27 Ağustos 2021 Cuma

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE VOL 3!

 


Yazımızın üçüncü bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının "Kriz" adlı bölümünü inceliyoruz.

Kriz  

Bu bölümde bisiklet mitini krize sokan olaylar üzerinden mitin yavaş yavaş yok olmaya yüz tutması anlatılıyor. Yalnız bu bölümde yazar, âdeti olduğu üzere, nedense mitsel, destansı, mucizevi nedenler göstermek yerine hayatın maddi gerçekliğinden örnekler vererek Fransa başta olmak üzere Avrupa'nın tamamında bisiklet mitinin krize girmesinin nedenlerini ayrıntılarıyla irdeliyor. Tabii ki burada da yazarın çarpık merceğinden yansıyarak bize aktarılan bir kriz panoraması çıkıyor karşımıza. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden şekillenen Avrupa siyasi coğrafyasının yarattığı nesnel koşulları doğru tahlil edemediği için yanlış sonuçlar çıkarmaya devam ediyor yazar. Bölüme "O hâlde bisiklet mitsel, epik ve ütopiktir." diyerek başlıyor, "yok olmuş işçi sınıfının..." diye devam ediyor. Bu siyasal analizin nereye bağlanacağı aşikâr! Fransız neoliberal solunun sivil toplumcu pasifist çizgisine doğru yol almaya devam ediyoruz. Kitabın başka bölümlerinde de yok olan işçi sınıfına yönelik farklı atıflarla karşılaşıyoruz. Konumuza dönelim biz... Bisiklet üzerine konuşuyoruz. Ama yazarın da bir başka bölümde vurguladığı gibi bisiklet üzerine konuşuyorken politik alana girmek zorunda kalıyoruz. "Bisiklet sporu, popüler boyutu nedeniyle siyasal güçlüklerin bir ifşacısı olarak kalmıştır." (S.23) Bu yüzden biz de ne yaparsak yapalım Bisiklet Mucizesi kitabını irdelerken politik alanın dışında çıkamıyoruz, çünkü yazarın tezlerinin neredeyse tamamı bu politik alandan doğuyor. Tezin temeli politik olunca o tezi çürütmek için politik olana değinmek zorunda kalıyoruz.

Yıkıntı Hâlindeki Mit bölümünde bisiklet sporunu kirleten doping olayından söz ediliyor ve mitin krize girmesinin en büyük nedeni olarak bu vurgulanıyor. Doğru bir tespit ama sonuçlara odaklanan bir yapısı olduğu için nedenleri çarpıtmış oluyor. Bisiklet sporunun popülerliğini yitirmesini ve yazara göre mitin krize girmesini dopinge bağlayıp işin içinden çıkamazsınız. Olmaz! Bisikletçilere doping yaptıran koşullar nelerdir? Bu bisikletçiler durduk yerde mi uzun vadede kendilerini öldürecek bir süreci kabul ediyorlar? Onları doping yapmaya zorlayan sosyoekonomik koşulların hiçbir suçu yok, değil mi? Doping konusunda bütün sorumluluk işçi sınıfının içinden çıkıp gelen profesyonel bisiklet sporcularına aittir, öyle mi? Tour de France'ı bir bisiklet endüstrisi hâline getirip her sene kârını arttırmayı başarabilen ASO'nun hiçbir suçu yok, neredeyse bütün profesyonel bisikletçilerin doping yaptığını bilmesine rağmen sırf gösteri devam etsin diye buna sesini çıkarmayan UCI'nin de hiçbir suçu yok zaten! Pis fakir proletaryanın bisikletçileri, bizim elit sporumuza dopingi bulaştırarak bisiklet mitini yıkıverdiler. Öyle mi? İşçi ya da çiftçi ailelerden gelen çocuklara yılda dört milyon euro kazanabileceği bir kapitalist arena kurarsanız onlar da o parayı elde etmek için her türlü maddeyi bedenine basmakta tereddüt etmez. "Pedal işçileri, yolun kürek mahkûmları, bisikletin asgarî ücretlileri" yapmaları gereken ne ise onu yapıyorlar, kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilmek için kan ter içinde pedal basmaya devam ediyorlar. Onlar pedal bastıkça tek kilometre bisiklete binmeden milyonlarca doları, milyonlarca euroyu kasalarına indirenler var. Eleştirecek birilerini arıyorsak Fransa Bisiklet Turu'nu "ticari amaçlı bir spor gösterisi" hâline getiren kapitalistleri eleştirmeliyiz. Marc Augé bölümün sonlarına doğru birkaç satırla dahi olsa bu gerçeği ifade etmek zorunda kalıyor "... sistematik biçimiyle doping, yarışmacıları sonunda ticari stratejilerin edilgin araçlarına dönüştürür." Demek ki neymiş? Doping yapan bisikletçiler "ticari stratejilerin edilgin araçları" imiş!!! O hâlde yazar, bu ticari stratejileri hayata geçiren kapitalistleri "bisiklet mitini yıkmak" suçundan yargılamalıdır, bisikletçileri değil!

Yazar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlayıp 80'li yılların başına kadar uzanan zaman dilimindeki gelişimin ve ilerlemenin nedenlerini doğru tahlil edemediği gibi yıkımın nedenlerini de doğru tahlil edemiyor. Bisiklet sporunun yarattığı miti yıkan, onu insancıl özünden kopararak paralı askerlerin savaş alanı hâline getiren kapitalist ilişkiler çarkına yönelik derinlemesine bir eleştirel analiz yapmıyor. Yahut yapamıyor. Yarışları izlemek niçin bize artık eskisi gibi zevk vermiyor? Aslında o gün çok rahat bir biçimde etabı alabilecek durumda olmasına rağmen takım liderine çalışmak zorunda olduğu için  takım yönetimince durdurulan bisikletçiler varken yarışlar nasıl zevkli olabilirdi ki? Saçmalamayın. Bugün bisiklet yarışlarının o eski popülerliği yoksa bunun nedeni doping falan değildir, sizin profesyonel sporun içine soktuğunuz kapitalist ilişkiler çarkıdır. Yazarın çok övdüğü Fausto Coppi bile doping yapıldığını inkâr etmiyor, fakat bu durum onun günümüzde bile bir idol olmasına engel teşkil etmiyor. Dopingden yakalanan Marco Pantani'nin günümüzde bile bir bisiklet efsanesi olmasını doping engelleyemiyor. Her geçen gün bisiklet camiasında Lance'ın itibarının iade edilmesi gerektiğine yönelik sesler artıyor, var olan sesler daha gür çıkıyor. Bisiklet mitini doping yapan bisikletçiler değil, ASO gibi Allah'ına kadar kapitalist organizasyon şirketleri ve onların kullanışlı aparatı, yarışları izlenilmez kılan saçma sapan yarış kurallarının mucidi UCI gibi bürokratik palyaçolar öldürüyor. Bisiklet mitini yıkıma uğratanlar listesi yapacaksanız ilk iki sırada bunlar olacak, son sıralardan birine de doping yapan bisikletçileri vs ekleyebilirsiniz. 

Dünyanın Kentleşmesi: Kayıp Şehrin İzinde bölümünde ise son yıllarda iyice semiren şehir aktivistlerinin işine yarayacak pek çok argüman sunuluyor. Mesela yazar modern şehrin çevreci dönüşümü için "... şehri dönüştürmek için yapılması gereken kelimenin tam anlamıyla bir devrimdir." (s43) diyor. Ne büyük bir tespit, ne derin bir teorik bakış açısı. Ayakta alkışlamak dışında yapılabilecek bir şey bulamıyorum! Lenin bunu duymuş olsaydı kışlık sarayı basmaktan vazgeçer, Petersburg'da tekel bayii açar, hafta sonlarında Petersburg Devrimci Bisiklet Sovyetleri ile birlikte critical masslara katılır gününü gün ederdi. Bu devrim teorisini duyan Mao Zedung, işçi-köylü ittifakı ile Çin'e özgü sosyalizm denemesine başlamak yerine ÇKP'yi tamamen tasfiye edip Çin Pedallarımın Altında İnisiyatifi'ni kurarak kitleleri bisikletli devrim saflarında işçi sınıfının çelik disiplini ile örgütlemeye başlardı. Saçmalamayın, devrim şehri dönüştürmek için yapılmaz. Tam tersine, devrim yapmayı başarabilerek iktidarı ele geçirenler şehri dönüştürme hakkına sahip olabilirler.

