31 Ocak 2021 Pazar

BİSİKLETTE MARKA OLAYI ABARTILIYOR MU?


Bisiklette marka olayı abartılıyor mu? Doların fişeklemesiyle birlikte yerli bisiklet markaları ile yabancı bisiklet markaları arasındaki fiyat farkı kapatılamaz bir biçimde açılınca üst segment bisiklet kullanıcılarının aklında deli deli soru işaretleri belirdi. Bu deli deli sorularından biri de bu maalesef. Aslında marka olayı abartılmıyor. Mesele tam anlamıyla bir bütçe meselesi. Sadece marka olayını bir saygınlık ve elitlik göstergesi olarak ortaya koyan birtakım sonradan görme bisikletçiler yüzünden mevzu uzadıkça uzuyor. Bisiklet kültüründen nasibini almamış bu hödük tipler yüzünden oturup yazı yazmak zorunda kalıyoruz biz de. Delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı gelmiş, çıkaramamış!

Sora setli yol bisikletine binenleri adam yerine koymamak, bunları yolda görse selam vermemek, giriş seviyesi bisikletleri çöp diyerek küçümsemek, bunlara binenlere hor görüp aşağılamak... Türlü türlü türlü saçmalıklarla karşılaşmak zorunda kalıyoruz. Bisikletçilik bu değil. Bunlara bu tavırları her kim öğretmişse bu dünyada yatacak yeri yok, ahireti bilemem... Marka putçuluğu yapan bu tipitipler yüzünden birçok insan bisikletten soğudu. Sosyal bir ortama girmek için bisiklete yönelen insanların bisikletli bir yaşam idealine kazanılmasına engel oluyorlar. Ayrıca çok sevimsiz ve kabalar. Herkes profesyonel bisikletçi olmak zorunda değil, herkes üst segmentteki bisikletlere binmek zorunda da değil. Yok böyle bir şey! Bisikletlerine yaptıkları yatırımın yarısını kendilerini insanî değerler açısından geliştirmek için yapsaydılar bu konuyu tartışmak zorunda olmazdık. Tartışıyoruz, çünkü seviye burada...

Otomobil mevzusunda kimse marka olayı abartılıyor demiyor, demez de... Zira parası olan Mercedes'e biner, olmayan Tofaş'a biner. Bisiklet camiasında Tofaş parası verip Mercedes bekleyenler yüzünden mesele çıkıyor. Tofaş, Tofaş'tır; Mercedes de Mercedes'tir. Kimse Tofaş alıp da Mercedes kalitesi beklemez. Herkes bütçesine göre bir otomobil alır, ona biner. İleride bütçesi artınca daha kaliteli bir otomobile biner. Otomobil camiasının sosyolojik normalleri böyledir. Kimse Tofaş'a binen garibana vurmaz, kimse Mercedes'e binen zengini kıskanmaz, ona gıpta ile bakar ama kıskanmaz. Mercedes'e binmek herkesin ulaşmak istediği bir noktadır. Ama hiçkimse Tofaş'a 25 bin lira verip bu araba neden böyle sürekli sorun çıkarıyor, çürüyor, hızlı gitmiyor diye ağlamaz. Tofaş'a binen arkadaş, Mercedes'in jant seti fiyatına araba aldığının farkındadır. Ekonomik durumunu düzelttiği ilk anda da daha kaliteli bir arabaya geçecektir.

Bisiklet camiasında durum böyle değil maalesef. Arkadaş yerli bir firmadan Shimano Ultegra setli bir bisiklet alır, aldığı bu bisikletin yabancı muadilleri ülkemizde iki katı fiyatla satılmaktadır, neredeyse yarı fiyatına aynı vites setine sahip yerli bir bisikleti satın almıştır, vites seti dışındaki diğer parçalarda da yabancı muadillerindeki kaliteyi bekler, ama bu teorik olarak bile mümkün değildir. Sonra bu arkadaş aldığı bu bisikletin kadrosunu, gidonunu, selesini vs kötüler durur. Ama sevgili kardeşim, bunu sen bilerek almadın mı? Bilerek almadıysan sen nasıl bir safsın? Evet, saf! Madem ki Cannondale kalitesi istiyorsun, gidip Cannondale alacaksın. Neden Salcano alıp Cannondale kalitesi bekliyorsun? Tofaş alıp Mercedes kalitesi bekleyen ne kadar safsa sen de o kadar safsın. Salcano, Salcano'dur; Cannondale, Cannondale'dir. Yerli firma kalitesi düşük bir malı Cannondale fiyatına satıyor olsa seni anlayacağım. Ama neredeyse yarı fiyatına satıyorlar. Yine de sana yaranamıyorlar!

Artık yerli üretim yapan firmalar da bu duruma uyandı. Ucuz ve kalitesiz yerli malı imajının kârlı bir iş olmadığını ya da bundan sonra kârlı olmayacağını gördüler. Yabancı firmaların kalitesinde kadro üretip yahut ürettirip Türkiye'de montajlıyorlar. Yabancı firmadan iki-üç bin lira daha ucuza satıyorlar. Kaliteyi yükseltip yerli malı kalitesizdir imajını yıkmaya çalışıyorlar. 50 bin liraya üst segment bisikletleriyle tüketiciye geliyorlar. Üstelik karbon kadrolarını dünyaca ünlü bisiklet markalarının kadrolarını üreten tedarikçilere yaptırıyorlar, aynı kalitede yarı mamül malı, ithalattaki vergi indirimi sayesinde rekabetçi fiyatlarla piyasaya sürebiliyorlar. Eskisi gibi piyasaya düşük kaliteli mallarla girip sürümden kazanma mantığı kalmadı. Yerli üreticiler de kaliteye odaklanıyor, tasarımlarını geliştiriyor, piyasadaki ana akımları takip edip anında buna göre ürün yelpazelerini güncelliyorlar.

Salcano Cappadocia Alloy fixieye biniyorum. Benim ihtiyacımı tam manasıyla karşılayabiliyor. Türkiye şartlarına göre üretilmiş, sağlam ve kullanışlı bir fixie. Günlük ulaşım ihtiyacımı karşılamak için kendisine biniyorum. Oldukça da memnunum. Alırken kendisinden Cinelli kalitesi beklemedim, hâlâ da bir Cinelli kalitesi beklemiyorum. Zira Cinelli'nin bulhornu fiyatına komple bisiklet almışım. Nedir yani? Otomobil olayında "parasının arabası" diye bir kavram var. Genellikle ucuz fiyatlı arabaların ilan açıklamalarında sık sık karşımıza çıkar. Peki bu ne anlama gelir? İlana 20 bin lira yazılmıştır, şurası sağlam mı burası bakımlı mı diye sormayın, olan budur anlamında kullanılır. Bisiklette de "parasının bisikleti" durumu var. Tourney setli bisikletten Dura Ace performansı beklemeyeceksiniz. Zira olmuyor.

Daha önce de sıfır Salcano bir bisiklet (Xrs030) alıp bindiğim için ikincisinde ne gibi sürprizlerle karşılaşacağımı bilerek aldım. Bu yüzden fixiem servisin kapısından içeri girmedi. Bu birrrr... Yerli bir firmadan bisiklet alıyorsanız tüm servislerinin "mahalle bisikletçisi" seviyesinde olduğunu bilerek alacaksınız, zira öyleler. İlkinde gidon bandını ters sarmışlardı, vites ve jant ayarları düzgün değildi. İkincisinde de jant ayarı yok gibi bir şeydi, sağa sola sekme yapıyordu. Sıfır makineyi hiç binmeden en küçük parçasına kadar söküp baştan topladım. Hangi vida ne kadar sıkılır tork anahtarı ile ayarladım. Furc takımı ve göbekleri gresledim. Zincirdeki fazla baklaları ayıkladım. Asıl olaya geliyoruz şimdi. Sıkı durun. Fixed gear bir bisikletin lockring vidasını bile sıkmamışlar. Yanılıp bisikleti kurup binsem dişli sabitlenmemiş. Ölmediğimi varsayalım en iyi ihtimalle flip flop göbeğin üzerine takılan dişlinin ters pasosunu parçalayacağım. Fixie bisiklette fren, vites olmadığı için onları ayarlamak gibi bir derdim de olmadı, zira o işten hiç anlamıyorum.

Bir de yaşadığınız şehir marka olayında oldukça önemli. Çoğu zaman yaşadığınız şehrin teknik imkânları, bineceğiniz bisikletin markasını ve fiyatını belirler. Ben Çorum'da yaşıyorum. Yaşadığım şehirde üst segment bisiklete binen kimse yok. Olan da aktif sürücü değil. Bu yüzden bisiklet tamircileri de üst sınıf bisikletlerin yedek parçalarını getirmiyor, bakımlarını yapmıyor. Mesela çok rahat bir biçimde Campagnolo Süper Record setli, Campagnolo Bora Ultra jantlı bir bisikleti finanse edebilirim. Ama yaşadığım şehirde bunun tamir ve bakımını yapabilecek  tek bir teknisyen var mı? Yok. En yakın teknisyen 200 kilometre uzakta... Vites ayarını bozsam yaptırabilmek için arabayla 200 km yol gitmem gerekiyor. Ben nasıl üst segment bisiklete bineyim? Kendim yapayım desem, ben de anlamıyorum ki. Shimano Tiagra setli bir bisikletin aynakol göbek bakımını bile yaptıramadım, Campagnolo hak getire!

