14 Aralık 2025 Pazar

PAYLAŞIMLI BİSİKLET SİSTEMLERİ ÜZERİNE...


Fotoğrafta İsbike bisikletlerinin son hâlini görüyorsunuz. Onlar artık kullanımdan doğan ekonomik değerini tamamen yitirmiş niteliksiz hurdalar. Şimdi İBB depolarında toplu hurda alım ihalelerini bekliyorlar. En yüksek fiyatı veren hurdacı tarafından satın alınacaklar, hunharca parçalanacaklar. 3 bin dolarlık alım maliyeti ile mamül madde olarak giriş yaptıkları gümrükten geri dönüştürülmüş başka bir endüstriyel ürün olarak ihraç edilecekler. Çok şanslı olanlar ise yurt içinde kullanılacak çeşitli araçlara dönüştürülecekler. Kadroları alüminyum olduğu için belki de karşımıza bir tencere ya da tava olarak çıkacaklar. Her nitelikli hurdanın kaderini az ya da çok İsbike bisikletleri de yaşayacak. 

Zamanında paylaşımlı bisiklet sistemlerini savunan ve belediyeleri buna ikna ederek paylaşımlı bisiklet sistemlerine milyonlarca dolarlık yatırım yapılmasına neden olan bisiklet aktivistleri bu konuda ne düşünüyor acaba? Bu bisikletler alınalı 10 yıl dolmadı. On yılda bir paylaşımlı bisiklet nasıl hurdaya çıkar? Paylaşımlı olarak kullanılacakları dikkate alınarak ve bu nedenle mümkün olan en dayanıklı malzemeler seçilerek üretilen bu bisikletler nasıl 10 yılda çöp oldu? Bu şekilde çarçur edilen kamu kaynakları kimin cebinden çıktı? Kimin vergisi boşa harcandı? Hiç akıllarında yokken durduk yerde eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürürcesine belediyelere dayattığınız ve her ortamda propagandasını yaptığınız paylaşımlı bisiklet sistemlerinin çökmesi konusunda kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Zerre kadar pişmanlık var mı? Kamuoyu karşısında bir özeleştiri yapacak mısınız?

Basında çıkan haberlere göre 3 bin bisiklet için bisiklet başına 30 bin ₺ ödenmiş, bu da toplamda 90 milyon ₺ ediyor. Alındıkları dönemde sıfır kilometre bir otomobil 45 bin ₺ fiyatla satılıyordu. Neredeyse bir otomobil fiyatına bisiklet almışız. Otomobil fiyatı ile aldığımız bisikleti kaç bin kilometre kullanırsak çevresel kâra geçmiş olacağız? Çevresel kazancı geçtik, yatırılan parayı kaç yılda yahut kaç bin kilometrede amorti edebileceğiz? 10 yılda İsbike’ın 90 milyon kâr elde ettiğine dair tek bir haber yok. Apaçık bir kamu zararı var burada. İktidar partisi “Bizim zamanımızda sistem tıkır tıkır işliyordu, siz geldiniz, işletmeyi başaramadınız.” diyerek muhalefeti suçluyor, muhalefet partisindeki şimdiki belediye yönetimi de zamanın iktidar partili belediye yönetimini suçluyor. Kim suçlu kim haklı bu aşamada bizi pek ilgilendirmiyor. Ortada parça pinçik edilmiş bisikletler ve harap olmuş vaziyette verimsiz ve gereksiz düzeyde pahalı bir yatırım var. 

Şimdi hikâyeyi başa saralım. Biz nereden geldik bu noktaya? Türkiye'de paylaşımlı bisiklet sistemleri nasıl türedi ya da türetildi? Zamanında Avrupa'daki “başarılı” örneklere dayanarak ülkemizde de paylaşımlı bisiklet sistemlerinin kurulmasının bisiklet kullanımını arttıracağı iddia edildi. Avrupa'daki örneklerin bisiklet kullanımını arttırma konusunda başarılı olduklarına yönelik somut bir istatistiksel veri olmamasına rağmen bu önerme apriori olarak doğru kabul edildi. Bu iddia üzerine harekete geçen bisiklet aktivistleri yerel yönetimleri ikna ederek büyük şehirlerimize bisiklet paylaşım sistemleri kurdurdular. Bunların kurulması için milyonlarca dolar harcandı. İlk örneklerin bisikletleri dahi yurt dışından özel siparişlerle dolar üzerinden satın alınarak ülkemize getirtildi. Kurulum aşamasından sonra da milyonlarca dolarlık bir işletme maliyeti üstlenildi. Kurulum ve işletme maliyetlerinin tamamı kamu kaynaklarından beslenen belediye bütçeleri tarafından karşılandı. Bir iki istisnai örnek dışında ülkemizin her yerinde paylaşımlı bisiklet sistemleri zarar etti, belediye bütçelerinin kara deliğine dönüştü. 

Bisiklet paylaşım sistemlerinde yaşanan yıkım dolayısıyla hurdaya dönen bisikletler nedeniyle ortaya çıkan kamusal zararın otomobillerden kaynaklanan kamusal zarardan daha az olduğu savunuluyor. Buna dayanarak bir yılda hurdaya çıkarılan otomobil sayısının bisiklet sayısından daha fazla olduğunu iddia edebilirsiniz. Çok doğru ve kanıtlanabilir bir iddia bu. Gerçekten de bir yılda ekonomik değerini tamamladığı için hurdaya çıkarılan otomobil sayısı bisiklet sayısının çok çok üzerindedir. Otomobil lobisinin çevresel kaynakları verimsiz biçimde tükettiğini biliyoruz. Yeni bir olgu değil. Peki, bu durum bisikletli ulaşımı savunan çevrecilerin kamu kaynaklarının verimsiz kullanılmasını olumlamasını meşrulaştırır mı? Otomobiller daha fazla hurdaya çıkıyor, bu yüzden biz de verimsiz bisiklet paylaşım sistemlerini yaygınlaştırarak kamu kaynaklarını çarçur edebiliriz, çevresel kaynakları verimsiz yatırımlarla harcayabiliriz… Otomobilciler ne kadar verimsiz kaynak kullanımı hakkına sahip ise biz de o kadarını verimsiz projelerle harcama hakkına sahibiz. Bunu mu demek istiyorsunuz? Otomobil ideolojisini topluma dayatan otomotiv endüstrisi lobisi ne kadar suçlu ise verimsiz biçimde tasarlanan bisikletli kent içi ulaşım ideolojisini topluma dayatan bisiklet endüstrisi lobisi de o derecede suçludur. Ben iki lobinin de aynı merkezden bilinçli bir program çerçevesinde organize edildiğini düşünüyorum. 