Devrim bir iktidar sorunudur. Ülke genelinde iktidarı ele geçirmeden devrim falan olmaz, olamaz! Geniş halk kitlelerini devrimci saflarda örgütlemeden devrim yapamazsınız. 1 milyon nüfuslu bir şehirde, nüfusun en az %51'ini bisikletli ulaşım saflarında örgütlemeyi başaramazsan o şehirde bisikletli devrim falan yapamazsın. 6 milyar nüfuslu bir dünyada en az 3.5 milyar insanı bisikletli devrimin saflarında disiplinli bir örgütsel yapılanmanın içinde birleştirmeden bisikletli devrim falan olmaz. Paris'in göbeğinde bisikletli devrim örgütlemeye çalışan Velorution ya da bir başka kitle örgütü, şehir nüfusunun yarısını bisikletli devrimin saflarında örgütlemeyi başaramazsa bisikletli devrimden söz edemezsiniz. Şehirde, ülkede ve dünyada iktidarı meşru yollardan ele geçirmeden şehri, ülkeyi, dünyayı dönüştüremezsiniz. Ayrıca hangi hakla şehri dönüştürmeye çalışıyorsunuz? Bu dönüştürme eyleminizin meşruiyet zemini nedir? Kim size şehri dönüştürme hakkını verdi? Hangi seçime girdiniz, şehri dönüştürme vaadinizi kitlelerin beğenisine sunarak onlardan aldığınız ezici oy çoğunluğuyla şehri yönetme yetkisini kim verdi size? Vermediyse siz hangi maddi gücü kullanarak bu hakkı zorla aldınız? Sizin dönüştürmeyi istediğiniz şehirlerde yaşayan insanlar şehirlerinin dönüştürülmesini istiyor mu? Cevap yok, kapı duvar!!! Olsun, biz yine de aktivistlik yaparak şehir dönüştüreceğiz, yersen!

"Dünya; içinde enformasyon, imgeler, sanat ve moda da dâhil olmak üzere her tür kategoriden ürünün dolaştığı ve takas edildiği bir dünya/şehir haline geldi." (s43-44) Corona virüsünden önce yazılmış bir cümle olmasına rağmen yine de eleştirilecek pek çok yönü var. Birincisi, salgın başlamadan önce de ticaret savaşları yüzünden küreselleşmenin selasının okunduğunu biliyoruz. Ona gelmeden önce de pek çok saygın üniversite küreselleşmenin zararları üzerine binlerce makale yayınladı. Dünya üzerinde her türlü mal ve hizmetin serbest biçimde dolaşımda olması hayali aslında hiçbir zaman gerçekleşmedi, gerçekleşecek gibi de değildi. Sadece böyle bir ütopya üzerinden yaratılan algı ile politik bir illüzyon üreterek kitleleri istenilen yöne sevk etmek amacıyla hareket edildi. Bir süreliğine de olsa yaratılan illüzyon sayesinde başarılı olundu. Ancak küreselleşmeye karşı hızla antitez üretmeyi başarabilen kamucu ekonomilerin baskısı yüzünden küreselleşmenin tabutuna son çiviler çakıldı. Zira Batı'nın icat ettiği küreselleşme olgusu Batı'nın aleyhine çalışmaya başlamıştı. Bu nesnel koşullarda Batı hızla küreselleşme karşıtlığına evrildi. Salgın bu derece içe kapanmalara sebep olmasaydı bile küreselleşmenin sonu çoktan gelmişti. Salgın bu süreci sadece hızlandırdı. Yazarın mal ve hizmetlerin özgürce dolaşıma girebildiği bir dünya tezi, yazarın bu tezi dillendirdiği dönemde de günümüzde de ham bir hayalden öteye gidemiyor maalesef. Ulus devletler ve güçlü sınırlar bütün küresel istinat duvarlarını yıka yıka coşkun akan bir sel gibi dünyanın ekonomik gündemine ilerliyor.

"Büyüleyici küreselleşme gösterisinde kimi zaman varlığını unutma eğiliminde olduğumuz bölünmeleri kentsel dokunun yırtıklarında yeniden buluyoruz." (s44) Öncelikle "büyüleyici küreselleşme gösterisi" diye bir kavramsal bakış açısının hiçbir bağlamda bilimsel yahut felsefi bir söylem olarak ciddiye alınamayacağını ifade etmek istiyorum. Akıl ve bilim dışı kavramlarla düşünerek bilimsel ve akılcı sonuçlara ulaşabileceğimizi düşünmüyorum. Büyü kavramından hareketle herhangi bir toplumsal süreç çözümlenemez. Bir diğer nokta ise "varlığını unutma eğilimde olduğumuz bölünmeler"dir. Küreselleşme kuramcılarına göre bu bölünme alanları "ırk, mezhep, mikro milliyetçilik, cinsiyet, cemaat" gibi Ortaçağ'dan bize miras kalmış yapılanmalardır. Uluslaşma sürecinde ulus oluşumuna engel olan bu bölücü yapılar tasfiye edilmiştir, insanlığın gündeminden çıkarılmıştır. Küreselleşme sürecinde ise bu yapılanmalar tekrar insanlığın gündemine sokulmaya çalışılmış, etnik ve cinsel kimlikler üzerinden toplumsal politika üretmek bir moda hâline getirilmiştir. Etnisitelere ve cemaatlere bölünen uluslar, kapitalizmin ölçüsüzce sömürebileceği bölünmüş kitleleri ortaya çıkarmıştır. Yazarın varlığından neredeyse mutluluk duyarak ifade ettiği " kentsel dokunun yırtıkları"ndan başlayarak bölünen kentler, giderek ulusal bütünlüğün parçalanmasına neden olmaktadır. Ulusçuluk kitleleri birleştirirken küreselcilik kitleleri bölünmeye sürüklemektedir. Bölünmüş bir şehirde bisiklet adına yapılabilecek hiçbir proje sonuç alıcı olmayacaktır. Küresel şehir olarak kabul edilen metropollerin hiçbirinde bisikletli ulaşım hayallerinin gerçekleştirilemediğini görüyoruz.

Küreselleşme kuramcılarına göre dünya bir şehir hâline gelmiştir. İletişim olanaklarının gelişmesiyle birlikte dünya artık yekpare bir şehir görünümüne ulaşmıştır. Küreselleşmeciler buna "dünya şehir" adını veriyor. Küreselleşmenin "dünya şehir tezi"nin eleştirisi ciddiyetle yapılmadığı için dijital iletişim araçlarının gelişmesinin yarattığı illüzyona aldanan teorisyenler de dünyanın artık yekpare bir şehir hâline geldiği tezini kabul ederek kuramsal çözümlemeler yapıyorlar. Küreselleşme yandaşlarının tezlerine göre Burkina Faso'nun herhangi bir şehrinde yaşayan dünya vatandaşı ile Paris'in banliyösünde yaşayan dünya vatandaşının aynı dünya şehirin parçası olduğunu kabul etmemiz isteniyor bizden. Artan iletişim olanaklarının insanlar arasındaki bilgi ve deneyim aktarım hızını arttırdığını inkâr edecek değiliz. Bu apaçık bir gerçek. Fakat artan iletişim imkânları sadece bu iletişim imkânlarına erişim sağlayabilen sınıflar arasında iletişimi artırıyor. Bu iletişim araçlarına erişimi olmayan kitleler için herhangi bir iletişim eşitliğinden söz edemeyiz. Yazar da diğer küreselleşmeciler gibi sınıfsal bakış açısını görmezden gelerek kuramını inşa ediyor. Bu çarpık bakış da çözümlemelerinde hata yapmasına neden oluyor. Dünyanın farklı şehirleri arasındaki gelişmişlik farklarını bir köşeye bırakalım aynı şehrin farklı mahalleleri arasında bile ciddi gelişmişlik farkları var ve bütün istatistiklere göre dünya çapında eşitsizlikler artıyor, gelişmişlik düzeyleri arasındaki uçurum artıyor. Üretim araçlarını elinde tutan sınıflar, sınıfsal üstünlüklerini gelir eşitsizlikleri ile destekleyerek daha şiddetli bir eşitsizlik yaratıyorlar. Yazarın küreselleşme tezi ile hayatın nesnel gerçekliği maalesef birbirine uymuyor.