Paranız varsa Cannondale, S-Works, Trek alıp binersiniz, yoksa Salcano, Corelli, Bisan... Mesele benim açımdan bu kadar basit. İçinde bulunduğunuz toplumsal sınıf hangi normalleri yaşıyorsa siz de onu yaşayın. Milyon dolarlık servetiniz varsa gidip de Salcano almayın, alay ederler. Zira ediyorlar da. Salcano Xrs01'e binen Beyazıt Öztürk ile alay edenleri gördük, duyduk, biliyoruz. Asgari ücretle çalışıp 50 bin liralık Bisan Praetor'a binemezsiniz, alay ederler. 50 bin lirayı bisiklete vermiş diye arkanızdan teneke çalarlar. Aslında kime ne? Kim neye biniyor, neye binmiyor, bunu sorgulamak kimsenin hakkı da haddi de değildir! Fakat yaşadığımız ilkel toplumda durumlar böyle. Yaşamsal tercihleriniz bu ülkede sorgulanır, yargılanır, haksızca eleştirilir, onlarla alay edilir. Aslında böyle olmaması gerekirdi. Ama öyle! Sinir bozucu bir durum. Bu ülkede yaşıyorsanız bu gerçekle yaşamaya alışacaksınız. Alışmazsanız delirirsiniz, ben alıştım, delirmedim. Şimdilik...

Meseleyi kısaca özetlemek gerekirse şu sonuçlara ulaşabiliriz. Bu arada bu sonuçlar ayet değildir, hadis değildir. Değiştirilebilir, koşullara göre güncellenebilir, kişiye göre uyarlanabilir.
1. Paranız varsa pahalı bisiklete bineceksiniz.
2. Paranız yoksa ucuz bisiklete bineceksiniz.
3. Paranız varsa dünya çapında isim yapmış yabancı markaların ürettiği bisikletlere bineceksiniz.
4. Paranız yoksa yerli markaların ürettiği, montajladığı yerli bisikletlere bineceksiniz.

Mesele bu kadar basit aslında. Marka olayını abartmanın âlemi yok. Pahalı bisiklete binen de bisikletçidir, ucuz bisiklete binen de bisikletçidir. Trafikte, motorlu araçlar size gelip arkadan çarparken bisikletiniz pahalı mı ucuz mu diye bakmıyor. Çarpıp geçiyorlar. Siz de bisikletim markalı mı markasız mı, pahalı mı ucuz mu diye düşünüp durmayın. Neye binebiliyorsanız ona binin; ama bisiklete binin; fakat bisiklete binin; lâkin bisiklete binin! 

Bisiklete binin de isterseniz dede bisikletine binin. Marka olayını da fazla kafaya takmayın. Bisiklet camiasındaki boş beleş muhabbetlerden biridir. Sallamayın. Pedallamanıza bakın.

4 Ocak 2021 Pazartesi

BİR FOTOĞRAFIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...

Bu fotoğrafta Ferhun Öğünç, Ali Hüryılmaz ve Erol Küçükbakırcı varmış. Edirne Meriç Tekstil takımında birlikte yarış koşuyorlar. 1974 yılında Türkiye Pist Şampiyonası'nda takım takip yarışı sırasında çekilmiş. Velodromda 4 km takım takip yarışından bir kare... Yer Balıkesir Velodromu... Eski bisikletçiler öyle diyorlar. Yoksa bizim gibi tıfıl, genco bisikletçiler nereden bilecek böyle şeyleri caaanım! İlk bakışta öyle çok büyük ve derin anlamlar çıkarılacak bir fotoğraf gibi görünmüyor. Ama kazın ayağı öyle değil! 


Bu fotoğraftan çıkaracağımız dersler nelerdir? İrdeleyelim.

1. Ders: 1974 yılında Türkiye'de pist yarışları yapılabiliyordu. 2020 yılında pist yarışları yapılamıyor. Niçin? Velodrom yok! Dağılabilirsiniz. 2021'de yapılır mı? Allah kerim... 5 yıldır bisiklet sporuyla ilgileniyorum. Bu süre zarfında Türkiye'de yapılan tek pist yarışı Maltepe'deki velodromumsuda yapılan Malt Crit yarışları. Onun dışında pist yarışı görmedim, duymadım, bilmiyorum. Varsa bilen bildirsin, biz de cehaletimizi giderelim. Haaa pistimiz olmasa da pist bisikleti alanında Avrupa Şampiyonumuz var. (Ahmet Örken) Balkan Şampiyonumuz var. (Oğuzhan Tiryaki)

2. Ders: 1974 yılında Türkiye'de pist yarışlarının yapılabileceği velodrom benzeri bir şey vardı. Fotoğrafa bakınca görüyoruz ki velodroma benzeyen eğimli bir pistte yarış koşuluyor. Pist kaç metre uzunluğunda, eğim ne kadar, kaç adet kulvar var falan bunları fotoğraftan çıkarabilecek göz bizde yok. Olan varsa söylesin biz de öğrenelim. Konya Atatürk Stadyumu'ndaki pist hakkında bilgilere aşağıdaki kaynaktan ulaşılabilir. Ne varsa işte bu kadar. Şunu da söylemek gerekir ki Konya ve Balıkesir Stadyumlarındaki velodromumsuların bile yerinde yeller esiyor şimdi. Bursa'da da bir velodromumsu varmış zamanında. 3 milyon lira harcanıp yapılmış; ama projesi hatalı olduğu için tek bir yarış dahi yapılamamış. 2020 Türkiye'sinde Konya'da yapılacak bir velodrom hakkında proje ve bu projeyle ilgili yüzlerce haber var. Ama henüz kazma vurulmuş değil. İnşallah maşallah gelecekte bir tarihte olimpik standartlara uygun bir velodromumuz olacak.                              (https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Konya_Atat%C3%BCrk_Stadyumu )

3. Ders: Pist yarış disiplininin ne olduğunu bilen ve bunu sporcusuna aktarabilen hocalar vardı. Hocası ilgili disiplininin eğitimini vermese nereden öğrenecek bu çocuklar pist disiplinini? O dönemde kitap yok, dergi yok... Ya antrenörlerden öğreneceksiniz ya da takımdaki sizden tecrübeli büyük abilerden. YouTube yok ki girip dört beş videoda pist yarış disiplini hakkında bilgi edinesiniz!!! O yıllarda bu seviyede antrenman bilgisine sahip antrenör var ve bu bilgileri bisikletçilerine aktarabilecek düzeyde. Demek ki neymiş? Elin gavur antrenörleri olmadan da bir şeyler yapılabiliyormuş? Yapmaya niyetin varsa, kusurlu da olsa bir şeyler yapılabiliyormuş. Hem de 1974'te...

4. Ders: Bisikletlere bakarsanız görürsünüz, her sporcuda pist bisikletleri vardı. Bakıyorum, fotoğraftaki bisikletlerin üçü de pista! (Pist bisikleti ile normal yarış bisikleti arasındaki farklarını bilenler ne demek istediğimi anladı kanımca.) Fakat o yıl Konya'da yapılan pist yarışlarında fırtınalar kopmuş yine. Pistte normal yol bisikleti ile yarış koşanlar da varmış. Sonuçlara ve hakemlere itirazlar olmuş. Türk bisikletinin kronik hastalıkları işte. Elli yıl geçmiş hâlâ doğru düzgün sonuç açıklayamayan bir hakem heyetimiz var. Hayırlısı... (Feyzi Açıkalın, Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nun 50 Yıllık Öyküsü, Ege Yayınları, 2014, İstanbul, S90)

5. Ders: 1974 yılında pist bisikleti yarışlarını takip edilebilecek kadar önemli kabul edip takip eden bir spor basını vardı. Cumhuriyet gazetesi pist yarışlarını bile günü gününe spor sayfasında haber yapmış. Bu gazete o zaman da bugün olduğu gibi fikir gazeteciliği yapan bir gazeteydi. Sayfa sayısı az olmasına rağmen bisiklete yer vermiş, ilginç, cidden çok ilginç! 2020 yılında Türkiye Yol Bisikleti Şampiyonası yapılıyor, ulusal basını bırakalım, spor basınında bile bir iki paragraflık küçücük haberlerle geçiştiriliyor. 2020'de bisiklet sporu o derece önemsiz bir spor ki spor medyası bile ulusal şampiyonayı haber yapılacak düzeyde önemsemiyor, kısacası sallamıyor.

6. Ders: 1974'te Ali Hüryılmaz adında şampiyon bir bisikletçi vardı. Bulgaristan'dan kaçıp ülkemize gelen Batı Trakya Türkleri'nden... Kaçış hikâyesi tam manasıyla bir soğuk savaş ajan filmi gibi... Kendisinin kim olduğunu bilmeyenler varsa Mehmet Büyükarı'nın kaleme aldığı Son Rampa adlı kitapta Ali Hüryılmaz'ın efsanevî hayat hikâyesi ayrıntılarıyla anlatılıyor. Merak eden kitabı edinip okusun. Bu fakir, şu anda okuduğunuz blogda bu kitap hakkında uzunca bir tanıtım yazısı da kaleme almıştır. Belki okursunuz.
(https://kadro19.blogspot.com/2020/07/mehmet-buyukari-son-rampa-ali-huryilmaz.html?m=1)

7. Ders: 1974'te Ferhun Öğünç adında döneminde nam salmış bir bisikletçi daha vardı. Türk Bisiklet Tarihi öyle bir iki bisikletçiden ibaret değil. Hakkında yazılmış üç adet koca koca kitap var. Gençlerin tanımadığı, bilmediği ne kadar şampiyon bisikletçimiz var? Ferhun Öğünç hakkında öğrenebilirdiklerim bu kadar: "1952 yılında İstanbul’da doğdu. Bisiklete on altı yaşında Sarıyer’de başladı. 1969’da Bakırköy Bisiklet İhtisas Kulübü’ne transfer oldu.1970 Gençler Türkiye Şampiyonluğu, 1971, 1972, 1974, 1975 Büyükler Takım Türkiye Yol ve Pist Şampiyonluklarını kazandı. 1976 Uluslararası Akdeniz Turu’nda sarı mayo giyerek 1. geldi. 50’den fazla milli oldu.1977 yılının başında New York’a gitti ve halen burada Mohegan Lake kentinde oturmaktadır."

http://www.kimkimdir.net.tr/kisiler/ferhun-ogunc

8. Ders: 1974 Türkiye'sinde, Dünya yarışlarında bile kullanımı yaygın değilken kask benzeri bir şeyi tanıyıp bilip kullanan sporcular vardı. O dönemde bütün imkânsızlıklara rağmen bir şekilde malzeme edinip bu sporu yapmaya çalışan sporcular vardı. Gençler, şimdi siz bilmezsiniz, o dönemlerde Aliexpress falan yok. Yurt dışından sipariş vermeyi rüyasında göremiyor kimse. Merhum Süleyman Demirel'in tabiriyle "50 sente muhtaç" durumdayız. Dolar, mark, sterlin karaborsada... Bu koşullarda pist yarışının bütün takım taklavatını bir şekilde temin edebilmişler. Niyet var ya niyet, hah işte o çok önemli! Niyetin varsa bir şekilde temin ediyorsun malzemeyi. 