Her ekonomik aracın bir kullanım ömrü vardır. Bu bağlamda paylaşımlı bisiklet sistemlerinin de bir ekonomik ömrü vardır. Kesinlikle katılıyorum. Her ekonomik metanın bir kullanın ömrü vardır. Fakat burada benim eleştirdiğim olgu sosyolojik gerçekleri önemsemeden yapılan bir yatırımın sonuçlarıdır. Yani burada mülkiyeti kimseye ait olmayan bir metanın özensizce kullanımı sonucunda ortaya çıkan ağır ekonomik kaybı vurguluyorum. İkinci husus ise bu araçlar kullanım ömrü tamamlanana kadar hiçbir aşamada kâr getiren araçlar olmadılar. Aksine İsbike bir kara delik gibi para emdi. Verimlilik sıfır. Sürekli zarar etti ve bu zarar kamu yararı da yaratmadı. İsbike ile bisiklete başlayıp bunu devam ettiren ve günlük yaşamında ulaşım amaçlı olarak bisiklet kullanmaya İsbike sâyesinde başlayan kaç kişi tanıyorsunuz? Bu sorunun yanıtı kamu yararına yönelik ekonomik zararı anlamlı kılacaktır. Bu bisikletlerin hepsi ekonomik ömrünü tamamlayamadan hurdaya çıktılar. Özensiz kullanım, vandallık, makine kırıcılık, vb gibi sosyolojik nedenlerle bu bisikletlerin hiçbiri ekonomik ömrünün sonuna gelene kadar verimli ve kârlı bir biçimde kullanılmadılar. Aksini iddia eden kişi İsbike'ın kâr ettiğini gösteren Sayıştay raporlarını ortaya koymak zorundadır. Biz ulusal ve yerel basında öyle bir rapor ya da bilanço görmedik. Gören resmî belgeyi gönderirse yazının bu bölümündeki yargımızı özür dileyerek değiştirmesini de biliriz.

İsbike bisikletlerinin kullanım ömürlerini tamamlamadan hurdaya çıkarılmış olma olasılıklarını da güçlü görüyorum. Zira İstanbul'da mikromobilite alanında faaliyet gösteren pek çok özel şirket var. Rekâbet çok güçlü, seçenek çok fazla. İsbike bunlarla rekâbet edememiş ve teknolojik olarak geri kalmış olabilir. Bu konu hakkında elimde veri yok. Daha fazla yorum yapamam. Tarihsel sürece baktığımızda özel sektör daima devleti piyasa yapıcı ya da düzenleyici olarak kabul etmemiştir. Kamu İstisadi Teşekkülleri'nin tamamı özel sektör temsilcileri tarafından verimsiz olmakla, pahalı olmakla suçlanmıştır. Liberal kesimler devleti ekonominin içinde görmek istemezler. Paylaşımlı bisiklet sistemi için dahi olsa devletin varlığını zararlı gören bir neoliberal hastalıklı kafa mevcuttur. Geçmişten bugüne kadar bütün örneklerde şunu gördük, devletin çekildiği bütün ekonomik piyasalarda mal ve hizmet kalitesi düşmüştür ve fiyatlar da fahiş biçimde arttırılmıştır. Benzeri bir durum - kamunun eli piyasadan tamamen çekildikten sonra - paylaşımlı bisiklet sistemlerinde de gözlenecektir. 

Paylaşımlı bisiklet sistemlerinin bütün dünyada etkin olarak kullanılan mikromobilite araçlarından biri olduğu ve bu yüzden bizim ülkemizde de bunun etkin olarak kullanılabileceği iddia ediliyor. Bütün dünya bu sistemi kullanıyor diye doğru bir sitem olduğu anlamına gelmez. Bütün dünya içten yanmalı motorla çalışan otomobilleri de kullanıyor. O hâlde içten yanmalı motor kullanımı dünya için, çevremiz için, ülkemiz için doğrudur diyebilir miyiz? Paylaşımlı bisiklet sistemleri bisikleti bir eğlence aracı olarak insanların kullanımına sunuyor. Çocuk oyuncağı algısından sonra bisiklete yapılacak en büyük haksızlıktır bu. Oysaki bisiklet kısa mesafelerde şehir içi ulaşımda en verimli ulaşım aracıdır. Bu yargımızın kanıtı apaçık ortada. Paylaşımlı bisiklet sistemleri istasyonları şehrin daha çok gezinti yerlerinde yoğunlaşıyor. Mal, hizmet, insan taşımacılığının yoğunlaştığı lokasyonlarda daha az paylaşımlı bisiklet istasyonu var. Bu durum da gösteriyor ki paylaşımlı bisiklet sistemleri bir hafta sonu eğlencesi aracı olarak tasarlanmış. Ulaşım amaçlı olarak tasarlanan Fransız paylaşımlı bisiklet sistemi Velib ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir sistem. 