"Şehir/dünya ile dünya/şehir arasındaki karşıtlık, deyiş yerindeyse, dolaşım araçlarıyla iletişim ve dağıtım ağlarının dünyadaki bütünü gibi tasarlanmış küreselleşmenin görünür mekansal tercümesidir." (s44) Fransız teorisinin hiçbir nesnel dayanağa bağlı olmayan tamamen öznel tanımlamalarına benim kadar alışık iseniz bu cümledeki karmaşayı çözme konusunda oldukça yetenekli sayılırsınız. Anlamaya çalışın, kendinize göre sonuç yargıları çıkarın, çıkardığınız yargılar size makul gelmeyebilir, dert etmeyin. Bunları yazanlar da zaten sizlerin bir şeyler anlamanızı isteyerek yazmıyorlar bu cümleleri. Benim anladığım şu: Dünya/şehir ile şehir/dünya arasında bir karşıtlık var. Bu karşıtlık, benzetme uygun düşerse, küreselleşme kavramının mekânsal anlamda görünürlük kazanan bir tercümesidir, aynı zamanda burada benzetmesi yapılan küreselleşme, dolaşım araçları ile iletişim ve dağıtım ağlarının dünyadaki bütünü olarak tasarlanmıştır. Ne kadar da nesnel bir tanım ama değil mi? İki kere ikinin dört etmesi kadar kesin bir olgu neredeyse. İşte bu tanımda vücut bulan Fransız teorisi, deyiş yerindeyse, sözcüklere takla attıran akademik bilincin  kuramsal düzleme yansımasında anlamını bulan aklı putlaştırmayan bireysel analitik çözümlemeler bütününün felsefi derinliğinde yapılan bireysel anlamsal çalışmaların hermeneutik tekniklerle gösteri toplumunun beğenisine sunulmasıdır. Bakınız, biz de teori kasabiliyoruz. Kimse anlamıyormuş, kimseye bir şey anlatmıyormuş, ne gam! 

"Kentsel olan her yere yayılıyor ama biz şehri kaybettik. Dolayısıyla, evet, şehirleri şehirlerin dışına atan hareketi tersine çevirerek insanların kendilerinin ve yaşadıkları yerlerin yeniden bilincine varmasına yardımcı olmada bisiklet belirleyici bir rol oynar. Yaşadığımız yerlere yeniden odaklanarak kendimize yeniden odaklanabilmemiz için bisiklete ihtiyacımız var." (s45) diyor yazar. Peki, biz şehri niçin kaybettik? Kime kaybettik? Bizim olan şehirleri elimizden alanlar bunu meşruiyet zeminine oturan bir şekilde mi yaptılar yoksa bu zimmete geçirme işlemi fiili güç kullanılarak hegemonya inşa etmek suretiyle mi gerçekleşti. Antonio Gramschi'ye tek bir cümleyle bile atıfta bulunmadan şehirlerin elimizden alınması sürecini eleştiren her kimse açık bir biçimde sahtekarlık yapmaktadır. Gerçeği eğip bükmek ve çağın çıkar gruplarının menfaatlerine uygun bir üst gerçeklik inşa ederek teorik zemini flulaştırmak sahtekarlıktan başka bir şey değil. Burada bilimsellik aramanın imkanı yok, zira metafor yaratmanın da ötesine geçen bir çarpıtma hareketi var. Gerçek faili gizleyerek suçu muhayyel bir varlığa yükleyip işin içinden sıyrılmaya çalışan bu yaralı bilinç onarılamaz. Zira çıkar gruplarının akademyalarında itibarlı kürsüler ve dolgun maaşlarla satın alınmıştır, görevi kitleleri ahmaklaştırmak ve bilinçlerini yok ederek sömürüye açık hale getirmektir. Yukarıdaki sorularımızdan bir tanesine bile yanıt vermeyen bir tırnak içinde felsefe metni bu. Soru sormayan bir felsefe... Felsefenin temel eylemsel süreçlerinden birini atlayarak yapılan bu felsefe laf kalabalığından başka bir anlam taşımıyor bizler için! Burada soruyu daha kuvvetli ve vurgulu olarak sorma gereği hissediyoruz: Şehirleri elimizden kim aldı, biz kime karşı kaybettik bu şehirleri? Yanıt yok! Kapı duvar...

"Söz konusu olan sadece tesadüfün itibarını iade etmek, kentin hareket kabiliyetini yitirmesine neden olan fiziksel, sosyal ya da zihinsel engelleri kırmaya başlamak ve güzelim 'hareketlilik' sözcüğüne yeniden bir anlam kazandırmaktır." (s46) Şehirde bu dönüşümü sağlayabilmek için meşru bir biçimde iktidarı ele geçirmek ve dönüşümü gerçekleştirecek kadar da iktidarda kalabilmek zorundasınız. Birkaç sivri zekalı aktivistin eylemiyle bunu gerçekleştirebilmeniz mümkün değil. Kitle çizgisini savunan ve kitle kuyrukçuluğu da yapmayan, ciddi bir program etrafında disiplinli bir biçimde örgütlenmiş yapılara ihtiyacınız olacak. Bunun dışında kullanılacak tüm yöntemler yel değirmenlerine karşı savaşmaktan başka bir şey değildir.  Don Kişotvâri, toplumsal hazır bulunuşluğu görmezden gelerek şehri dönüştürmeye çalışan merkezsiz bir sivil toplumcu kafayla bunun başarılabilmesi mümkün değil. Şehrin hareket kabiliyetini yeniden kazandırabilmek için o şehirdeki politik ve kültürel iktidarı ele geçirecek yeterli çoğunluğa (critcal mass) sahip olmalısınız, bu çoğunluğa sahip olmadan şehri dönüştürmek için hiçbir şey yapamazsınız, yapmaya çalışsanız da bütün çabalarınız sonuçsuz kalacaktır. Öncelikle o yeterli çoğunluğa ulaşmaya yönelik faaliyetlerle kitleleri bisikletli yaşam saflarında örgütlemenin yollarını bulmalısınız. Şehirde yeterli çoğunluğa sahip olduktan sonra istediğiniz dönüşümü gerçekleştirmeniz mümkün olacaktır.

Yazımızın bir sonraki bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya bölümünü inceleyeceğiz, bu bölümde savunulan tezlerin ayrıntılı olarak incelemesini ve eleştirisini yapacağız.

15 Ağustos 2021 Pazar

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 2!