9. Ders: Bu kare takım takip yarışından bir kare olduğuna göre en az iki adet takım var bu yarışta. Tek takım kendi kendine deli danalar gibi pistte dönüp durmuyor herhalde? Mantıksal olarak en az iki takım var. Bildiğim kadarıyla dört farklı takım var o zamanda, ama bu bilgim net değil. Kaynak bulamadım. 1974 yılında takımlar hâlinde pist yarışı yapabilecek kadar sporcu, bunları donatacak kadar pist yarışı malzemesi var. Yıl 1974!!!! Günümüzde hangi bisiklet takımlarında kaç adet pist bisikleti var? Sevgili antrenör hocalarım yorumlara adet girsin, sayımızı bilelim ama değil mi?

10. Ders: Meriç Tekstil tarafından sponsorluğu üstlenilen bir bisiklet takımı var. Bu takım öyle şimdikiler gibi naylon bir takım değil. Sadece federasyon seçimlerinde oy vermek için kurulmuş yarış koşan tek bir sporcusu olmayan tabela takımı değil yani. En azından pist yarışı koşabilen üç bisikletçisi var. Bu takım hakkında bilinenler şunlar: "1969 yılında Dr.Fevzi AKSOY’un başkanlığında kurulan Bakırköy Bisiklet İhtisas Kulübü (BİK), 1973’te önce 19 Mayıs Mağazaları ve sonra Meriç Tekstil Kulübü olarak faaliyetlerini 1977 yılına kadar sürdürmüştür. BİK 1970’li yıllarda Türkiye’de bisiklet sporundaki atılım ve canlanmanın öncüsü olmuş ve bir ekol getirmiştir. Ali HÜRYILMAZ’ın öncülüğünde oluşturulan bu ekol kondisyon, bisiklet ve disiplinden meydana gelmiş ve buradan yetişen sporcular uzun yıllar milli takımın değişmez elemanları olmuştur." (https://bisiklet.gov.tr/Sayfa/Federasyonumuzun_Tarihi-9.aspx)

Bu böyle devam edip gider... Yazıyı kısa kesiyorum. Görmesini bilen göz için tek bir fotoğraf karesi bile bisiklet sporunun nasıl bitirildiğini göstermeye yetecektir.

30 Aralık 2020 Çarşamba

BİSİKLET YOLLARI ÜZERİNE VOL 2!


BİSİKLET YOLLARI NE İŞE YARAR?

Bir önceki yazımızda insanların bisiklet yolu yapıldığı için bisiklete binmeye başlamayacağı, bisiklet kullanan insan sayısı arttıkça bisiklet yollarının yapılmasının bir ihtiyaç haline geleceği tezini uzun uzun yazarak anlattık. Şimdi de bisiklet yollarının ne işe yarayacağını uzun uzun anlatacağım.

Bisiklet yolları yapılınca insanlar birden bisiklete binmeye başlamayacak! Öyle bir sihirli değnek değil bisiklet yolları. Yıllardır işine, okuluna, çarşıya, pazara kişisel motorlu aracını yahut toplu taşımayı kullanarak giden insanlar bisiklet yolunu görünce uhrevî bir aydınlanma yaşayıp şimdiye kadar ne kadar saçma bir iş yaptıklarını şıp diye anlayarak bisikletli ulaşıma başlamayacak. Beyaz yakalı kardeşlerimiz bisiklet yolları yapıldı diye Ferrari'sini Satan Bilge misali arabasını satıp bir bisiklet alarak ofisine gitmeyecek. Mesai dâhil 12 saat çalışıp evine ekmek götürmeye çalışan işçi kardeşimiz o yorgunluğun üstüne bedava iş yeri servisiyle evine gitmek yerine bisikletle eve gitmeyecek. Okul, etüt merkezi, DYK kursu, özel ders arasında mekik dokuyan ortaokul ve lise öğrencileri bu temponun içine sos olarak bisikletli ulaşımı da ekleyerek çektikleri acıya tatlı bir dokunuş yapıp mazoşizmin doruklarında kendinden geçmeyecek. Burs yahut öğrenim kredisiyle geçinmeye çalışıp haftada en az üç gün noddle ile beslenmek zorunda kalan üniversite öğrencisi kardeşlerimiz bisiklet yolları yapıldı diye aç karnına kendilerini bisiklet yollarına vurmayacak. Çocuğuna en küçük bir zarar gelmesin diye çabalamaktan paranoyak hâle gelen geneksel Türk anneleri çocuklarını da yanlarına alarak günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bisiklet yollarını doldurmayacak. Bunların hepsi uzun bir zaman gerektiren planlı bir eğitim ve propaganda süreci sonunda mutlaka olacaktır; ama bir anda gerçekleşmeyecektir. Bisiklet dernekleri ve topluluklarının fantastik beklentileri nesnel gerçekliğin sert duvarlarına çarpa çarpa parçalanacak. Göreceğiz.

Bisiklet yolları bir ihtiyacı karşılamak için yapılır. Soruyorum. Mevcut hâliyle bisiklet yolları hangi ihtiyacı karşılıyor? Soruyorum, mesela mesailer dâhil günde 12 saate yakın çalışan bir fabrika işçisinin hangi derdine derman oluyor? Motosikletin bile motorlu araçtan sayılmadığı bir kültürde motorlu araç sürücülerinin bisiklete saygı duymasına ne tür bir katkısı olacak? Soruyorum, şehrin bütün ana caddeleri baştanbaşa bisiklet yolu ile donatılsa insanlar arabalarını bırakıp yaz kış işe, çarşıya, pazara, okula bisikletle mi gidecek? Şehrin bütün caddeleri bisiklet yolu ile donatılsa o yolları dolduracak kadar bisiklet kullanıcısı var mı sizin şehrinizde? Kendi öz gücünüzle bisikletli bir yaşam kurmaya çalışmak yerine pabuççu muştası gibi bir yan kuvvet (belediye) kullanarak amaçlarınıza ulaşmak, yani kaçak güreşmek, size yakışıyor mu? Hani nerede metropollerde her gün düzenli olarak bisiklet kullanan binlerce bisikletli? Her sabah kahvaltısının yaptıktan sonra bisikletine atlayıp işine gitmeye çalışan binlerce kişi nerede? Bini bırakalım, yüz kişi nerede? Neredesiniz bisiklet dernekleri ve toplulukları? Sizi göremiyoruz! Sizler her sabah yollarda olsanız bile trafikteki bisikletli oranı toplumsal areneda sizi görünür kılmaya yetmiyor.

Son soruya dikkat edin. İşte o soru "Bisiklet yolu ne işe yarar?" sorusunun asıl yanıtını içinde barındırıyor. O bisiklet yollarını dolduracak kadar bisiklet kullanıcısı sizin şehrinizde olsa zaten bisiklet yolları ne işe yarar diye oturup tartışmak zorunda kalmayacağız. Bisiklet dernekleri ve topluluklarına sesleniyorum. Aynaya bakın, bu acı gerçekle yüzleşin artık. Bisiklet yolu talep edecek kadar geniş bir halk tabanına sahip değilsiniz. Şehrin normali değil marijinalisiniz. Şehrin normali motorlu araç kullanarak günlük ihtiyaçlarını karşılamak iken tabii ki daha fazla araç yolu talep edilecek? Ne bekliyorsunuz? Öyle haftada birkaç etkinlikte bir araya gelerek beş on kilomatre bisiklet sürmekle olmuyor bu işler. Kaçınız her gün işe bisikletle gidip geliyor? İşe bisikletle gidip gelen bisikletçiler, size sesleniyorum, kafanızı deve kuşu gibi kuma gömmeyin: "Siz kaç kişisiniz?" Yerel seçimlerde kaç oyunuz var? Bisiklet kültürünün yarattığı ekonominin şehrin ekonomik gelirlerine oranı nedir? Bir çırpıda "Tiz vakitte bu cadde-i kebire tarik-i velosiped yapıla!" diye ferman buyurduğunuz caddelerin esnafına ayda kaç lira kazandırıyorsunuz? Bisiklet yolu talep ettiğiniz şehirde o yıl bisiket turizminden kaç milyon dolar döviz girdisi sağlanmış? Ne oldu? Sustunuz. Sesiniz gelmiyor. Sizi duyamıyorum.