Ülkemizde kurulan paylaşımlı bisiklet sistemlerinin tamamı vandallık haberleriyle yerel ve ulusal basında gündem oldular. Bugüne kadar paylaşımlı bisiklet sistemi kurulan ve bu sistemin vandallık ile zarara uğramadan uygar biçimde kullanıldığı tek bir şehrimiz olmadı. Ama yıllar önce biz bunun sonunun böyle olacağını yazmıştık. O zaman bazı aktivistimsi arkadaşlarımız bizi linç ederek ne cahilliğimizi koydular ne gözgüsüzlüğümüzü koydular. Almanya'da şöyle dediler, Hollanda'da böyle dediler, Fransa'da da böyle dediler. Sonuç? Hurdalık. Biz Almanya'da öyle değil demedik, Fransa'da böyle değil demedik, Hollanda’da öyle değil demedik. Bizim ülkemizde mülkiyeti devlete ait olan bir aracın verimli bir biçimde kullanılamayacağını iddia ettik. Adı geçen ülkelerin hangisinin dilinde “Devletin malı deniz, yemeyen keriz!” diye bir atasözü var? Özel sektör tarafından kiralanan scooterlar bile bir yılda haşat edildi. Mülkiyeti belediyeye ait olan bisikletler mi haşat edilmeyecekti? Bizim ülkemizin sosyolojik gerçekliği bu, ya bunu kabul ederek bir paylaşımlı sistem kuracaksınız ya da kurmayacaksınız. Halkı bir anda değiştirecek bir sihirli değneğiniz yoksa bu halka uygun projeler üreteceksiniz. 

Çin’de de paylaşımlı bisiklet sistemleri kullanıldı. Onlar da Batılı örneklerin gazına gelerek kendi sosyolojik yapılarına hiç uygun olmayan bu sorunlu modeli uygulamaya he beslenerek kendi ülkelerinde de paylaşımlı bisiklet sistemleri deneyimi geliştirdiler. Çin'de bu iş ilk denendiğinde de sonuç böyle olmuştu. Bütün bisikletler on yılını tamamlayamadan çöp oldu. Hurdalıklar paylaşımlı bisiklet sistemlerinde kullanılan ve tamir edilemeyecek düzeyde tahrip edilmiş bisikletler ile doldu taştı. Hattâ bu konu aleyhine ilk yayınlar ve hurdalık fotoğrafları Çin'den dünyaya yayıldı. ÇKP gibi aşırı disiplinli bir sosyalist iktidar tarafından yönetilen kamucu geleneğe sahip bir ülke olan Çin'de bile paylaşımlı bisiklet sistemi pratiği başarılı olamadı. O gün bu gündür ÇKP yönetimi paylaşımlı bisiklet sistemleri yerine daha bireysel çözümler üretiyor. Meselâ ulaşım amaçlı olarak bisiklet alacak kimselere sıfır faizli kredi veriyor, hatta hibeler yapıyor. Bisikletin mülkiyeti kendine ait olduğu için kullanan kişi de özenli kullanıyor. Bu yöntem işe yarıyor. Kullanıcılar bisikletin mülkiyeti kendilerine ait olduğu için onu dikkatli kullanıyorlar, bisiklete zarar vermiyorlar. Böylece bisikletler kullanım ömürlerini tamamlayana kadar uzun bir süre kent içi ulaşımda etkin bir biçimde kullanılıyorlar. Şimdi Avrupa'da da benzer teşvikler uygulanmaya başlıyor. 

Türkiye'de bu sistemin verimli olarak işletilebildiği tek şehir Konya!!! Kim ne derse desin Konya Büyükşehir Belediyesi'nin bisiklet alanında yaptığı yatırımlar takdire şayan. Yaptığı yatırımların hepsini de verimli olarak işletiyor. Paylaşımlı bisiklet sistemi de bisiklet yolları da bisiklet tramvayı da bütün şehirlerimize örnek olacak kalitede. Konya'ya olimpik bir veledromun kazandırılması konusunda da büyük emek ve çaba harcadılar, yatırımın yapılması ve işletilmesi için Gençlik ve Spor Bakanlığı ile mükemmel bir uyumla çalıştılar. Konya'nın artık dünya standartlarına uygun bir olimpik veledromu var. Türkiye'deki en uzun bisiklet yolları ağına sahip şehir Konya! Paylaşımlı bisiklet sistemi de tıkır tıkır işliyor. Türkiye'de bisiklet aktivistiyim diye ortada dolaşanlar, Konya'nın yaptıkları hakkında tek olumlu cümle etmediler. Takdir etmeyi bir yana koyun, sükût suikastı ile görmezden geldiler. Kopenhag'da şöyle, Berlin'de böyle, Paris'te öyle diye diye dillerine pelesenk ettikleri ve öve öve bitiremedikleri Batılı örneklerin yanında Konya'nın adını dahi anmadılar. Konyalı bisiklet aktivistlerinin yıllar boyunca harcadıkları sebatkâr emekleriyle adım adım ilerleyerek inşa ettikleri bisiklet kültürünü kimse görmezden gelemez. Onların çabaları olmasaydı Konya'daki paylaşımlı bisiklet sistemi de çöp olacaktı. Birkaç gerçek aktivist hariç büyük bir kısım, Konyalı bisiklet aktivistlerinin ve yerel siyasi iradenin çabalarını görmezden geldiler ve hâlâ da bu tavırlarında ısrar ediyorlar. Türkiye'de bir şehre paylaşımlı bisiklet sistemi kurmaya niyetiniz varsa Konya Büyükşehir Belediyesi'nin tecrübelerinden yararlanmalısınız. Onlar nasıl başardı bu işi diye sorgulamadan paylaşımlı bisiklet sistemlerinin Türkiye pratiğini doğru okuyamazsınız. Yatırımınız verimsiz olur, on yıla çöp olur, niteliksiz bir hurda yığınına dönüşür. Bir kere olsun yiğidi öldürmeden hakkını vermeyi deneyiniz. Yiğit hâlâ canlı ve diri bir şekilde ortada dururken hakkını veriniz. Ben bu yazının son paragrafını yazarak bu görevimi yerine getirdim. 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Paylaşımlı bisiklet sistemlerinin Türkiye pratiği her açıdan ve her bağlamda mutlak başarısızlıklarla doludur. Planlama hatalarından tutun da yüksek maliyet düşük fayda sonucuna kadar kamu maliyesinin kıt kaynaklarını verimsiz bir biçimde harcayan tam bir kara deliğe dönüşmüştür. Bisiklet kültürüne de bisikletli kent içi ulaşım düşüncesinin gelişmesine de zerre kadar hizmet etmemiştir. Kurulum aşamasında birilerini zengin etmiş, işletme maliyeti yüzünden belediye bütçelerine yük olmuş, birkaç vandalın öfke patlamalarının nesnesi hâline gelerek harap olmuştur. 