Yaşanmış Mit

Kitabın "Yaşanmış Mit" adlı bölümünü yazar üç ara başlığa ayırarak incelemiş. Bu bölümler "Mit ve Tarih", "Kendini Keşfetmek", "Başkalarını Keşfetmek" bölümlerinden oluşuyor. "Mit ve Tarih" bölümünde bisiklet mitini inşa eden tarihsel sürecin yarattığı birikim genel hatlarıyla masaya yatırılıyor. Bu bölümün bilimsel bir bakış açısıyla somut kanıtlar üzerinden yazılmadığını, örnek olaylar üzerinden yapılan bilişsel yorumlarla bisiklete yönelik mitin tarihsel temellerinin açıklanmaya çalışıldığını gözlemliyoruz. "Kendini Keşfetmek" ve "Başkalarını Keşfetmek" bölümlerinde ise bisikletçilik pratiğinin birey ve toplum açısından ne tür kazanımlar sağladığına yönelik yaşamsal örnekler üzerinden teorik yorumlar yapılıyor.

Kitabın bu bölümünde bisiklet sporunun popüler olduğu dönemlere dair yazarın belleğinde yer etmiş örnek olaylar üzerinden çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Bisiklet sporunun parlamasını İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki süreçte özellikle işçi sınıfının bisiklete yönelmesine bağlıyor. Ayrıca İtalya'nın ve Fransa'nın yetiştirdiği büyük bisikletçilerin öyküleri üzerinden bisikletin adı geçen tarihsel süreçte bir mit yarattığı ve bu miti toplumsal hayatta gerçekleştirmeyi başardığı iddia ediliyor. Bölümde bisikletle ilgili filmler, şarkılar, dergiler anılarak bu bisiklet mitini oluşturan kültür üreticilerine de değiniliyor. Ancak bisiklet mitinin yaratılması ve yaşayan bir mit hâline getirilmesinde Fransa Bisiklet Turu'nun yeri ve önemine büyük bir vurgu yapılıyor. Yazarın Fransa Bisiklet Turu'nun bir bellek alanı olduğuna yönelik ifadelerine katılmamak mümkün değil, zira bu tur Fransa ve Fransızlar için sadece bir bisiklet turu değildir, ulusal bir onur simgesidir. Jean François Mignot da Fransa Bisiklet Turu Tarihi kitabında bunun sosyolojik ve ekonomik gerekçelerini ayrıntılı olarak açıklamıştı. Bu bölümde katıldığımız ender yargılardan biri Fransa Bisiklet Turu'nun Fransızlar için bir bellek alanı teşkil etmesidir.

"Mitin doğması için, tarihin onu yaşatması, insanların yaşadıkları şeyin aşmış bir biçimini onda bulması gerekir." (s14) Antropolojik bağlamda mitin inşa süreciyle ilgili çok doğru bir yargıda bulunuluyor burada; fakat bisikletin adı geçen tarihsel süreçte popüler kültürün bir parçası olmasını sağlayan etken olarak mitin öne çıkarılması bilimsel olarak doğru değildir. İkinci Dünya Savaşı ertesinde bisikletin popüler olmasını sağlayan ekonomik ve sosyolojik koşulları önemsemiyor yahut düpedüz görmezden geliyor yazar. Toplumsal yaşamda hiçbir şey nedensizce gerçekleşmez. Toplumsal devinimin birtakım bilimsel yasaları vardır, toplumsal hayatta da tıpkı bilimde olduğu gibi benzer nedenler benzer sonuçları doğurmaktadır. Tabii ki toplumsal yaşamdaki neden-sonuç ilişkisi deneysel bilimlerdeki gibi yüksek bir kesinlik oranına sahip değildir. Ancak ilgili dönemde toplumsal ve ekonomik olarak tarihinde görülmemiş bir yıkım yaşayan Fransa'da insanların bisiklete yönelmiş olmasını anlamlı buluyorum. Hollanda'daki bisiklet dönüşümünün başlamasına neden olan ilk hareketin petrol fiyatlarının artışıyla ortaya çıkmış olması da bizim teorimizi kanıtlıyor. Bir ülkede bisiklet kullanım oranlarının artabilmesi için öncelikle o ülkenin ve daha sonrasında küresel koşulların buna uygun olması gerekir. Bunu reddederek yapılan bütün bisikletli yaşam girişimlerinin yel değirmenlerine karşı savaşmaktan hiçbir farkı yoktur.

Yazarın iddiasına göre Fransa'da bisiklet kültürünün düşüşe geçmesinin nedeni yaşayan mitin kaybedilmesidir. Fransız bisikletçilerin yarışları kazanamamasının nedeni de mitin zayıflamasına bağlanıyor. Tamamen nesnel gerçekliğe aykırı bir bakış açısı bu. Açıklayalım. Yazarımız, emperyalist kapitalist Fransız burjuvazisinin kârı maksimize etme amacıyla sistematik olarak çürüttüğü bisiklet kültürü olgusunu görmezden gelerek çözümlemeler yapmaya çalışıyor. Ayrıca mit yaratma fantezisi yüzünden yeniden tamamen nesnel gerçekliğe muhalif bir bisiklet kültürü miti kurmaya çalışıyor. Tam olarak bu noktada gerçeklikten tamamen kopuyor. Maddi toplumsal temellere dayandığı süreçlerde gelişen ve toplum içinde hızla yayılan bisiklet kültürünün ayaklarını yerden kesip onu mitsel bir sürecin ürünü olarak yeniden yaratmaya çalışıyor. Boşuna bir çaba... İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen bisiklet kültürü, kendisini yaratan koşullar değiştiğinde doğal olarak ortadan kalkıyor. Fransız burjuvazisinin bu koşulların değişimini hızlandırma noktasında büyük bir gayretinin olduğunu inkâr edemeyiz. Yazar bunu anlamıyor, yahut anlamasına rağmen onu görmezlikten geliyor. Üç büyük otomobil firmasını yaratan Fransız burjuvazisi, savaş sonrasında dünyaya tamamen kapalı bir av alanını andıran Fransa'da bisiklet kültürünün ayakta kalmasına ve giderek güçlenmesine izin verebilir miydi? Fransa'da bisikletli bir yaşam egemen olsaydı ürettikleri beş para etmez arabaları kime satacaklardı?

Ayrıca yazar savaş sonrasındaki toplumsal yapıyı doğru okuyamıyor. Savaş sonrasındaki ekonomik ve siyasi çöküntü Fransa'yı devrime sürüklemektedir. Fransa başta olmakla birlikte tüm Avrupa'da sosyalist partiler hızlı bir yükseliştedir. Buna engel olabilmek için kapitalistler kârlarının bir kısmından feragat ederek emperyalist yağmadan elde ettiklerinin bir kısmını proletarya ile paylaşmayı tercih ediyor. Tabii ki babasının hayrına değil. Devrime engel olmak için... Yükselen ücretlerle birlikte Avrupa proletaryasının ekonomik anlamda alım gücü artıyor. Eskiden alım gücü sadece bisiklet almaya yeten işçiler için bile otomobil ulaşılabilir bir nesne hâline geliyor. Otomobil satın alabilecek bir gelir elde eden işçi sınıfı için bisiklet bir ulaşım aracı olmaktan çıkıyor. Yazar bu süreci anlamıyor, yahut yine görmezden geliyor. Fransa dâhil bütün Avrupa ülkelerinde 60'lı yılların sonundan başlayarak 70'li yılların sonuna kadar geçen süreçte bisiklet kültürünün hızla aşınmasının arkasında yatan neden Avrupalı kapitalistlerin dünyanın geri kalanında yürüttüğü emperyalist yağmadan Avrupa proletaryasına verdiği paydır. Bu aynı zamanda Avrupa'daki devrimci dalganın sönümlenmesine de neden olmuştur. Emperyalist yağmadan işçi sınıfına pay verilmesi olgusu Fransız işçi sınıfını sosyalist devrimci saflardan hızla koparmış, karşıdevrimci bir çizgiye sürüklemiştir. Yaşam şartlarında gözle görülebilir bir düzelme gerçekleşen işçi sınıfı, sadece işçi sınıfı ideolojisine olan retorik bağlılığı için devrim isteyebilir mi? Saçmalamanın âlemi yok. Karnı tok sırtı pek bir işçi niçin devrim istesin? Her devrim onu yaratan somut nesnel koşulların bir ürünüdür.