Bisiklet yolları bizim bisiklet derneklerimiz ve topluluklarımızın iddia ettiği gibi bisikletli yaşamın gelişiminde bir sihirli değnek etkisi yaratmayacak. Tabii ki önceki duruma göre göreceli bir iyileşme sağlayacak; ama o yola yapılan maddî harcamayı rasyonelleştirebilecek oranda bir sosyal fayda da yaratamayacak. Uygulamalardan öğrendiğimizle konuşuyoruz. Kadıköy'de çarşı içine yapılan bisiklet yolları ne oldu? Bağdat Caddesi'ndeki bisiklet yolunun akıbeti nedir? İzmir Alsancak'a yapılan (Vasıf Çınar Caddesi) bisiklet yolu nerede? İzmir'de Karşıyaka-İnciraltı körfez yolunun bağlantı noktaları ne zaman yapılır? Antalya'da şehir içindeki bisiklet yolları geçen yerel seçimden sonra kimseye haber verilmeden bir gecede nasıl söküldü? Cumhuriyetin başkenti Ankara'da bir kilometre bisiklet yolu neden yok, neden bu güne kadar bir kilometre bile yapılmadı? Çorum'da, Recep Tayyip Erdoğan Caddesi'nde, bisiklet yolları yönetmeliğine uygun bir biçimde dünya standartlarının da ötesinde bir işçilikle yapılan yeni bisiklet yolundan günde kaç bisikletli geçiyor? Yapıldıktan sonra kullanılmadığı için kaldırılan bisiklet yolları listesi uzar gider. Kısa kesiyorum.

Bisiklet yolu bir ihtiyaç olduğu vakit yapılır. İhtiyaç doğmadan yapılan, yahut yapılacak olan yatırım ölü yatırımdır. Yıllardır Türkiye'de bisiklet yolu yapacağız diye milyonlarca lira çöpe atılıyor. Bisiklet yolları yönetmeliğine uygun olmayan ve hiçbir ihtiyacı karşılamaya hizmet etmeyen bisiklet yolu yatırımları yüzünden daha verimli yatırımlarda kullanılması gereken milyonlarca lira israf ediliyor. Ülkemizde bisiklet kültürü her geçen gün bir adım daha geriliyor. Kim demiş bisiklet kullanımı artıyor diye? TÜİK yalan mı söylüyor? Her geçen gün şehirlerde motorlu araç sayısı artıp duruyor. Ulusal gazetelerin ekonomi sayfalarında tam sayfa gövde gösterisi yapar gibi üretim ve satış rekorları kırdıklarını iddia eden motorlu araç üreticileri yalan mı söylüyor? Hadi onlar yalan söylüyorlar diyelim, her sene benim TOFAŞ hisselerinden aldığım temettü geliri niçin artıyor? İnsanlar kredi çekip ikinci arabalarını alıyor. Havanın güzel olduğu zamanlarda bile işe bisikletle gitmek yerine motorlu aracını kullanıyor. Türkiye'nin mevcut nesnel koşullarda acil ihtiyacı daha fazla motorlu aracı daha hızlı bir şekilde hareket ettirebilecek düzeyde geniş caddeler ve bulvarlardır. Sabahtan akşama kadar akmayan trafikte saatlerini heba eden milyonlarca insanın şehrin yönetiminden tek talebi daha hızlı akan bir trafiktir. Acı gerçek budur. Bununla yüzleşmek zorundayız.

Bisiklet yolu ne işe yarar? Sözgelimi 250 bin nüfuslu bir şehirde her sabah 10 bin insan işe bisikletleriyle gidip gelmeye başladığında çok işe yarar. Yüz kişi bisiklet kullanacak diye yapılan bisiklet yolunun yarayacağı tek şey belediye, esnaf, halk, bisikletliler hattında yüksek gerilim yaratmaktır. Şimdiye kadar yapılan uygulamaların sonuçlarından görüyoruz ki ana caddelere ulaşım amaçlı olarak yapılan bisiklet yolları, yolu yapan belediyeye düşman kazandırmak dışında bir işe yaramıyor. Haa unuttum, bir de o yolu yaptırmak için sosyal medya araçları üzerinden yapılan kampanyalarla belediyeler üzerinde baskı kuran bisiklet dernekleri ve topluluklarına yönelik yoğun bir halk tepkisine neden oluyor. Sonuç? Halkı tarafından dışlanan bisikletliler hızla marijinalleşiyor ve içinde yaşadığı halka yabancılaşıyor. Bisiklet yollarına karşı olan kitleleri görünce "Bu halktan bi cacık olmaz kardeşim!" kafasına ulaşan bisikletliler, insanları bisikletli yaşama ikna etmek için teşvik edici faaliyetler yapmak yerine içinde yaşadıkları halkı bisiklet konusunda çok cahil olmakla suçlayıp bir kenara çekiliyor.

Bisikletli yaşamı şu anda içinde yaşadığınız şehrin insanlarıyla inşa edeceksiniz. Şehre dışarıdan bisikletli yurttaş ithal etmek gibi bir seçeneğiniz varsa tabii o ayrı! Ver oradan abime her gün işe bisikletle gidip gelen beş bin Hollandalı!!!! Yok böyle bir şey. Bugün bisiklet yoluna karşı şiddetle muhalefet eden esnafı kazanacaksın, bisiklet yolu yüzünden caddede aracını park edecek yer bulamayan semt sakinini kazanacaksın, bisikleti bir çocuk oyuncağı olarak gören geniş halk kitlelerini kazanacaksın. İçinde yaşadığın şehri "bisiklet şehri" yapmak istiyorsan içinde yaşadığın şehrin insanlarını bisikletli yaşama kazanacaksın. Şehrinde bisiklete binmeyi bilmeyen ev hanımlarına bisiklet kursu açıp yüzlercesine bisiklet kullanmayı öğretmeden bu insanlar niye bisiklet sürmüyor diye ağlamayacaksım. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun efsanevi romanı Yaban'ın son bölümünde kullandığı o acımasız cümleyi biraz değiştirerek soralım şimdi: "Ey aydın Türk bisikletçisi!!!! Bisikletli yaşam konusunda bir çölü andıran bu toprakları geliştirmek için şimdiye kadar ne yaptın? Ne ektin ki ne biçeceksin!" Öyle "Ben yol yaptım, hadi sürün durun gaari!" demekle olmuyor, görüyoruz. Bisiklet yolu yapmadan önce o yolda bisiklet sürecek insanı kazanacaksın. Başka türlüsü gülünç oluyor çünkü. 

Gerçekçi olacaksın. Olmazsan Sivas'a demiryolu hattı yapıldığında bunu kutlamak için halka klasik müzik dinletirsin, o konserden çıkan halk da "Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi." diye cevap verir. Üzerinden tren geçmiş gibi olursun. Klasik müzikten zevk almayı öğretmediğin kitlelere zorla klasik müzik dinletirsen zulüm olur tabii. Bisiklet kullanmayı öğretmediğin, bisiklet kullanmaktan zevk almayan kitlelere size bisiklet yolu yaptım, haydi sürün demek de zulümdür. 1930'ların Sivas'ında klasik müzik konseri - o dönemdeki mevcut nesnel koşullarda- olmaz; ama on numara Âşıklar Bayramı yapılır. (Ahmet Kutsi Tecer yaptı.) 2020'nin nesnel koşullarında ana caddelerde bölünmüş bisiklet yolu olmaz; ama on numara "paylaşımlı bisiklet yolu" olur, on numara "motorlu araç sürücüleri için bisikleti fark et kampanyası" olur. Emeklemeden koşulmaz. Emeklemeden koşmaya kalkan maceraperestler, kafalarını nesnel gerçekliğin sert duvarına vura vura hakikati öğrenirler.

Bu yazı burada biter. Bir sonraki yazıda başarılı bisiklet yolu uygulamalarından örnekler vererek mevcut nesnel koşullarda bisiklet yolu ihtiyacının nasıl karşılanması gerektiğini konuşacağız.

26 Ağustos 2020 Çarşamba

PAUL FOURNEL - BİSİKLETE ÖVGÜ

Dünyada bisiklet kültürü üzerine yazılan ve basılan pek çok kitap var. Bunların çoğu edebî bir derinliği olmayan yazarlar tarafından kaleme alınan, bisiklet kültürü bakımından çok yararlı bilgiler veriyor olsa da, damakta estetik bir haz bırakmayan kitaplardan oluşuyor. Genelde bisikletle ilgili teorik konuları ve profesyonel bisikletçilerin yaşamını konu alan kitaplar oluyor bunlar. Bu kitaplar genellikle efsane olarak kabul edilen bisikletçilerin yaşam öyküsüne odaklanıyor. Satış kaygısı yüzünden bisiklet üzerine yazılmış edebî içerikli kitaplara pek fazla bir ilgi yok yayın dünyasında. Öyle olmasına rağmen dünyanın edebiyat cephesinde bisikletin anlam ve önemini kavratan pek çok yayının olduğunu da söylemeden geçmeyelim. En azından İngilizce ve Fransızca dillerinde basılmış kitaplarda bisikletle ilgili edebî içeriğin ortalama bir okurun ömrü boyunca okuyarak bitiremeyeceği bir boyutta olduğunu da belirtelim.

Dünyada durumlar böyleyken ülkemizde nasıl olacağını tahmin etmek zor değil. Ülkemizde bir yılda bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar bisiklet kitabının basıldığını düşünürsek bunların kaç tanesinden edebî bir haz alabileceğimizi siz düşünün. Olur da bir gün herhangi bir yayınevi editörü mebzul miktarda kâğıt israf ederek basacağı bir bisiklet kitabıyla keyfî zarar etmeyi gözüne kestirebilirse yazınsal içerik ve bisikleti aynı bağlamda bir kitap bütünlüğünde okuma şansına erişiyoruz. İşte o zaman bir Sezen Aksu şarkısındaki gibi "belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur anılarda". 