Önerimiz şudur: 

1. Pahalı bir kurulum ve işletme süreci gerektiren paylaşımlı bisiklet sistemleri yerine kent içi ulaşım ihtiyacını bisikletle karşılamak isteyen vatandaşlarımıza bisiklet satın alabilmeleri için sıfır faizli mikro krediler geliştirmeyi düşünmeliyiz. 

2. Kent içi ulaşımda bisiklet kullanan çalışanları eski usül “vergi iadesi” yöntemine benzer bir araçla ekonomik olarak desteklemeliyiz. Sözgelimi işe otomobil yerine bisikletle giden çalışanlara kilometre başına ek ücret vermeliyiz. 

3. Okula bisikletle giden ortaokul, lise ve üniversite öğrencilere yönelik burslar geliştirmeliyiz. 

4. Kısa mesafelerde yemek teslimatlarını bisikletli kurye ile yapan esnaflara vergi indirimleri uygulamalıyız. 

Bu dört öneriyi gerçekleştirmek için harcayacağımız kamu kaynakları, paylaşımlı bisiklet sistemine gömülen 90 milyon ₺'den daha verimli sonuçlar doğuracaktır. Bunlara harcanacak para, ölçülebilir düzeyde kamu yararı sağlayacaktır. 



13 Kasım 2025 Perşembe

BİSİKLETTE SARI YELEK KARŞITLARINA YÖNELİK POSTYAPISAL ELEŞTİRİ ETÜTLERİ

2022 yılında Karayolları Trafik Yönetmeliği’nde birtakım değişiklikler yapıldı. Değişiklikler yapılmadan önce askıya çıkarılmış, kamuoyunun değişiklikleri incelemesi ve tartışması istenmiş, değişikliklerde usül ve uygulama konularında herhangi bir eksiklik ya da hata varsa giderilmesi için kamuoyuna yeterli bir inceleme süresi tanınmıştı. Buraya kadar her şey yeni bir yönetmelik çıkarmaya çalışan demokratik bir ülkenin standart teamüllerine göre işledi. İlginçtir, bu aşamadan sonra mesele başladı. Yönetmelik çıkmadan önce sesi soluğu çıkmayan sözde bisiklet sivil toplumcuları ve aktivistimsiler yönetmelik çıktıktan sonra yönetmeliği çıkaran siyasi iradeyi ve o siyasi iradeye bu değişikliği öneren bisiklet derneklerini gömmeye başladılar. E günaydın!!! Üsküdar'da sabah oldu. Yok yok Kadıköy'de sabah oldu. Aylarca askıda kalan taslak hakkında tek bir cümle etmeyen ne kadar aktivistimsi varsa birden galeyana gelerek bisikletlilere yönelik olarak yapılan değişikliklere karşı yazıp çizmeye başladılar. Film burada başlıyor işte. 

Neler demediler ki? Bu yönetmelik değişikliğinin bisikletli ulaşıma ağır bir darbe indireceğini iddia edenlerden tutun da bisiklet kullanımının düşeceğini hatta Türkiye'de bisikletin biteceğini bile iddia edebildiler. Trafikte bisiklet kullanırken sarı yelek kullanmayı zorunlu hâle getiren mevzuat değişikliği nedeniyle Türkiye'deki bisiklet kullanımının düşeceğini hatta hatta bu mevzuat değişikliğinin bisiklet kullanımının yaygınlaşmasına karşı bir darbe olduğunu iddia edenler olmuştu. Yönetmelik çıkalı birkaç yıl oldu. Şimdi aklı selim ile yeni yönetmeliğin yarattığı “tahribatı” nesnel sonuçlara dayanarak inceleyebiliriz. Bakalım bisiklet kullanımına darbeyi kim vurmuş? Nasıl  darbe vurmuş, neden darbe vurmuş? 

Öncelikle bugüne kadar trafikte bisiklet kullanırken reflektörlü bir yelek ya da başka bir kıyafet giymediği için trafik polisleri tarafından durdurulup ceza yazılan tek bir bisikletli haberi okumadım. Yönetmelik çıktı; ama uygulamada hâlâ eski alışkanlıklar devam ediyor. Kolluk kuvvetleri bu konuda oldukça esnek. Bu açıdan bisiklete ve bisikletliye vurulan bir darbe yok. İkincil olarak reflektörlü kıyafet kullanımının zorunlu olmasının bisikletlilere ek bir maddi yük getireceğini, bunun da bisiklet kullanımını azaltacağını iddia ettiler. Ortalama bir reflektörlü yelek 100₺! Mahalle kahvesinde iki çay parası ediyor. En ucuz bisiklet lastiği bile 500+₺!!! Bu da olmadı. Reflektörlü yelek ya da başka bir reflektif kıyafet giyme zorunluluğunun getirilmesinin bisiklet kullanımını olumsuz etkileyeceğini iddia etmek akıl ve mantık dışı bir görüştü. Zamanında uyarmıştık; ama kerameti kendinden menkul bisiklet aktivistimsileri böyyük böyyük Avrupalı bisiklet aktivistlerinin Avrupa merkezcil bisikletli yaşam teorilerinin dar koridorlarında plaza üslubu ile teoriler kasmaya devam ettiler. Biz kimdik ki? Avrupa görmüş, elit, soylu ve seçkin bisiklet aktivistimsilerinin yanında “gara yağız Çorumlu” bir “atanamamış bisiklet aktivisti”nin sözüne itibar edilir mi hiç allasen???! 