Yazarın Mit ve Tarih bölümündeki ciddi çarpıtmalarını bir yana bırakacak olursak kitabın Kendini Keşfetmek ve Diğerlerini Keşfetmek bölümlerinde aktarılan bisikletçilik deneyimlerinin ve bu deneyimlerden sadır olan fikirlerinin neredeyse tamamına katılıyorum. Bu kitap bu iki bölüm için bile okunabilir. Yazar Kendini Keşfetmek bölümüne "Mit, anlatıldığı insanların deneyiminde bir yansımasını bulduğunda güç kazanır." (s 24)  cümlesiyle başlıyor. Burada anlıyoruz ki bir antropologa konusu bisiklet ve felsefe olan bir metin yazdırmaya kalkarsanız sonuç "bisiklet miti"nin yaratılmasına doğru gidiyor. Mitoloji alanında değerli fakat bisiklet felsefesi bağlamında değil. İlerleyen sayfalarda yazarın bisikleti bir "sonsuzluk deneyimi" olarak tanımlaması da bizi destekliyor. Bölümün sonunu "... bisikletçilik pratiği, aralıklarla da olsa, başkasının farkında olma (bir beklenti biçimi, geleceğe açıklık) imkânı sağlayan, özdeşliğe (zaman içinde belli bir devamlılık) benzer bir şey deneyimlemeye dair bir fırsatıdır." diyerek bağlıyor ki bu yargılara katılmamak elde değil. Bisiklet bireyin önce kendisini sonra da başkalarını keşfetmesine olanak tanıyor, aynı zamanda doğanın içinde bisiklet üzerinde devinen bir varlık olarak insanın dünyayı keşfetmesine de olanak veriyor. "Kendini Keşfetmek" ve "Diğerlerini Keşfetmek" bölümlerinde yazarın ayakları yere basmaya başlıyor, yaratmaya çalıştığı o mitolojik âlemden koparak nesnel gerçekliğin içinde var olan somut bir mekanik âlet olan bisikletin dünyasına geri dönüyor.

Yazımızın üçüncü bölümünde kitabın "Kriz" adlı bölümündeki tezlerin eleştirisini yapacağız. Bizi izlemeye devam edin.

10 Ağustos 2021 Salı

MARC AUGÉ, BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 1!

Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabına derin bir kazı yapacağız. Derin kazı işlemine başlamadan evvel kitabın adı bize çok ilginç geldiği için ona bakmaya karar verdik. Kitabın Fransızca aslında adı "Éloge de la Bicyclette"! Türkçe karşılığı ise "Bisiklete Övgü"! Birkaç yıl önce, bizim de bu blogda tanıttığımız, Zebraska tarafından basılan Paul Fournel'in Bisiklete Övgü adlı kitabıyla isim benzerliği olmasın diye Türkçe baskısında adı değiştirilerek "Bisiklet Mucizesi" olmuş muhtemelen. Bu yeni başlığın kitabın içeriğiyle çelişmediğini, bilakis uyumlu olduğunu söylemeliyim. Hatta hatta "Bisiklet Mucizesi" adı bu kitap için "Bisiklete Övgü" den daha uygun düşmüş. Kitabın adı ile içeriği arasındaki uyumsuzluğu gideren yayıncılık dünyamızda nadir rastlanan bir isim değişikliği...

Mitten Ütopyaya Bisiklet

Marc Augé Bisiklet Mucizesi adlı kitabında modern insanın hayatına bir mit olarak giren bisikletin evrim geçirerek nasıl bir ütopyaya dönüştüğünü anlatıyor. İlkel insanın yarattığı mitler ile bisikletin geçmiş zamandaki popülerliği arasından bir benzeşim kuruyor, modern insanın yarattığı ütopyalar üzerinden de bisikletin modern insanın geleceğindeki yeri ve önemi arasında bir benzeşim kuruyor. "Mitten Ütopyaya Bisiklet" başlığı tam da bu benzeşim ilişkisi sayesinde anlam kazanıyor. Yazarın kişisel teorik bakış açısına göre geçmiş zamanda bir mit olan bisiklet, yine yazarın kişisel teorik bakış açısına göre gelecekte gerçekleşmesi muhtemel bir ütopyanın parçası olacaktır. Ancak bize göre bisikletin geçmişinde bir mit yoktur, tam aksine geçmiş zamanda bisikletin tarihsel gelişimi onu popüler yapan nesnel koşulların bir ürünüdür. Gelecekte de bisikleti popüler yapacak etkenler ütopik bir bakış açısının ürünü olamaz, olmayacaktır. Bisiklet gelecekte popüler olacaksa bu onun popüler olmasını sağlayacak nesnel koşulların, toplumsal zorunlulukların bir ürünü olacaktır. Madde var iken yok olmaz, yok iken var olmaz. Maddenin var oluşunu sağlayan bir somut neden olduğu gibi onun yok oluşuna neden olacak şey de yine bir somut neden olacaktır. 

"İnsan kendinden bahsetmeden bisikleti övemez. Bisiklet her birimizin hikâyesinin bir parçasıdır." (s.7) Kesinlikle... Bisiklete anlam katan insandır. Bisikletin üzerindeki insan öncelikle kendi bedenine sonra da bisiklete değer katar. Maddenin insan emeğiyle işlenmesi ve dönüştürülmesi sürecinde üretilen bisikleti anlamlı bir nesne hâline getiren canlı insandır. Bu yüzden bisikletten söz etmeye çalışan her insan mutlaka ama mutlaka kendisinden de bahsetmek zorundadır. Bisikleti övgüye değer bir varlık hâline getiren insanın kendisidir. Bir varlık türü olarak bisiklet, insandan bağımsız bir biçimde düşünülemez. İnsandan bağımsız olarak düşünülemeyen bisiklet, her insanın yaşam hikâyesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir çocuk oyuncağı olarak insan yaşamına giren bisiklet, gençlikte ve yetişkinlikte bir ulaşım aracı olarak insan yaşamının merkezinde var olmaya devam eder. 

Mucize, mit, ütopya, destansı... Bu sözcüklerin hepsi kitapta bisiklet için kullanılıyor. Evet, romantik dışavurumcu bir bakış açısıyla bisiklete baktığınızda retorik anlamda afili sözcükler bunlar. Ancak bundan öte bir anlam taşımıyorlar. Şiirsel bir dil... O kadar... Bir felsefe kitabında olmaması gereken akıl ve bilim dışı safsatalar... Bu kitap konusu bisiklet olan bir edebiyat ürünü olsaydı kesinlikle övgüye değer bir dil seçimi olarak kendisini övebilirdik; ancak felsefe alt başlığı ile yayınlanan bir kitapta bu tür sululuklara yer olmamalı. Beyler, felsefe Fransız postmodern teorisyenlerinin sululuklarına kurban edilecek kadar önemsiz bir düşünsel eylem değildir. Ayrıca bisiklet, "mit, ütopya, mucize, destan" değildir; tam tersine maddi temellere dayanan somut bir gerçekliktir. Zaten kitabın genel tezinin çürüklüğü de bir bakıma bu retorik dilin çarpıklığından kaynaklanıyor. Sözgelimi nükleer enerjiyi konu alan bir felsefe kitabında bu sözcükleri kullandığımızı varsayalım: Nükleer enerji mucizesi, nükleer miti, nükleer ütopyası, nükleer destanı... Her açıdan gayr-ı ciddi ve temelsiz bir yaklaşım. Yazarın bu romantik  yaklaşımını pagan kültürler üzerine çalışan bir antropolog olmasına bağlıyorum. Antropoloji üzerine yazarken bu terminolojiyi kullanması gayet doğal; ancak bisiklet ve felsefe bağlamında saygın bir üslup olarak kabul edilemez.