Ülkemizde sadece bisiklet kitapları yayımlayan bir yayınevi var. Gereken ilgi ve desteği göremese de inatla ve inançla bisiklet kitapları basmaya devam ediyorlar. Şimdilik sadece çeviri kitaplar yayınlıyorlar. Bisikletçilerin ilgi ve destekleriyle ileride bir gün telif kitaplar da basabilecek bir seviyeye gelebilir belki diye umutlanmak istiyorum. "Ahan da reklama başladı şimdi." demeyin. Yayınevi ile uzaktan yakından bir alakam yoktur. Yayınevi ile uzaktan yakından alakası olan kimseyi de tanımıyorum. Yayınevi ile uzaktan yakından alakası olan kimselerin de beni tanımadığını düşünürsek durumlar daha net bir biçimde anlaşılabilir. 😂 Bisiklet kitabı basan bir yayınevine ortak olmacak kadar finansal okuryazarlığım vardır. Parayı ekseriyetle düzenli temettü dağıtan şirketlerin borsada işlem gören hisselerine yatırıyorum. En sevdiğim renk de sarıdır, anladınız siz onu! 😉 

Zebraska Yayınları'nın adını mutlaka duymuşsunuzdur diye düşünüyorum. Duymadıysanız "Ulen bir de bisikletçiyim diye geçiniyorsunuz, daha bisiklet kitapları basan bir yayınevinin varlığından haberiniz yok, ne ayaksınız oğlum siz!" diye size ayar vermek istemiyorum, ısrar etmeyin lütfen, bu aralar tam bir sevgi pıtırcığı kafasındayım. Hayırlara vesile olsun inşallah. Her neyse, bilmiyorsanız öğrendiniz, adı Zebraska olan ve bisikletle ilgili kitaplar yayımlayan bir yayınevi var, öğrendiniz, geçelim... Bu kadar mı? Değil tabiî. Dandirik bir fondoya bin kişinin katıldığı "yalnız ve güzel ülkem"de Zebraska'nın bastığı ilk kitap bile ikinci baskıyı göremediyse ayar verme ve atarlanma konusunda biraz haklı olabilirim gibi geliyor bana... Yok yok, kızmayacağım. Bu aralar sevgi pıtırcığıyım ben. Çıldırmıycam. 

Zebraska Yayınları edebî bir derinliği olan bisiklet kitapları basıyor. Bastığı son kitap, Fransız edebiyatının nev-i şahsına münhasır yazarlarından biri olmasının yanı sıra "obsesif kompulsif cyclist" seviyesinde bisiklete tutkun biri olarak tanımlayabileceğim bir yazar olan Paul Fournel'in Bisiklete Övgü adlı kitabı! Dünyada bisiklet literatürünün kült kitaplarından biri olarak kabul ediliyor. Zebraska bu kitabı yayın takvimine almamış olsaydı muhtemelen bir elli yıl daha Türkçeye çevilmesini ve basılmasını bekleyebilirdik. Diğer kitapları okumak için elli yıl beklemek istemeyen bisiklet tutkunları şimdi İngilizce ve Fransızca öğrenmeye başlayabilir. 😂 Yılda en iyi ihtimalle iki kitap basabilecek bütçeye sahip olabilen bir yayınevi diğer kitapları kaç yılda çevirtip basabilir sizce? Matematiği iyi olan parmağını kaldırsın. Bilemedim, sus otur!!! İngilizce ya da Fransızca öğrenmek daha kısa sürer kesinlikle. 

Gırgırı bırakıp kitaba dönelim. Yazar kısa kısa bölümlerde bisiklete dair genel konularla ilgili nesnel ve özgün fikirler ortaya koyarak bisiklet kültürüne etkin bir giriş yapıyor. İşi orada bırakmıyor. Kişisel bisiklet yaşantısından damıttığı pratikten hareketle çoğu bisikleçinin defalarca yapmış olmasına rağmen yaparken farkında olmadığı ayrıntılara parmak basıyor. Küçük ve etkili hikâyelerle anlatmak istediği konuya olan ilgimizi diri tutarken diğer taraftan biz farkında olmadan bisiklet kültürünün temel bilgilerini irdeliyor, çaktırmadan bisikletin propagandasını yapıyor. Sessiz ve derinden akan bir ırmak gibi körpe zihinlere bisikletizm ideolojisini zerk ediyor. Bisiklete Övgü, inanılmaz derecede akıcı bir kitap. Başlıyorsunuz ve bitiyor. Bir program dâhilinde bitirmek zorunda olduğunuz bir işi yaparken bu kitabı okumaya başlamanızı tavsiye etmiyorum. Zira kitaba başladıktan sonra kitabı bitirmeden işinize geri dönemeyeceksiniz. Efendime söyleyeyim, benim uzun ve sıkıcı yazılarım gibi değil. Adam yazdığını keyifle okutmayı iyi biliyor. Azıcık sürtüneyim, belki bana da bulaşır. 😊 

Genellikle bir kitabı ilk defa okurken elime kalem alıp önemli yerlerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktur. Bunu ikinci okumada yapıyorum. Çoğu zaman ikinci bir okumayı hak edecek bir içerikle karşılaşmadığımı düşünürsek okurken kaleme pek de ihtiyaç duymadığımı söyleyebilirim. Bisiklete Övgü'nün ilk okuması sırasında elime kalem almamak için kendimi zor tuttum. İkinci okumanın sonunda ise mebzul miktarda altı çizilmiş cümle ile neredeyse kitabın yarısını kömür karasına buladığımı fark ettim. Bu kitabı tanıtan diğer yazarlar gibi spoiler vermeyeceğim. "O cümleler nasılmış acep?" diye meraklanan arkadaşları memnun edemeyeceğim. Kusura bakmayın. O duvarlara yazılası özlü sözlerden birkaçını okumak için bu kitabı satın alacaksınız sevgili kardeşlerim. Yok öyle bedavadan edebî haz! Ne kaaa ekmek o kaaa köfte!

Paul Fournel'in Bisiklete Övgü'nün adlı kitabı okuyana yazınsal estetik haz vaat eden bir bisiklet karnavalı. Edebî bir bisiklet panayırı! İçinde bisiklette dair küçücük bir sevgi ve ilgi parçacığı taşıyan herkese okurken ve okuduktan sonra unutulmaz deneyimler yaşatmayı garanti ediyor. Bisiklete bir şekilde başlayan herkesin okuması gereken bir kitap. Bisiklete başlatmak isteyeceğiniz herkese okutmak isteyeceğiniz bir kitap. Bisiklete olan inancınızı diri tutmak için dönüp dönüp okumanız gereken bir kitap. Bisikletçinin "başucu" değil "başiçi" kitaplarından biri Bisiklette Övgü! 

Bu kitabı okuyun. Okuyun ki bir dönem profesyonel bisikletçilik yapmasına rağmen sonradan bisiklete olan inancını yitirenlerden olmayın. Bisiklete Övgü'yü okuyun ki Zeki Müren bisikletine binerek futbol maçı izlerken çektirdiği fotoğrafını sosyal medyaya koyan bisikletçilerden olmayasınız. Nokta.

Kitabı satın almayı istiyorsanız aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz. 

https://zebraska.com.tr/urun/bisikleteovgu/

18 Temmuz 2020 Cumartesi

MEHMET BÜYÜKARI - SON RAMPA / ALİ HÜRYILMAZ KİTABI 

Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz. Geçmişine saygı duymayanın saygı duyulacak bir geleceği de olmaz. Türk bisikletine geçmişte emek vermiş abide şahsiyetleri tanımadan Türk bisikletinin geleceğini inşa edemeyiz. Türk bisiklet sporuna emek vermiş kişilerin sergüzeştini öğrenmeden günümüzdeki sorunlara çözüm bulamayacağımız apaçık ortada. 1930'lardan günümüze kadar süregelen Türk bisiklet geleneği içinde sele üzerinde acı çekmiş, milli formayı terletmiş her kim varsa doğrusuyla, yanlışıyla bizimdir, bizim geleneğimizdir. Onların doğrularından da hatalarından da öğreneceğimiz çok şey olacak.

Bisiklet sporunun günümüzdeki durumuna bakarak konuşmak gerekirse geçmişte yapılan hatalardan ders almadığımız ortadadır. Geçmişte yaptığımız hataları aynen tekrarlamaya devam ediyoruz. Geçmişte Türk bisiklet sporunu yücelten hangi uygulama varsa hızla yürürlükten kaldırıyoruz. Türk bisiklet tarihine dair ne okusam hep aynı kısır çekişme hikâyeleri çıkıyor karşıma. Devrecilikten, bölgeciliğe; adam kayırmalardan, aklın ve bilimin reddine kadar her türlü konuda kısır çekişmeler organize edebilme yeteneğimiz Türk bisiklet sporunun da tarihini lekeliyor maalesef. Günümüzde dünya bisiklet arenasında Türk bisikletinin esamesi okunmuyorsa bunun sebebini geçmişimizde aramalıyız. Çünkü bu kadar bozuk bir düzen 10 yılda inşâ edilmiş olamaz. Bu kadar çarpık bir yapı inşâ edebilmek için en az yüz yıl ister.

Türk bisikletinin efsane isimlerinden biri Ali Hüryılmaz! Yaşam macerası ile de büyük bir insan aynı zamanda. Anavatanın dışındaki Türklerin yaşadığı sıkıntıların tamamını daha çocuk yaştayken çeken, acıların koynunda ana sütü yerine zehir içerek büyüyen bir çocuk Hüryılmaz! Anavatana, hürriyetine kaçmak yerine, onun kimliğini ve kişiliğini reddeden bir ülkede yaşamaya katlanabilme onursuzluğunu kabullenebilmiş olsaydı zamanının en büyük bisikletçilerinden biri olarak dünya bisiklet tarihine adını altın harflerle yazdıracaktı. Ama o kolay olanı değil, zor olanı seçti. Büyük bedeller ödemeyi de göze alarak Türklerin hür yaşadığı ülkemize iltica etti. 