Bisikletli ulaşıma asıl darbeyi ne vuruyor peki? Cümleyi düzeltelim. Hemi de böyyük böyyük Avrupalı bisiklet aktivistimsilerinin akademik jargonuna uygun bir üslupla soylulaştıralım. Bisikletli yaşama geçmesi olası bireyleri hangi mikromobilite araçlarına kaybediyoruz? Hah, şimdi oldu işte. Biz bisikletli yaşama geçmesi muhtemel bireyleri yönetmeliklere, tüzüklere kaybetmiyoruz. Sonuçta tüzüklerle çarpışa çarpışa büyümüş bir milletin çocuklarıyız biz. Bisiklete en büyük darbeyi otomobilci propaganda vuruyor. Bisikletin fasfakir sefillerin ulaşım aracı olduğuna yönelik yaygın sosyolojik algılar bisiklete en büyük darbeyi vuruyor. Bisiklete binmemek için, yahut bisiklete binerek kendini küçük düşürmemek için diyelim, her şeye binecek durumda bir halkımız var. Peki bisiklete binmemek için nelere biniyorlar? Bisiklete en büyük darbeyi neler vuruyor? Biz bisikletli kitleyi kimlere kaybediyoruz. Açıklayalım:

1. Elektrikli bisikletler: Herhangi bir şehirde merkezi konumdaki bir ortaokul ya da lisenin çıkış saatinde okulun önüne gidin ve bekleyin. Zil çaldıktan beş dakika sonra okul bahçesinden kaç tane elektrikli bisiklet çıkacak parmakla sayın. Sayamayacaksınız. Ben bir Orta Anadolu küçük şehri olan Çorum'da saymayı denedim, sayamadım. Trafikte seyrederken kaç tane elektrikli bisiklete denk geliyorsunuz. 7’den 77’ye kadar binlerce kişi elektrik motoru desteği bulunan elektrikli bisikletlerle ulaşım ihtiyacını karşılıyor. Hiçbiri de ne bir sarı yelek ne de reflektörlü başka bir şey giyiyor. Kimsenin de umrunda değil. Polis çevirip ceza falan da yazmıyor. Ben şimdiye kadar trafik polisi tarafından çevirilip Karayolları Trafik Yönetmeliğine muhalefet yüzünden bunlara ceza yazıldığını görmedim. Profesyonel bisikletli kuryelik yapanlar hariç. Onlara ceza yazılıyor; çünkü bu işten dehşet paralar kazanıyorlar. Doktordan fazla para kazanan bisikletli kuryeler var. Geçelim. 

2. Motosikletler: Biraz birikimi olan bireyler kent içi ulaşımını sağlamak için motosikletlere yöneliyorlar. Yahut kent içi ulaşımda hem kullanımı pahalı olan hem de hantal kalmaya başlayan arabalarını bırakıp motosiklete yönelen büyük bir kitle var. Kimse daha sürdürülebilir, daha çevreci ve daha sağlıklı bir ulaşım aracı olarak bisiklete yönelmiyor. Araba alabilecek parası olan araba alıyor, onu alamayan motosiklet alıyor, onu da alamayan elektrikli bisiklet alıyor, onu da alamayanlar elektrikli scooter alıyor, onu da alamayan son çare olarak bisiklet alıyor ya da toplu taşıma kullanıyor. Bugüne kadar sarı yelek ve kask zorunlu oldu diye bisikleti bırakan bir kişi dahi görmedim; ama parayı bulur bulmaz bisikleti bırakıp diğer ulaşım araçlarına geçen binlerce kişi tanıdım. Biz bisikletli kitleyi zorunlu hâle getirilen üç kuruşluk sarı yeleğe değil metropol trafiğinde araçların arasından uçarcasına akıp giden motosikletlere kaybettik. 

3. Enflasyon: Son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon, tüketicilerin satın alma alışkanlıklarında tedavisi mümkün olmayan tahribatlar yarattı. Birikim yapan insanların büyük bir kısmı parasını enflasyona ezdirmemek için önce ev aldı. Eve parası yetmeyenler, hiçbir şekilde araba almak gibi bir niyetleri olmamasına rağmen birikimleri enflasyon ile erimesin diye gidip araba aldılar, cumhuriyet tarihinde görülmemiş araba satış rakamlarını son iki üç yılda gördük, her yer araba doldu, küçük şehirlerde bile trafik sorunu oluştu. Arabaya parası yetmeyenler ise ileride fiyatı artar da para kazanırım diye motosiklet aldı. Yüksek enflasyon yüksek ahlâksızlık yarattığı gibi yüksek bir ahmaklık da yarattı. Dünyada hiçbir ekonomi teorisyeni bir tüketim aracının enflasyona karşı tasarrufları ve birikimi koruduğunu iddia etmemiştir. Oysaki sosyal medyada malın biri araba fiyatları uçacak kaçacak, paranız pul olacak dese hemen bankalara koşup paralarını çekip arabaya yatıracak düzeyde ahmaklar türedi. Sonuç? Son bir yıldır ikinci el araba fiyatlarına baktığımızda enflasyona karşı paramızı korumak şöyle kalsın çok ciddi bir reel gerileme var. İkinci el araba piyasasında yaprak kımıldamıyor. Herkes arabasını yüksek fiyattan satmaya çalışıyor; ama o arabaları o fiyattan alacak süzme geri zekâlı alıcıların soyu tükendi. İkinci el arabadan para kazanacağım diyenlerin hepsi malda kaldı, nakite dönemedi ve paraları pul oldu. Enflasyona karşı parasını korumak için altın bilezik alan mektep medrese görmemiş tırnak içinde cahil nenem ise birikimini dört katına çıkardı. Bu konuda kitap bütünlüğünde uzun yazar çizerim; ama burada bu kadar gömücülük yeter. 

4. Konformizm: Kim ne derse desin bisiklet zahmetli bir ulaşım aracı. Kullanıcısını çalıştırmadan bir kilometre yol gitmesine izin vermiyor. Kullanıcısını hantallaştırarak ahmaklaştıran diğer ulaşım araçlarına karşı bisiklet, kullanıcısına hem fiziksel hem de zihinsel bir bilinç aşılıyor. Bu konuda İvan İlyiç adlı muhterem ve çok saygıdeğer emmimiz, Enerji ve Eşitlik adlı kısa ama etkili risalesinde uzun uzun yazarak bu durumu açıklamaya çalışmıştır. Merak edenler okusun, iyice dersini bellesin. (Bakın meselâ, Hollanda'dan bisiklet teorisi ithal eden güççük burjuva teorisyenleri, bisikletli yaşam teorisinin temel felsefi kitaplarından biri olan bu kitabın adını bile anmazlar.) Bisikletin en büyük düşmanı modernizm ve onun yarattığı konformist yaşam zihniyetidir. Bisikletle işine giden biri, bu konformist dünyada yaşayan bireylerin zihniyetine göre gereksiz yere kendini yoran bir akılsızdır. Biz bisikletli kitleyi yönetmelikle zorunlu kılınan sarı yeleğe ya da kaska değil bu konformist zihniyete kaybediyoruz. 2 bin motorlu jeep ile AVM'deki spor salonuna gidip saatlerce hamal gibi ağırlık kaldıran akıllı bireyler, işine bisikletle giderek spor yapan ve üstüne üstlük tasarruf ederek birikim yapan bireyleri ahmak olmakla suçluyorlar. Öyle bir çağ ki bu çağın akıllısı ahmaktır, ahmağı ise akıllıdır. 