Bisiklet üretildiği hammaddelerden tutun da toplumsal alanda kullanım alanlarına kadar somut maddi temellere dayanan bir insan ürünüdür. Onu "mucize, mit, ütopya, destan" sözcükleriyle maddi temellerinden koparıp soyutlamak bisikleti gerçek hayatın dışında bir düşünsel nesneye dönüştürerek onu var oluş nedenine aykırı bir biçimde yeniden yaratmaktır. Bu bisikleti yeniden yaratma eyleminin varlığa değer katan bir soylulaştırma süreci olduğunu kabul edemeyiz. Zira bir varlığı doğasından uzaklaştırarak yapılan tüm yeniden yaratma ve soylulaştırma çabaları yozlaşmayı beraberinde getirir. Yozlaşmanın gerçekleşmemesi için yeniden yaratma eyleminin varlığın doğasına saygı duyan, doğasından kaynaklanan biçimsel özelliklerini ve kavramsal bütünlüğünü bozmadan yapılan neoklasik anlayışla yürütülmesi gerekir. Yazar bu gerçeği görmezden geliyor yahut düpedüz görmüyor. Somut maddi temellere dayanan bisikleti, bir "bisiklet mitolojisi" yaratmak uğruna yozlaştırıyor. Bisikletin ne olduğu ne olmadığı tartışması bu yazının bağlamı değil, onu başka bir bağlamda tartışmayı düşünüyorum.

Yazar yine Mitten Ütopyaya Bisiklet bölümünde şöyle diyor: "Artık 68'de değiliz." (s.8) Kesinlikle haklı. Yazar, kendisi ve ideolojik çevresi için çok doğru bir tepitte bulunuyor. O kuşak artık 68'de değil. Yenildiler, vazgeçtiler, pes ettiler, emperyalizme teslim oldular, ütopyalarını yitirdiler ve marijinalleşerek kitle çizgisinden uzaklaştılar. Onlar 68'de değiller; fakat biz her gün yepyeni 68'lere uyanmanın hayaliyle hâlâ diri tuttuğumuz toplumsal ütopyamızı gerçekleştirmek için tüm dünya çapında bir antiemperyalist mücadele örgütlemeyi başarabilmek hedefiyle yaşamaya devam ediyoruz. İnsan çürüyünce çok pis kokuyor, 68'linin çürümüşü daha pis kokuyor. Yazar bu sözün hemen ardından "Bugün hayatı değiştirmek önce şehri değiştirmektir." (s.8) diyebiliyor. Çünkü bu cümlelerin yazarı, 68'ini yitiren her devrimci gibi toplumsal sorunların çözümünü sınıf mücadelesinde değil neoliberal aktivistlikte arıyor. Acınası bir yok oluş... Ama eminim ki bizim ülkemizdeki bisiklet aktivistlerinin en çok paylaşacağı cümle bu olacaktır. Zira aforizmalarla düşünecek kadar sığ bir teorik zemine sahip bu aktivistlerden başka bir şey beklemek mümkün değil. Bu seviyeden derinlikli bir yorum çıkarsa büyük başarı bence.

Kitapta Barthes, Baudrillard gibi Fransız postmodern teorisinin büyük babalarına yapılan atıflara bakılarak Marc Augé'nin teorik temellerinin nereye dayandığını da görebiliyorsunuz. Felsefî anlamda boş laf kalabalıkları ve süslü safsatalar olma dışında hiçbir anlam taşımayan Fransız teorisinin yaklaşık olarak elli yıldır bütün dünyada düşünsel her alanda egemen kılınmaya çalışılmasını hayretle karşılıyorum. Tam bir akıl tutulması. Bununla alay etmek için bir kitap bütünlüğünde eleştirel metinler dahi kaleme alındı. (Alan Sokal, Jean Bricmont, Son Moda Saçmalar, Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları, İletişim Yayınları, Eylül, 2002) Ama Batı'nın hurdaya çıkardığı nesneler Doğu'da hâlâ makbul nesneler olarak alıcı bulabiliyor. Komprador yayıncılarımız ısrarla bu teorik kitapları basmaya devam ediyor ve komprador akademisyenlerimiz de inatla bu modası geçmiş kuramlara cafcaflı övgü cümleleriyle atıflarda bulunmaya devam ediyor. Fransız postmodern teorisyenlerine atıfta bulunmayan bir makalenin uluslararası hakemli dergilerde yayınlanma ihtimali yok. Aklı inkâra dayanan bu teorinin bilimsel bir sıfat taşıyor olması ise Yeni Ortaçağ düzeninde oldukça manidar.

Şimdilik bu kadar. Yazımızın ikinci bölümünde kitabın "Yaşanmış Mit" adlı bölümünü inceleyeceğiz.

3 Temmuz 2021 Cumartesi

TANDEM BİSİKLET ÜZERİNE AYKIRI DÜŞÜNCELER...


TANDEM BİSİKLET NEDİR?

İki ya da daha fazla kişinin birlikte bisiklete binebilmesine imkân tanıyan bisikletlere tandem bisiklet denir. Bisikletin üzerindeki aynakollar birbirine bağlı olduğu için iki kişinin aynı anda aynı ritimle pedal çevirmesi gerekir. Tandem bisikletlerde eşgüdüm çok önemli bir sürüş yetisidir. Birbirleriyle uyumu yakalamış bir çift için mükemmel bir araçtır. Pek çok açıdan diğer bisikletler ile farklı özelliklere sahip olması bir dezavantaj değildir. Tandem bisikletin üzerindeki uyumlu bir çift normal bisikletlerden daha hızlı gidebilir.

Didaktik bölümü kısa kesiyorum zira internette tandem bisiklet ile ilgili çok geniş bilgiler içerek kaynaklar mevcut. Mevzu üzerinde derinleşmek isteyen dostlarımız onlardan faydalanabilir. Biz bu yazımızda başlıkta da ifade ettiğimiz gibi tandem bisikletin bizde yarattığı düşüncelere odaklanacağız. Tabii ki tandem bisikletler konusunda derin bilgi sahibi olan arkadaşlarımız bu yazımızda ileri sürdüğümüz düşünceleri daha kolay anlayacaklardır.

Başlayalım.

TANDEM, BİSİKLETİN TOPLUMCU YÜZÜDÜR.

Bisikletin bireysel bir spor olduğu tezine katılmıyorum. Tek başına bisiklet sürmenin erdemlerine de inanmıyorum. Hiçbir bireysel sürüşümden topluluk içindeki sürüşlerim kadar zevk almadım. Toplumsal alanda bireyciliği savunan politik ideolojilerden tiksiniyorum, politik alanda bunlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim bu güne kadar. Toplumsal alanda bireyciliği savunan biriyle karşılaştığınızda arkanıza bakmadan kaçabildiğiniz kadar kaçın. Onun size verebileceği zararı bir sırtlan sürüsü bile veremez! Tandem bisikletler, bisiklet kültürünün toplumcu yüzüdür. Bisikleti bireysel bir deneyim olmaktan çıkarıp toplumsal bir deneyimin parçası hâline getirirler. İnsan hayatındaki en küçük toplumsal örgütlenme iki kişinin bir araya gelmesiyle kurulur. Tandem bisikletler de iki kişinin tek bir bisiklete binmesini sağlayan araçlar olduğuna göre aynı tandemi paylaşan iki kişi de çekirdek bir topluluk oluşturur. Toplumları bir arada tutan en önemli şeyin uyum olduğunu çok iyi biliyoruz. Tandem bisikletler işte tam olarak bu uyum duygusunu deneyimleyebilmek için var. Tandemin üzerinden düşmemek için uyumlu olmak zorundayız. İçinde yaşadığımız toplumun barış içinde var olabilmesi için de uyumlu insanlara ihtiyacımız olacak.

