bisiklet sporu olacak. Çiftlik Bank benzeri bir saadet zinciri ile bisiklet sporunu düzeneklerine alet eden birtakım kapitalist çıkar çeteleri yine ceplerini dolduracak. Bisiklet sporu ve sporcusu kaybedecek. Yarış koşturuyoruz diye avutulan, uyduruk iki madalya ile kandırılan amatör sporcular ise bu spora olan inançlarını tamamen yitirerek bisikletten soğuyacak. Kaybeden yine bisiklet sporu, kazanan yine bu sporun sırtından geçinen birtakım burjuva çocukları olacak.