Kim takar bisikletli ulaşım için bisiklet kullanan fakiri? Ayda 150 bin ₺ fatura kesen motosikletli ve bisikletli kuryelere ceza yazıp devlet hazinesini doldurmak varken araba almaya gücü yetmediği için bisikletle ulaşım ihtiyacını karşılamak zorunda olan fasfakir birinin reflektörlü yelek giyip giymediği ya da kask kullanıp kullanmadığı kimsenin umurunda olmuyor. Bu nedenle yaklaşık olarak üç yıldır yediden yetmişe binlerce bisikletli kafasında kask, sırtında reflektörlü kıyafet olmadan rahat rahat bisikletini sürebiliyor. Motosikletliler ile arabacılar trafikte birbirine girerken bisikletliler sessizce aradan sıyrılıp işine, okuluna, gitmek istediği herhangi bir yere gidebiliyor. Şiişşşşşt ses etmeyin. Kimseyi duruma ayıktırmayın. Her zaman söylerim, bazen besin zincirinin en dibinde olmak bir avantaj yaratır. Ülkemizde ulaşım hiyerarşisi zincirinin en alt kategorisinde yer alan bisikletliler de yönetmelik, kolluk gücü, akmayan trafik, motorlu taşıtlar vergisi ve benzeri bir sürü ıvır zıvırdan sıyrılabiliyorlar. Almanya'daki ya da Hollanda'daki gibi kalabalık bir kitle olsak hiçbirimizi ışık olmadan, kask olmadan, reflektörlü yelek falan olmadan trafiğe çıkarmazlar, çıkanları da çıktığına pişman ederler, ceza manyağı yaparlar, vergiye boğarlar. En güzel yeri dibidir. “Bu yüzden diplerden örgütlenmek iyidir.” (Ali Özgür Özkarcı, Politik Doğruculuk İçin Aerobik) 

İstanbul gibi 16 milyon nüfuslu metropol bir şehrin entel dantel bireyleriyle meşhur bir ilçesi olan Kadıköy'de bile 100 kişiyle Critical Mass yapmayı bir marifet sayan küçük burjuva şebeklerinin, plazalardaki uluslararası şirketlerin komprador patronlarına kölelik yapan beyaz yakalı eşşeklerin bisikletli devrim yapmasını bekliyoruz. Köle genetiği taşıyan bireylerden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler türeyemez. Asıl bisiklet devrimini ise Anadolu'da bisiklet kültürünü yaymak için mücadele eden yerel bisiklet aktivistleri örgütlüyor. Çankırı'da üç çocuk annesi olan 45 yaşındaki başörtülü anneleri bile bisiklet turuna getirebilenler, Söke'de suça sürüklenme ihtimâli olan ailelerin çocuklarıyla İyon dönemi antik kentlerine bisiklet turları düzenleyenler, Diyarbakır'da engelli bireylerle engelsiz spor etkinlikleri örgütleyenler bisiklet devriminin bayrağını yükseltiyorlar. Konya'da seksen yaşındaki ak sakallı dedeleri bile bisikletiyle Filistin'e destek mitingine getirmeyi başarabilen, her gün çocukları okullarına bisikletle götürüp eve sağ salim getiren Anadolulu bisiklet aktivistleri bisiklet kültürünün bayraktarlığını devralmıştır. Çürüyen ve yozlaşan metropol insanının boşalttığı tüm mevzilere Anadolu insanı girmeye başladı artık. Selin akışı nasıl engellenemez ise Anadolu'dan yükselen bisikletli yaşam kültürünün metropollerinizi kültürel olarak kuşatmasını da engelleyemeyeceksiniz. Hollanda'dadan, Almanya'dan İsveç’ten bisiklet teorisi ithal edenlerin devri kapanmıştır. Artık Anadolu konuşacak siz de efendi efendi susup dinleyeceksiniz. Haddinizi, hududunuzu bileceksiniz. Bu kadar… 

30 Nisan 2025 Çarşamba

STRAVA HEATMAP VERİLERİNDE TÜRKİYE BİSİKLETÇİLİĞİ

Dünya'da bütün bisikletçilerin aktif olarak kullandığı bir akıllı telefon ve yol bilgisayarı uygulaması var. Adı da Strava! Bisiklet camiası bu programı yakından tanıyor. Bilmeyenler için açıklayalım: Tüm dünyada bisikletçiler sürüşlerini bu programla GPS verileri aracılığıyla kaydediyorlar. Strava da bu verileri işleyerek bisikletçilerin kişisel gelişimlerine katkı sunuyor. Aynı zamanda o verileri arşivleyerek bütün dünya çapında bisiklet kullanımı konusunda fikir edinmemizi sağlayacak bir mega veri oluşturuyor. Bu verileri "strava heatmap" adını verdiği bir sistem ile kamuoyu ile paylaşıyor. Bu haritalama yöntemi ile hangi bölgelerde yoğun bir şekilde bisiklet kullanıldığını görebiliyorsunuz. Bu heatmap verilerini kişiselleştirilmiş bir biçimde görmeniz de mümkün. En çok şehrin neresinde bisiklet sürdüğünüzü de görebiliyorsunuz, bu da sizin kişisel heatmapınız oluyor, sadece ücretli kullanıcılar bu özellikten faydalanıyor. Ücretsiz kullanıcılar belli bir sınıra kadar heatmap verilerinden yararlanabiliyorlar. 