BİRLİK, BERABERLİK, DAYANIŞMA, UYUM…

Birlik, beraberlik, dayanışma, uyumluluk… Bunların tamamı toplumları bir araya getiren, bir arada tutmaya yarayan erdemlerdir. Tandem bisikletler ise bu erdemlerin tamamının uygulamalı olarak öğrenilebileceği bir araçtır. Tandem bisikletin üzerinde pedal çeviren bir çift insan öncelikle uyumlu bir biçimde pedal çevirebilmeyi başarmak zorundadır. Birlik ve beraberlik içinde pedal çevirerek uzun mesafelere meydan okumaya çalışacaklar. Yolda türlü zorluklarla mücadele etmeye çalışırken ikinin birden daha güçlü olduğunu görerek dayanışmayı da öğrenecekler. Öndeki yorulduğunda arkadaki onu destekleyecek, arkadaki yorulduğunda öndeki görevi devralacak. Böylece birbirlerinin kusurlarını örtmeyi, eksikliklerini gidermeyi öğrenerek birbirlerini yolda taşıyacaklar. Yolda insanın başına her şey gelebilir. Tandem bisikletle yola çıktığınızda başınıza her ne gelecekse tek başınıza değil ortağınızla birlikte göğüsleyeceksiniz. Tandemde gemisini kurtaran kaptan olamaz, bireysel kurtuluş tandemin kitabında yazmaz. Tandem bisikletin kitabında “Kurtuluş yok, bir başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” yazmaktadır. Tandem bisikletin üzerine binen iki kişi mutlaka birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk erdemlerini uygulamalı olarak öğrenir.

Birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk toplumları yaratan, toplumların devam etmesini sağlayan erdemlerdir. Toplumları oluşturan parçacıkların en küçüğü birey olduğuna göre bu erdemleri öğrenmeye ve öğretmeye başlayacağımız en küçük birimin birey olması gerektiğini görüyoruz. Bireyin kendini içinde yaşadığı toplumun bir parçası olarak kabul edebilmesi için birey olmaktan çıkarak en az iki kişilik bir öbeğin parçası olması gerekmektedir. En alt seviyedeki toplumsal varoluş biçimi, iki kişinin birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk içinde yan yana gelmesi ise buna ulaşabilmenin en etkili ve en kolay yolu tandem bisiklettir. Öncelikle birey bu erdemleri tandem bisikletin üzerinde öğrenecek, daha sonra toplumdaki başka bireylere de öğretecek. Böylelikle içinde bulunulan toplumun birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk yetileri geliştirilecek. İnsan yapısı bir maddi araç olan tandem bisiklet aracılığıyla toplumun erdemleri kazanması sağlanacak. Bireyciliğe karşı mücadele eden felsefi ve siyasi akımların bu güne kadar tandem bisikleti keşfedememiş olmasını tuhaf buluyorum. Zira bu basit makine tam anlamıyla bireycilik karşıtı bir insan icadı!!! Toplumsal alandaki bireyciliğin seri kâtili!!!

GÖRME ENGELLİ BİREYLER İÇİN FARKLI BİR DENEYİM ARACI…

Tandem bisikletler görme engelli bireyler için inanılmaz deneyimlere kapılar aralıyor. Tandem bisikletler sayesinde binlerce görme engelli, bisiklete binme deneyimini yaşayabiliyor. Gören bir bisikletçi önde (pilot), görme engelli bir bisikletçi (co-pilot) olmak suretiyle görme engelli bireylerimiz de diğer engelsiz bireyler gibi bisiklete binmenin hazzına varabiliyor. Bizim için günlük ve alelade bir etkinlik hâlini alan bisiklete binme deneyimi görme engelli bireylerimiz için sıra dışı bir etkinlik olabiliyor. Görme engelli bireylerimizin toplum hayatı içinde engelsizce yer ala bilmesi için tandem bisikletlerin sayısı arttırılmalı, pilot/co-pilot uygulamasının etkinliği arttırılmalıdır. Ben görememenin bir engel olduğuna inanmıyorum, bu dünyayı görmeden de ömrümüzün sonuna kadar her türlü yaşamsal zevki tadarak yaşayabilirsiniz, yaşayabilmelisiniz. Tabii ki görmemeyi engel olmaktan çıkarak bir toplumsal örgütlenme içinde bu mümkün olabilir. Bisikleti bireysel bir araç olmaktan çıkaran, bisikleti toplumun en küçük parçası olan iki kişinin ortak kullanımına sunan tandem bisikletler görmemeyi bir engel olmaktan çıkarmak amacıyla etkin bir biçimde kullanılabilir. Tandemler, aynı zamanda, görme engelli olmayan bireylerin de görme engelli bireylerle dayanışma duyusunu güçlendiriyor, empatik duyarlılığı arttırıyor.

OKULLARDA AKRAN ZORBALIĞINA KARŞI TANDEM BİSİKLET

Son yıllarda Türkiye’de ve dünyada, okullarda akran zorbalığının artışa geçtiğini gözlemliyoruz. Ülkemizde ve dünyada akran zorbalığına karşı etkin bir biçimde mücadele ermenin çeşitli yöntemleri deneniyor, projeler geliştiriliyor. Toplumda artan bireycilik eğilimleri doğal olarak okullarımıza da yansıyor. Artan toplumsal şiddet, okullarımızda da akran zorbalığı olarak karşımıza çıkıyor. Buna engel olabilmek için tandem bisikletleri okullarımızda etkin bir biçimde kullanabiliriz. Akran zorbalığının en önemli sebeplerinden biri öğrencilerimizdeki empatik bilincin eksikliği olduğuna göre, iki kişinin uyum içinde çalışması ilkesine göre işleyen tekerlekli-pedallı bir makine olan tandem bisikleti kullanabiliriz. Tandem bisikletin üzerinde empati duyusunu geliştiren bir öğrenci kolay kolay zorbalığa eğilim göstermez. Zorbalık yapan bir öğrenci için ise tandem bisiklet bir terapi aracı olarak işlevsel biçimde kullanılabilir. Akran zorbalarının büyük bir çoğunluğunun hiperaktif öğrencilerin arasından çıktığını gözlemliyoruz. Bu öğrencilerimizin fazla enerjilerini tandem bisikletin üzerinde atması sağlanabilirse akran zorbalığı yapmaya enerjileri kalmayacaktır. Aynı mantığa dayanarak enerji patlaması yaşayan ergen öğrenciler üzerinde de etkin bir sakinleştirme aracı olarak tandem bisikletleri kullanabiliriz.

EBEVEYN-ERGEN ÇATIŞMASINDA BİR TERAPİ ARACI OLARAK TANDEM

Tandem bisikleti ergenler arasındaki çatışmaları engellemek için kullanabildiğimiz gibi ebeveyn-ergen çatışmasını engellemek yahut tahammül edilebilir bir düzeye indirmek için de kullanabiliriz. Ergenlik döneminin en büyük sorunlarından biri ebeveyn ile ergen arasında yaşanan çatışmadır, bu çatışma zaman zaman kuşak çatışması biçiminde de olabilir. Bu çatışmaya tamamen engel olmak, tamamen engel olunamıyorsa bu çatışmayı tahammül edilebilir bir seviyeye kadar düşürebilmek için tandem bisikletler araç olarak kullanılabilir. Tandem bisikletler üzerinde uyum içinde çalışmak zorunda kalan ebeveyn ile ergen arasında ortaya çıkan bedensel uyum zaman içerisinde duygusal bir uyumun da kapısını aralayacaktır. Tandemin üzerinde birlikte çalışan, birlikte terleyen, birlikte acı çeken, birlikte düşüp yaralanan anne-baba ile ergen arasında duygusal bir bağın oluşması daha kolay olacaktır. Ergen çocuklarını anlamakta zorluk çeken anne-babalar onları tandem üzerinde daha kolay bir biçimde anlayacaktır. Kişiliğin gerçek yüzü beden yoğun bir baskı altındayken ortaya çıkar. Tandem bisikletle %10 ortalama eğimli bir yokuşa tırmanan anne-baba ile ergenin gerçek kişiliği ortaya çıkacaktır. %10’luk eğimin yarattığı tarifsiz acılar içindeyken tandemin üzerindeki iki insanın da gerçek kişiliği ortaya çıkacaktır. Bu dünyada insanları birleştiren en önemli güç ortaklaşa çekilen acılardır, acıda paydaşlıktır. Ergen ve ebeveyn tandemin üzerinde ortak bir acıyı paylaşarak birleşecektir.