Bu hayat hikâyesinin devamını Mehmet Büyükarı'nın kaleme aldığı Son Rampa adlı kitabından okumalısınız. Zira o benden daha akıcı ve daha etkileyici bir biçimde anlatıyor Ali Hüryılmaz'ın hayat hikâyesini. Ali Hüryılmaz kimdir, neler yapmıştır, Türk bisiklet sporuna nasıl hizmet etmiştir, ülkemizde bu sporu geliştirmek için kimlere karşı hangi mücadeleleri vermiştir, niçin ötekileştirilmiştir, hangi sebeplerden ötürü en formda olduğu dönemde bisiklet sporunu bırakmak zorunda kalmıştır? Hepsinin cevabı bu anıtsal kitapta! Bu kitabı okumadan yarış koşmaya kalkmayın. Pişman olursunuz. Bu kitabı okumadan ortamlarda bisiklet sporu yapıyorum demeyin, Ali Hüryılmaz adını bilmediğiniz için rezil rüsva olursunuz.

Öyle elinizde kahveyle çayla falan okunacak bir kitap değil bu. 160 sayfa nerede başlıyor nerede bitiyor bilemiyorsunuz. Bisikletçi yaşam öyküsü müdür, soğuk savaş polisiye romanı mıdır, yoksa çoksatar tarzı bir gerilim hikâyesi midir anlayamıyorsunuz. İlk okumanızda elinize aldığınız kahve ya da çay bir yudum dahi alamadan bardakta soğuyacak. İlk okumada yanınıza bunları alıp da israf etmeyin, tavsiye etmiyorum. İkinci okumanızda ise elinize bir kalem alıp önemli yerlerin altının çizilmesi gerektiğini anlıyorsunuz. Ali Hüryılmaz'ın not defterine kaydettiği parçalar her bisiklet sporcusunun hayat mottosu yapabileceği ilkeler içeriyor. İkinci okumada durup düşünüyorsunuz, sorgulamaya, eleştirmeye, çarpık olanın yerine daha iyisini koymaya yönelik yapıcı fikirler üretmeye başlıyorsunuz. Bu kitabı okurken bisiklet sporunun geçmişi ve geleceği üzerine düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Kitap içeriğiyle, yazar ise üslubuyla sizi bunun üzerine düşünmek zorunda bırakıyor zira!

Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz. Ali Hüryılmaz'ın yaşam öyküsünde bunun bir kere daha kanıtlanmış olduğunu görüyoruz ve kahroluyoruz. Ülkemizin harcanmış yetenekler ülkesi olmaktan çıkacağı günleri hasretle bekliyoruz. Bu bekleyiş edilgen bir bekleyiş değil, olmamalı! Ali Hüryılmaz gibi yanlışa yanlış diyebilenlerin yaşam öyküsünden ibret almalıyız. Susarak değil, onurumuzla savaşarak mücadele etmeliyiz. Bisiklet sporunu ayaklar altına alanlara karşı bu sporu yüceltmek için mücadele ederken, azmimizi ve kararlılığımızı Ali Hüryılmaz gibi Türk bisikletinin efsane kişiliklerinin yaşam öyküsünden almalıyız. 

Bugün ülkemizde 1000 kişi ile gran fondolar koşuluyor. Bu veri, bisiklet sporunun ülkemizde ulaştığı gelişmişlik düzeyinin bir göstergesi olarak sunuluyor bizlere. Bisiklet sporuyla ilgili paylaşımlar yapılan sosyal medya grupları on binlerce kişiye ulaşıyor. Böyle bir "gelişmişlik ortamında" bisiklet sporuyla ilgili bir kitabın bir yılda en az iki baskı tazelemesi gerekir. Bekleyip göreceğiz. Mehmet Büyükarı'nın Son Rampa adlı romanı ikinci baskısını ne zaman görebilecek? Benim pek umudum yok; ama bütün samimiyetimle söylüyorum ki bu öngörümde yanılmak istiyorum. İnşallah, bisiklet camiası denen her neyse artık, bu kitaba gerektiği ilgiyi gösterir. Ali Hüryılmaz ile aynı kaderi paylaşan Naim Süleymanoğlu'nun filmi milyonlarca kişi tarafından izlendi. Ali Hüryılmaz kitabı da binlerce kişi tarafından okunur diye umuyorum. Ummak istiyorum. En azından bisiklet sporuna başlamaya niyet eden genç çocuklar okusa yeter. Nasıl bir geleceksizlik ile karşı karşıya kalacaklarını bu kitaptan öğrenerek bu spora başlamış olurlar. Yok yok, gençler kesinlikle okumasın bu kitabı. Ali Hüryılmaz geleneğinden nasiplendikleri için birilerinin gözüne batarlar, sonra usulsüz ve haksız disiplin cezalarıyla terbiye edilirler. Gizli gizli okusunlar. Okuyup da çaktırmasınlar.

Ali Hüryılmaz yaşıyor. Siz "Öldü de kurtulduk bu aykırı sesten." diye düşünüyor olsanız da yaşamaya devam edecek. Onun hatırasına saygı gösteren vefalı bisikletçiler tarafından adı ve mücadelesi gelecek kuşaklara bir ibret hikâyesi olarak aktarılmaya devam edecek. Vefa'nın sadece bir semt adı olmadığını kanıtlayan, bu toprağın yetiştirdiği soylu onurlu bisiklet adamlarının çabasıyla Ali Hüryılmaz adı unutulmayacak. Çünkü tarihi silemezsiniz, çünkü tarih kâğıt ve kalemle değil; kan, ter, gözyaşı ve mücadele ile yazılır. Ali Hüryılmaz'ın hayat hikâyesinden öğrendiğimiz sarih gerçek budur. Bizden sonraki kuşaklara akatacağımız mücadeleci geçmiş de bu olacaktır.

Emeğine sağlık Mehmet Büyükarı! Yüreğine sağlık vefalı yoldaş Mehmet Gönenç! İyi ki varsınız. Vefa'nın bir semt adı olmadığını kanıtladığınız için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ali Hüryılmaz'a ne mutlu ki sizin gibi dostlar biriktirebilmiş. Ne diyor Ömer Hayyam? "Dost ile içilen şarap helâldir / Puşt ile içilen su bile haram!"   

27 Haziran 2020 Cumartesi

LEONARD RODGERS!!! TEK BACAK, TEK VİTES, SIFIR FREN; AMA KOCAMAN BİR YÜREK!!!

Kimi bisiklete binmeye ikna etmeye çalışsak hep aynı hikâye ile karşılaşıyoruz. Ben yapamam. Neden diye soruyoruz. Çok zor diye yanıt alıyoruz. Bedeninin spor yapmaya uygun olmadığını söyleyenler de çıkıyor hep karşımıza. Bahaneler üstüne bahaneler icat ederek bisikletli bir yaşamdan uzak durmak için bin dereden su getiren bu arkadaşlarımızla uğraşmaktan bıktık. Onları bisikletli yaşama ikna etmek için ortaya koyduğumuz her argümana karşı bir antitez üretmeyi başarabildikleri için kendilerini kutluyorum. Başka bir şey gelmez elimden. Normal bisikleti bir yana bırakalım, birilerini fixed geara ikna edebilmek için çekeceğimiz sıkıntıları bir düşünün derim. İnsanları daha frenli-vitesli bir bisikleti kullanmaya ikna edememişken onları frensiz-vitessiz bir fixed geara nasıl ikna edebiliriz ki? Hayal bile değil!

Bu yazıyı onlara farklı bir bakış açısı sunmak için yazıyorum. Bedenlerini nasıl harcadıklarını, yaşamlarını nasıl tekdüzeleştirdiklerini görmeleri için onlara aykırı bir yaşamdan örnekler sunacağım. Doğanın onlara vediği, her uzvuyla parçalanamaz bir bütün oluşturan, insanı hayret içinde bırakan bir uyumla tasarlanmış insanın bedeninden söz ediyorum burada. O kusursuz uyum abidesi bedende bir parçanın yerinde olmadığını hayal edin ve bu eksik parçalı beden de sizin bedeniniz olsun. Empati kurmak o kadar da zor olmamalı ama değil mi? Ölürken son sözlerim "Empati, biraz empati!" olacak muhtemelen. Çocukluğum boyunca bana başka çocukları örnek göstererek benim başarısızlıklarımı yüzüme vuran sevgili ebeveynlerimi burada saygıyla anıyorum. Bir insanı başka bir insana örnek olarak göstermekten bu yüzden nefret ediyorum; ama bunu bu yazımda yapacağım. Affedin beni sevgili dostlarım.

Bu blogda da okuduğunuz "Bisiklete Binerken Terliyorum. Ne yapayım?" adlı yazımı aynı zamanda Bisikletforum'da da yayınladım. O yazımın altına yapılan yorumlardan birinde Berk Evren adlı bir forum kullanıcısı tarafından ilginç bir YouTube videosu paylaşıldı. O videoda hayat hikâyesi anlatılan fixieci dostumuzu ben de bu paylaşım sayesinde tanıdım. Kendisini tanımama vesile olduğu için Berk Bey'e buradan da teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Videoda tanıtılan kişi normal bir fixieci olsaydı geçip giderdim. Ama o öyle bir fixieci ki, fixed gear hakkındaki tüm önyargıları yıkabilecek güçte bir insan. Hakkında uzun uzun yazılmayı bu yüzden hak ediyor.