Strava'da "heatmap" adı verilen bir haritalama yöntemi var. Türkçe meali "sıcaklık haritası"! Bu haritalama yönteminde yoğun bir şekilde bisiklet kullanılan yollar sizin seçiminize göre mavi ya da kırmızı renkle gösteriliyor. Bir yolda çok yoğun bir bisiklet kullanımı varsa o yollar daha koyu bir renkle gösteriliyor. Bu haritadaki bir yol, sözgelimi koyu mavi ya da koyu kırmızı bir renk ile sınıflandırılmış ise o yolda birçok bisikletçi sürüş yapmış demektir. Bir yolda hiçbir renk göremiyorsanız o yolda çok fazla bisiklet süren bisikletçi olmamış demektir. Bir şehrin hangi caddelerinde yoğun bir şekilde bisiklet kullanıldığını görmek istiyorsanız heatmap verileri bu açıdan oldukça işlevseldir.

Şimdi heatmapı açalım ve ülkemizin verilerini diğer ülkelerle karşılaştırmalı olarak inceleyelim. 



Yukarıdaki fotoğrafta Strava Heat Map'ta İsrail ve Türkiye'yi aynı karenin içinde görüyorsunuz. İsrail'in güney bölgeleri, özellikle Kızıl Deniz'e doğru uzanan üçgenin olduğu kısımda çöl benzeri bir iklim egemen durumda. Buna karşılık ülke geneline göre daha seyrek olmasına rağmen o bölgelerde bile bisiklet kullanımının yoğun olduğunu görüyoruz, İsrail çölde dahi bizden daha fazla bisiklet sürüyor. İsrail'de çöl yollarında dahi yoğun bir bisiklet kullanımı olduğu apaçık bir biçimde göze çarpıyor. Bizim büyük şehirlerimizde dahi İsrail'in çöl yollarındaki yoğunluk yok. İsrail'in çöl olan bölgelerinde bile yoğun bir şekilde bisiklet kullanılıyorken bizim bisiklet şehrimiz Konya bile o yoğunluğu yakalayamıyor. Ülkemizde iklim koşulları bakmından yıl boyunca bisiklet kullanmaya en uygun şehirlerden biri olarak tasnif edilen Antalya bile İsrail'e yetişemiyor. Görme engelli değilseniz haritaya baktığınızda bunu siz de görebilirsiniz. Yeni bir şey bulmadık zaten, veri gayet açık bir biçimde ortada! 

Arada Kıbrıs ile Lübnan'a da bakınız. Bisiklet kullanımı noktasında Lübnan, Mısır ve Kıbrıs bile bizden daha iyi durumda...  Düşünün, Türk pasaportu ile dünyaya açılabilen, siyasi, askeri ve ekonomik bakımdan pek çok noktada Türkiye'ye bağlı olan bir ülkede (KKTC) bile bisiklet kullanımı Türkiye'den daha fazla! Lübnan'a da bir bakınız. Hatta haritayı küçültüp aynı kare içerisinde Antalya ile Beyrut'u tutarak karşılaştırma yapınız. Geçmişte iç savaş yaşayarak birbirini boğazlamış onlarca etnik ve dini gruba bölünmüş bir ülkede dahi bisiklet kullanım oranları bizden iyi bir durumda. Darbe ile iktidara gelmiş bir dikdatör tarafından çağdışı bir anlayışla yönetilen Mısır'da bile bisiklet kullanımı oldukça iyi durumda. Bu ülkelerin büyük bir kısmı günümüzden yaklaşık olarak iki yüz yıl önce bizim bir vilayetimiz yahut eyaletimizdiler. 

Bu veriler yanlış olmadığına göre biz nerede yanlış yapıyoruz da bu ülkeler bile bisiklet kullanımında bizi geçmeyi başarabiliyor? Yanıtlanması gereken asıl soru budur. Ama durun, ana füzeyi daha fırlatmadım. Bunlar havan topları idi. Şimdi sırada o var. Sıkı durun. Ateşliyorum. 



Birinci fotoğraf Strava Heat Map'ta Moskova'nın görünümü... İkinci fotoğraf ise İzmir'in... Moskova'da kışın -30 derece soğukta bile bisiklete biniliyor. İzmir'de kış gelince bisikletler balkonlara taşınıyor. İzmir'deki bisiklet aktivistimsileri hâlâ Hollanda'da bisiklet kültürü şöyle, Almanya'da bisiklet kültürü böyle diye size masal anlatmaya devam ediyor. "Rusya'da bisiklet aktivistleri -30 derece soğukta insanları bisiklete binmeye nasıl ikna etmişler?" diye soran var mı? Tabii ki yok, gelecekte de bu soruyu soran olmayacak. Çünkü Türk aydını Batı'nın gönüllü ajanı, tasmalı köpeğidir. Batı'da ne yapılıyorsa doğrudur, Doğu'da ne yapılıyorsa yanlıştır. Rusya da Doğulu bir millettir, o hâlde onlar da ne yapıyorsa yanlıştır. Aristo mantığı bulduğuna pişman oldu, kemiklerinin bile kalmadığı mezarında ters döndü. Kozmosun derinliklerinde bir yerde yaşamaya devam eden ruhu ızdırap çekiyor. Geri zekâlılığın tavan yaptığı noktalardan biri daha! Türkiye'deki tek bir bisiklet aktivistimsisi bile "Lan gardaşım, bu Ruslar -30 derecede nasıl bisiklete biniyorlar? Hele bir gidip de soralım, bu işin aslı astarı nedir? Nasıl becermişler bu işi de biz cennet gibi İzmir'de bile bunu beceremiyoruz?" diye sormuyor. Şaşırmamak lâzım aslında, zira "sorgulamamak" eylemi ilericisinden gericisine kadar ülkemizin millî bir sporudur. 

Yukarıdaki fotoğraf Hollanda'da çekilmiş. Fotoğraftaki dedemiz yürümek için baston kullanmak zorunda; ama bisiklet sürerek kent içi ulaşım ihtiyacını karşılamaya devam ediyor. Muhtemelen bir otomobil alacak kadar parası var. Hollanda'da en düşük emekli aylığıyla bile makûl bir otomobil sahibi olabilirsiniz. Bir otomobil sahibi olabilecek durumda olmasına rağmen bastonla yürüyor, bisikletle ulaşım yapıyor; ama yine de otomobile binmiyor. Neden acaba? Giyimine kuşamına bakarsak hâli vakti yerinde bir emmiye de benziyor ama hayırlısı... 

Müslümanın dedesi tabure kullanmadan on rekatlık namazı bitiremiyorken gavurun dedesi bastonla bile bisiklete biniyor. Müslümanın dedesi 60 yaşında elden ayaktan düşerken gavurun dedesi 85 yaşına kadar son derece aktif bir yaşam sürüyor. Gavurun dedesi beş yaşında başladığı düzenli "halk sporu"na 85 yaşına kadar ara vermeden devam ediyordu. Bizde ise çocuk oyunu olarak algılanan spor, okul bitince derhâl bitiriliyordu, sigortalı bir işe başlanıyordu. 

Ondan sonra "Allah'ım, kâfirler topluluğuna karşı Müslümanlara yardım et!" diye dualar ediyoruz. Ama hiç düşünmüyoruz: Kendisine yardım etmeyene Allah niçin yardım etsin? Gayret etmeyene Allah niçin tevfik ihsan eylesin? Ortaçağ boyunca gavurlarda sadece şövalyelerin spor yapabilme özgürlüğü bulunmaktaydı. Müslümanlar ise bütün bir Ortaçağ boyunca beşikten mezara kadar ok ve mızrak attılar, kılıç salladılar, ata bindiler; İslâm'ı yaymak için gerekirse yalın ayakla diyar diyar dolaştılar. Ortaçağ'da Müslüman toplumlarının gavurlara karşı mağlubiyeti yok denecek kadar az. 

Aklı olan kişi sorgular: Bütün dünyaya Audi, Mercedes-Benz, BMW, Wolkswagen satan Alman hükümeti kendi halkını niçin bisikletli yaşama teşvik ediyor? Bütün dünyaya Citroen, Peugeot, Renault satan Fransız hükümeti kendi halkını niçin bisikletli yaşama yönlendiriyor? Bütün dünyaya Ferrari, Lamborghini, Maserati, Alfa Romeo, Fiat satan İtalyan hükümeti kendi halkını niçin bisikletli yaşama zorluyor? Bütün dünyaya Bentley, Land Rover satan İngiliz hükümeti kendi halkını niçin bisikletli yaşama geçmeleri için teşvik ediyor, ne akla hizmet dört mevsim on iki ay yağmurlu olan bir ülkede bisiklet sporunun gelişmesi için milyonlarca sterlin harcıyor? 

Türkiye'de son yirmi yılda otomobili olmayan hâne kalmadı. Orta sınıf insanlarda bile hâne başına en az iki otomobil var. Ekmek almaya bile otomobil ile giden bir topluma dönüştük. Şehir içinde on kilometrelik mesafelerde bile yürümeye mecalimiz yok, toplu taşımaya biniyoruz. Türkiye'de son yirmi yılda kalp, şeker, tansiyon hastalıkları zirve yaptı. 50 yaşın üstünde olup da eklemlerinde kireçlenme sorunu olmayan yaşlı birey parmakla gösteriliyor. Camilerimizde tabure ile ya da oturarak namaz kılan yaşlı sayımız her geçen gün artıyor. Gavur kendi halkına kısa mesafelerde binmeyin dediği otomobili size niçin satıyor? Gavur kendi halkını satın almaları için teşvik etmediği bir malı size satmak için niçin kırk takla atıyor?

Bunların tamamında aklı olan insanlar için büyük işaretler vardır. Aydınlanmanın temel mottosu neydi? Hatırlayalım. "Sarpere Aude!" Mealen şu anlama geliyor: Aklını kullanmaya cesaret et! İki olasılık var. Ya aklımızı kullanmaya cesaretimiz yok ya da aklımızı kullanmaya niyetimiz yok. Bu geri kalmışlık başka bir cihetle açıklanamaz.

Bu geri kalmışlığın sorumlusu kimdir? Hollanda fantezileri kuran bisiklet aktivistimsilerimiz bir kere bile İsrail'deki bisiklet kültürünün gelişimi nasıl sağlanmıştır diye düşünmüş müdür? İnsanlarına çölde bile bisiklet sürdürmeyi başarabilen bir ülkede bisiklet aktivistleri hangi örgütlenme araçlarını kullanarak kitleyi bisiklete yönlendirmektedir? Hollanda fantezileri kuran bisiklet aktivistimsilerimiz yılın on ayı kış mevsiminin egemen olduğu Rusya'da bisiklet kültürünün gelişimi nasıl sağlanmıştır diye düşünmüş müdür? Rusya'da -30 derece soğukta yaşayan insanları bisiklete binmeleri için nasıl teşvik etmişler? 

Kopenhag zart zurt, Uttrecth kem küm... Bu temcit pilavına karnımız tok artık... Halka yalan söylemekten vazgeçin!  Dürüst olun dürüst! Strava heatmap verileri açık bir surette ortada işte. Bunları nasıl yalanlayacaksınız? Bugüne kadar Türkiye'de bisiklet kültürünü yaygınlaştırmak için kullandığınız yöntemlerin işe yaramadığını kabul edecek misiniz artık? Özeleştiri yapıp kamuya açık bir ortamda sorumluluğu üstlenecek misiniz? Yoksa yine bizim bisiklet derneğimiz, inisiyatifimiz, kolektifimiz, grubumuz bir harika diğer dernekler, inisiyatifler, kolektifler, gruplar çok berbat ve bizim çalışmalarımızı değersizleştiriyorlar edebiyatı yapıp başkalarını suçlamaya devam edecek misiniz? Bence ikincisini yapacaksınız. Bu ülkede kim sorumluluk üstlenmiş, kim özeleştiri yapmış, kim kamudan özür dilemiş ki siz yapasınız? 

Bu füzeler bir süre size yeter. İşsiz bir günümde bu konuda yazmaya devam edeceğim. Şimdilik benden bu kadar...