Leonard Rodgers, nâm-ı diğer Leo Rodgers-(Burada bir aslan vurgusu var sayın seyirciler) bir çılgın fixieci. Normal bir insanda iki adet olan bacak adlı uzuvdan kendisinde bir adet var. Kısaca tek bacakla fixiesini sürüyor. Hikâye burada bitmedi. Tek bacakla frensiz bir fixie sürüyor. Zira her çılgın fixieci gibi fixieye fren takılmayacağını biliyor. Fixiede vitesin olmadığını siz zaten biliyorsunuz. Bilmiyorsanız şimdi öğrendiniz. Tek bacakla vitessiz bir bisiklet sürüyor Leo! Şimdi denklemi toparlayalım. Bu koca yürekli insan, tek bacakla frensiz ve vitessiz bir fixed gearı kullanabiliyor. Ve hâlâ hayatta! Tek bacakla frensiz bir fixieye bindiği için ölmedi, kalbimizde değil gerçek hayatta kanlı canlı bir biçimde yaşıyor. Bitti mi? Bitmedi.

Leo Rodgers, kendisine özel olarak tasarlanmış bir fixed gear bisikletle velodromda yapılan pist bisikleti yarışlarına katılıyor. (Aynakolun sadece bir tarafı var, diğer kol ağırlıktan tasarruf etmek için çıkarılmış, siz ne sandınız? Geriye kalan parçalar normal bir fixed gear ile aynı. ) Kalabalık fixieci gruplarıyla uzun ve çılgın turlara çıkıyor. Tek bacakla sürdüğü fixiesi ile yokuş tırmanıyor. O da bir şey mi, tek bacakla kullandığı frensiz bir fixie ile yokuş iniyor. Gravel bisikleti ile dağlarda tepelerde dolaşıyor. Bir bisiklet dükkânı var. Geçimini kimseye muhtaç olmadan buradan kazandığı para ile sağlıyor. Her çeşit bisikleti burada A'dan Z'ye tamir ediyor, bakım yapıyor. Bu saydıklarımın tamamını kimseden destek almadan kendi başına yapabiliyor. Tek bacakla yürümek teknik olarak mümkün olmadığı için bisiklete binmediği zamanlarda günlük ihtiyaçlarını karşılamak için koltuk değneklerini kullanıyor.

Bisikletle ilgili her alanda sosyal sorumluluk projelerine katılıyor, destek veriyor. Dünyanın en ünlü bisiklet dergilerine kapak olacak düzeyde büyük işler yapıyor. Bisiklet dergilerinde kaçımızın yaşam öyküsü kapak oldu ya da olabilir? Bizim bisikletli yaşamlarımızın kaçı manşete taşınabilir? Binlerce takipçiye sahip sosyal medya kanalları tarafından kendisine mikrofon uzatılıyor. Çünkü yaşam öyküsü sosyal medyayı etkin kullanan gençler için saygı duyulası bir örnek! Ana akım medyada onlarca kez yaşam öyküsü ile haberlere çıkıyor. Engelli bireylerin toplumsal yaşama katılması konusundaki her çabaya yaşam öyküsü ile örnek oluyor. Milyonlarca engellisini çeşitli imkânsızlıklar dolayısıyla eve hapsetmek zorunda kalan bir ülke için de yaşam mücadelesi ile örnek olmaya devam ediyor. Oysa bir bisiklet bile herhangi bir engelli bireyin yaşamında ne kadar büyük değişiklikler yaratabilir. Bunu Leo Rodgers'in yaşam öyküsünden öğrendik. 

Başka ülkelerde insanlar yoksunluklarını aşarak bisikletli bir yaşamın kapılarını aralıyor. Biz de ülkemizdeki sapasağlam insanları bisikletli ulaşıma ikna etmek için çabalayıp duruyoruz. İşe bisikletle gidiniz diyoruz; ama terliyorum diye yanıt alıyoruz. Günlük hayatta kısa mesafeli ulaşım ihtiyaçlarınızı bisikletle karşılayın, en azından ekmek almaya giderken bisiklete binin diyoruz; yoruluyoruz diyorlar bize. Fixed gear kullanmalarını bir kenara bırakalım normal bir bisiklet sahibi olup onu günlük hayatta etkin olarak kullanmalarına bile razı olacağız. Ama yok! Şevk bitmiş. Hayata dair bir beklentisi kalmamış insanlarla muhatap oluyoruz. Toplu taşıma araçlarının içinde üst üste alt alta seyehat etmek çok konforlu bir şeymiş gibi bisikleti hor görüyorlar.

Hayat insanın önüne çok büyük engeller çıkarabilir. Bir gün önce yerinde olan kolunuz bir gün sonra yerinde olmayabilir, bir gün önce üzerinde yükseldiğiniz bacağınızı bugün yaşayacağınız bir kaza sonucu kaybedebilirsiniz. Başınıza her şey gelebilir; ama hayat her şeye rağmen devam edecek. Siz nefes almaya devam ettikçe yaşam da akıp gidecek. Büyük bir felaket sonucunda bedensel bütünlüğünüzü yitirdiğiniz zaman umudunuzu yitirmeden hayata bağlı kalmayı nasıl başarabilirsiniz? Ne kadar zor bir soru, değil mi? Bedenimizin her yerinin sapasağlam olmasına rağmen bisiklete binmemenin bahanesi olamaz. Tek bacakla harikalar yaratan bir insan varsa, bisikletli bir yaşam tek bacakla yapılabiliyorsa iki bacakla daha kolay yapılabilir. Bacaklarınız henüz yerli yerindeyken onları onurlandırın. Bisiklet kullanın, belki ileride kullanamayacaksınız. Nereden bilebilirsiniz ki?

Yürüyebiliyorken yürüyün, koşabiliyorken koşun, bisiklete binebiliyorken binin! Hayatta başınıza ne gelirse gelsin, bisikletten asla vazgeçmeyin! Leonard Rodgers, asla vazgeçmedi, umutsuzluğa kapılmadı, kendi bedeninin sınırlarını bilerek kendi hayatına renk katan akılcı ve bilimsel bir bisikletli yaşam inşa etmeyi başarabildi. Kendisini ayakta alkışlamak dışında elimizden bir şey gelmiyor. Leo Rodgers adını zihninizin bir köşesine altın harflerle yazın. Kim size bisiklet süremeyeceğini söylerse onun hayat hikâyesini örnek gösterin.

Kaynaklar 

1. https://youtu.be/GtpsevprnoA
2.https://www.bicycling.com/culture/a32346213/leo-rodgers-amputee-cyclist/
3. https://tampamagazines.com/tampa-confidential-leo-rodgers/

17 Haziran 2020 Çarşamba

BİSİKLET YOLLARI ÜZERİNE... VOL 1

İNSANLAR BİSİKLETE BİNDİĞİ İÇİN Mİ BİSİKLET YOLU YAPILIR; YOKSA BİSİKLET YOLU YAPILDIĞI İÇİN Mİ İNSANLAR BİSİKLETE BİNER?

Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan paradoksunun bundan daha karmaşık olduğunu kabul ediyorum. Ancak bu "insanlar bisiklete bindiği için mi bisiklet yolu yapılır; yoksa bisiklet yolu yapıldığı için mi insanlar bisiklete biner" paradoksu bisikletçiler arasında ciddi bir tartışma konusudur. Bisikletle uzaktan yakından alakası olmayan insanların çok da salladığı bir paradoks değil; fakat bisikletçilerin üye olduğu forumlarda ve sosyal medya gruplarında bu konu hakkında saç baş yolduracak kadar şiddetli tartışmalar yapılıyor. Bir grup, bisiklet yolları yapılırsa şehirlerde bisiklet kullanan insanların sayısının doğal olarak artacağını savunuyor. Bir şehirde bağlantı noktaları güvenli bir biçimde tasarlanmış, toplu taşımaya entegre bisiklet yolları yapılırsa o şehirde bisiklet kullanan insan sayısının artacağı tezini savunuyorlar. İnsanlar trafikte bisiklet sürerken kendilerini güvende hissetmiyor, bu yüzden de trafikte bisiklet kullanmıyor, bölünmüş güvenli bisiklet yolları yapılırsa daha fazla insan ulaşım için bisiklet sürmeye başlar diyorlar. İnsanlar kendilerini bisiklet yollarında güvende hissederse onları gören daha fazla insan bisiklet kullanmaya başlayacaktır ön kabulünden hareketle tezlerini geliştiriyorlar.

Diğer grup ise insanlar yoğun bir biçimde bisiklet kullanmaya başlarsa bisiklet yollarının kendiliğinden yapılacağını savunuyor. Ne kadar çok insanı bisikletli bir yaşam konusunda ikna edip saflarımıza kazanırsak o kadar güçlü oluruz. Bisiklet yolları olmadan bisiklet kullanmaya ikna ettiğimiz kitlelerle politik bir baskı mekanizması oluşturabiliriz. Böylece yerel yönetimlerden başlayarak merkezi idareye politik baskı uygulayacak bir kitlesel çoğunluk elde edebiliriz. Bu çoğunluğa ulaştıktan sonra yerel ya da merkezi iktidarlara baskı uygulama gereği duymadan dahi bisiklet yollarını kazanabiliriz. Ülkemizin her neresinde olursa olsun, her sabah binlerce insanın işe bisikletle gittiği bir şehirde, o şehrin yönetiminden sorumlu olanlar doğal olarak bisiklet yolları yapmak zorunda kalacaklardır. Zira modern insanın icat ettiği saçmalıklardan biri olarak liberal demokratik düzen bunu gerektiriyor. Binlerce bisiklet kullanıcısı aynı zamanda da seçmendir. Onların oyunu almak istiyorsan onlara hizmet götürmek zorundasın. Politik bilinç sahibi her seçmen kendi kişisel çıkarlarına hizmet eden politik öznelere destek verir. Yerel politikadaki politik tercihler ile ulusal politikadaki tercihler farklı olabilir. Yerel politikada bisikletli yaşamı inşa edecek kapasite ve kalitede bir adaya kendi görüşünüze uygun bir partiden olmasa bile oy verebilirsiniz. Modern insan, kişisel çıkarlarıyla en çok örtüşen adaya oy verir. Modern insanın ekonomik tercihleri politik tercihlerini belirler. İnsanlar bisiklet kullandığı için bisiklet yolları yapılır tezinin temel dayanak noktası kentsel yatırımların bir ihtiyaçtan kaynaklanması gerektiği ön kabulüdür. Bisiklet yollarını bir ihtiyaç haline getirecek oranda çok sayıda insan şehirlerde bisiklet kullanmaya başlarsa doğal olarak bu ihtiyacı karşılamak için bisiklet yolları yapılacaktır.

İki gurubun da haklı gerekçeleri olduğunu kabul etmek gerekiyor. Fakat bu noktada ülkemizdeki bisiklet yolu pratiklerinden öğrendiğimiz şeylerden hareketle bir teori inşa etmek zorundayız. Bisiklet yolları şu aralar yapılan "pop up bisiklet yolları" ile gündem olmasına rağmen ülkemizde bisiklet yolu yapma pratiğinin ilk örnekleri bunlar değil. Önceki örneklerden uygulaması yapılan ve başarı elde eden yol örnekleri var. Yahut yapıldıktan sonra ortadan kaldırılan bisiklet yolu örnekleri de var. Hepsini incelediğimizde şunu görüyoruz ki bir ihtiyaç dolayısıyla yapılan bisiklet yolları kalıcılığı yakalıyor. Bir ihtiyaçtan doğmayan, çeşitli sivil toplum örgütlerinin baskılarıyla yapılan bisiklet yollarının ömrü kısa oluyor, yapıldıkları hızla yok olup gidiyorlar. Tasarlamak kolaydır; ama yapılan tasarımın gerçekleştirilebilir olması daha önemlidir. Ben de şehir haritasını önüme alıp şuraya buraya bisiklet yolu tasarlarım; ancak bu yollar insanların ihtiyaçlarına yanıt vermezse, yani teori gerçek hayatın nesnel gerçekliğinde sınanarak onanmazsa bunlar soyut hayaller, kişisel fanteziler olarak kalacaktır. Gerçek hayat bizim kişisel fantezilerimize göre şekillenmez. Gerçek hayat zorunluluklar üzerine kuruludur. 5 milyon insanın yaşadığı bir şehirde 250 kişi bisiklet kullanıyor diye bisiklet yolu yapılamaz. Yapılırsa bu yol süreklilik kazanamaz, kalıcı olamaz. Aynı şehirde 1 milyon insan ulaşımını bisikletle yapmaya başlarsa bisiklet yolları bir zorunluluk haline gelecektir. Yerel ve merkezi iktidar bu kadar büyük bir kitlenin ihtiyacını görmezden gelemeyecektir.

Sahil kenarına yapılan bisiklet yollarında kalıcılığın sağlandığını görüyoruz. Şehir içinde çıkar çatışması yaşanan alanların çok olduğu (semt sakinleri, esnaf) noktalarda yapılan bisiklet yollarının ise kalıcı olamadığını görüyoruz. Çünkü insanlar hafta sonlarında -hatta hafta içinde bile- sahillerdeki bisiklet yollarını etkin biçimde kullanıyorlar. Şehir içindeki yolları ise kullanmıyorlar. Deniz kenarında trafik gürültüsünden uzak bir ortamda bisiklet sürerek spor yapmaktan zevk alıyorlar, zevkli geldiği için de sık sık kullanıyorlar. Aklı başında her insan doğal bir ortamda spor yapmak ister. Ben şehir içi rotalarımda bile trafiğin az ağacın bol olduğu rotaları tercih ediyorum, yolumu uzatmak zorunda kalsam bile... Deniz kenarındaki bisiklet yollarını kullanan insanlarımız da tam olarak bu yüzden o yolları tercih ediyorlar. O yolda bisikletlerini sürüp spor yapıyorlar, turdan sonra bir kafeye oturup yiyip içiyorlar (esnaf bisikletçiden para kazanıyor), doya doya denizi seyredip ferahlıyorlar. Bütün bu nedenler de oradaki bisiklet yolunu insanlar için cazip kılıyor. Bu cazibe merkezi de bisiklet yolunun kullanım oranını arttırıyor. Bu bisiklet yolu kullanıcıları, çoğunlukla bisikleti spor amaçlı bir hafta sonu etkinliği olarak kullanan insanlar. Aralarında ulaşım amaçlı bisiklet yolu kullanan kimseler de var tabii. Fakat bir şehirde kaç kişinin işi sahildeki bu bisiklet yollarının üzerinde olabilir ki? Doğal olarak çok az. Peki, ulaşım amaçlı olarak bisiklet kullanacak bireyler için ne yapabiliriz. Onları bisikletli yaşama nasıl kazanabiliriz? Asıl yanıt aranması gereken soruların bunlar olduğuna inanıyorum.

Şehir içinde ulaşımı sağlamak amacıyla sivil toplum kuruluşlarının baskısı ile yapılan bisiklet yolları var. Bu yollar yukarıda açıkladığımız birinci teze göre yapılıyor. Yani bir bölgede güvenli bisiklet yolu olursa bisiklet kullanımı da artar tezine göre hareket eden bisiklet sivil toplum kuruluşları belediyelere baskı yapıyor ve bu bölgelerde bisiklet yollarının yapılmasını sağlıyor. Yapılan yollar geniş halk kitleleri tarafından desteklenmeyen sivil toplum kuruluşları veya derneklerin arzusuyla inşa edildiği ve toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı için de kullanılmıyor. İnsanlar bu yolları ulaşım amaçlı olarak kullanmıyorlar. Bomboş bisiklet yolları da bölge halkında tepki uyandırıyor. Bisiklet sivil toplum kuruluşları geniş halk kitlelerini örgütleyebilen bir yapıda olsalar, sözgelimi yapılan yolu her gün binlerce bisikletlinin kullanmasını sağlayacak kadar geniş bir halk tabanına dayansalar bu yollar kalıcılığı yakalayacak; ancak bisiklet sivil toplum kuruluşları böyle geniş bir halk tabanına sahip değiller. Bir sonraki dönem belediyeyi devralan siyasi irade tarafından bu yolların kolayca yok edildiğini görüyoruz. Bu yollar bir türlü kalıcı olamıyor; çünkü yapılan yollar geniş halk kitleleri tarafından kullanılmıyor. Bölgedeki semt sakinlerinin ve esnafın baskısı ile yok ediliyorlar. İşin ilginç kısmı şurası ki semt sakinlerinin ya da esnafın baskısı ile yok edilen sahil bisiklet yolu neredeyse yok gibi. Çünkü bu yollar etkin bir biçimde insanlar tarafından kullanılıyor. Oraya ayrı bir bisiklet yolu yapmasanız bile insanlar o bölgedeki kaldırımda bisiklet süreceklerdir. Şöyle bir anagram yapalım: Bir gece İzmir-Kordon'daki bisiklet yolu belediye tarafından yok edilse ve yerine kilit taşı döşeli bir kaldırım tarzında yürüyüş yolu yapılsa bile insanlar orada bisiklet kullanmaya devam edecektir. O bölgedeki bisiklet yolunu kaldırarak insanların orada bisiklet kullanmasını engelleyemezsiniz. Ciddi para cezaları içeren caydırıcı yasaklar getireceksiniz ki insanlar orada bisiklet kullanmaktan vazgeçsin.

Bir yerde bisiklet kullanmak kitlesel bir ihtiyaç haline gelmişse, iktidar sahipleri hangi yasağı koyarsa koysun, orada insanların bisiklet kullanmasına engel olamayacaklardır. Bisikleti insanlar için bir ihtiyaç haline getirecek kitlesel propaganda araçlarını etkin bir biçimde kullanmak zorundasınız. Kitleleri bisikletli yaşama kazanmayı başarabilirseniz, o kitlelerin oyunu almak isteyen politikacılar da bu realiteye duyarsız kalamayacaktır. Bir yere bisiklet yolu yaptırmak kadar kolay bir şey yok. Onu anladık. Birkaç dernek, kalabalık üye sayısına sahip birkaç sosyal medya grubu buna yetebiliyor. Asıl sorun yapılan bisiklet yolunu bisiklet süren insanlarla doldurmayı başarabilmektir. Onu başarabildiğimiz zaman bisiklet yolları kalıcılığı yakalayacak ve kent kültürünün bir parçası haline gelebilecektir. Politik bir eylemde başarının altın anahtarı kitleselleşmedir, bisikletli bir yaşama yönelik kentsel dönüşünü sağlamak da devrimci bir politik eylemdir, o halde geniş halk kitlelerini bisikletli yaşamın saflarına kazanmak zorundayız. Bisiklet şehri olma talebi geniş halk kitleleri tarafından dillendirilmeye başladığı zaman dönüşümün vakti gelmiş demektir. Bir şehirde yaşayan insanların ezici çoğunluğu bisikletli ulaşımın saflarında örgütlenmişse onların haklı taleplerinin önünde hiçbir lobi duramaz.

Sonuç olarak yazının başında sizlere sunduğum paradoksa benim verebileceğim yanıt şu olacak: İnsanlar bisiklete bindiği için bisiklet yolları yapılır; bisiklet yolu yapıldığı için insanlar bisiklete binmeye başlamaz!