TANDEM BİSİKLETLE EVLİLİK TERAPİSİ

Evlilik terapisi bağlamında da tandem bisikletler kullanılabilir. Gençlere tavsiyemdir, tandem bisikletle uzun bir tur deneyimine sahip olmadan partnerinizle evlenmeyin. Partnerini gerçekten tanımak isteyen kadın ya da erkek onunla birlikte tandem bisiklete binmeyi denesin. Ak koyun kim kara koyun kim tandemin üzerinde ortaya çıkar. Evliliğinde uyum sorunları yaşayan çiftlere de tandem bisikleti tavsiye ediyorum, tandem bisikletler tam size göre bir icat! Evliliğinizde uyum sorunları yaşıyorsanız tandem bisiklet terapisiyle bu sorunları aşabilirsiniz, tandem bisiklet bu sorunlara aşma konusunda da size yardımcı olacaktır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde daima düşüncelerin uyumlu olması aranır, bence çok yanlış! Bedenleriyle mükemmel uyumu yakalayamamış bir çift, düşünce gibi soyut bir kavrama dayanarak ilişkilerini sürdüremezler, zira sürmediğini gerçek hayattaki acı olaylarla görüyoruz. Çiftler tandem bisikletle çıkacakları bir uzun tur sırasında bedenlerinin uyumunu test edecekler, bu uyumu geliştirecekler, yolda karşılaşacakları zorluklara karşı birlikte mücadele etme hazzına erişecekler, birbirlerini taşımayı öğrenecekler, birbirlerine tahammül etmeyi deneyimleyecekler ve her şeyden önemlisi zorluklara karşı birlikte savaşmanın zevkini tadacaklar. İçinde “dayanışma”nın olmadığı bir kadın-erkek ilişkisinin sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum. Tandem bisiklet çiftler arasında bu dayanışmanın var olduğunu test edebilmek için muhteşem bir araç! Mesela benim bu düşüncelerimden etkilenen bir arkadaşım bir gün eve kiraladığı bir tandem bisiklet ile gitti. Eşi bu duruma çok sevindi! “Ben sana diyorum ki Muharrem bana bir SUV al, bak herkesin karsı gerine gerine SUV’lara biniyor, jeeplere biniyor, sen bana iki kişilik bisiklet ile geliyorsun, Allah belanı versin Muharrem!” diye bağırıp çağırarak evi terk etti. Arkadaşım Muharrem o gün bu gündür çok mutlu. Tandem bisiklet sayesinde paragöz bir kadından kurtuldu. Bakınız, böyle faydaları da var.

İNSAN KAYNAKLARI İÇİN EKİP ÇALIŞMASI UYGULAMA ARACI

Özellikle son yıllarda şuursuz ve Allahsız kapitalist şirketlerin riyakârlığını gözlemlemek için “ekip çalışması” anlayışına bir göz atmamız gerekir. Çok uluslu kapitalist şirketlerin ahlaksızlıkları yazımızın konusu değil, geçelim. İşimize gücümüze bakalım biz. Ancak şirket içinde “ekip çalışması” süreci bizim konumuza giriyor. Her yıl binlerce dolarlık bir bütçeyi çalışanlarına ekip çalışmasını öğretmek için çarçur eden insan kaynakları bölümlerinin yöneticilerine sesleniyorum: Özel eğitim şirketlerine binlerce dolar kaptırmak yerine şirkete birkaç tane tandem bisiklet alın. Emin olun bu diğerine göre daha az maliyetli ve daha verimli! Bakın “düşük maliyet-yüksek verimlilik” diyorum size. Kölelerinize –pardon çalışanlarınıza- ekip çalışmasını öğretebilmek için tandem bisikletleri etkin bir biçimde kullanabilirsiniz. Uyum içinde çalışmasını istediğiniz kölelerinizi –pardon iş ortaklarınızı- tandem bisikletin üzerinde eğitebilirsiniz. Köle –pardon işçi- seçerken uyumlu ve ekip çalışmasına uygun olanları belirleyebilmek için de tandem bisikleti bir işe giriş sınavı aracı olarak kullanabilirsiniz. Bakınız, ne kadar uyumlu bir köleyim, görüyorsunuz! Anlatmaya gerek yok! Ekip çalışması, uyum vesaire ayağına biz çalışanları bir kat daha sömürebileceğiniz bir aracı (tandem bisiklet) sizlere sunuyorum. Üstelik bu araç eğitim maliyetlerinizi yarı yarıya düşürecek. İş tekliflerinize açığım, özelden bana yazabilirsiniz! Lütfen!

SONUÇ

Bu kadar ironi yeter! Daha fazla zorlamanın âlemi yok. Mevzuyu kısaca özetlemek gerekirse tandem bisikletleri toplumsal hayatın her alanında etkin biçimde kullanabilirsiniz. Birlik, beraberlik, dayanışma, uyum becerisi ve tecrübesi gerektiren her türlü alanda tandem bisikletler mükemmel bir araçtır.

22 Haziran 2021 Salı

BİSİKLET TOPLULUKLARI ÜZERİNE

 

Türkiye'de pek çok bisiklet topluluğu var. Hemen hemen her görüşten, her tipte bisikletçiye hitap edecek oranda geniş bir yelpazede çeşitlenmiş bisiklet topluluklarımızın var olduğunu görüyoruz. Türkiye'de herhangi bir bisiklet veya bisikletçi türüne uygun bir bisiklet topluluğunu bulmakta zorlanmıyorsunuz. Kısa bir internet araştırmasıyla şehrinizdeki bisiklet topluluklarına kolayca ulaşmanız mümkün. Ancak bu bisiklet topluluklarının çok ciddi kusurları var, işini doğru düzgün yapan birkaç bisiklet topluluğunu bir yana koyacak olursak büyük çoğunluğunun bisiklet topluluğu olmanın sorumluluğundan uzak, disiplinsiz, ciddiyetsiz ve gevşek örgütlenmeler olduğunu görüyoruz. Bu yazımızda bisiklet topluluklarının eksikleri, kusurları, hataları üzerinde konuşacağız.

Bisiklet toplulukları taktik ve stratejik düşünme yetisinden yoksun yahut bu yetileri eksik önderler tarafından yönlendiriliyor. Gelip geçici eylemler, sonuç alıcı olmayan kampanyalar, daha fazla insanı bisikletli yaşama kazandırma amacına hizmet etmeyen yabancılaştırıcı söylemler yüzünden bu topluluklar bir türlü kitleselleşemiyor. Proje üretip daha fazla insanı bisikletli yaşama kazandırması gereken bu topluluklar yukarıdaki hataları yapmasalar bile hayatın doğal akışında bisikletle tanışan insanları kazanarak bisikletli yaşamı inşa edebilirler. Ama yanlış taktikler ve stratejik hatalar yüzünden hayatın doğal akışı sayesinde bisikletle tanışan insanları bile bisikletli yaşamdan soğutmayı başarabiliyorlar.

Bisiklet topluluğunu şahsi amaçları için bir araç hâline getiren önderler ciddi bir sorun yaratıyor. Bisiklet topluluklarında, toplumsal arenada kişisel egolarını tatmin etmeye çalışan kimlik ve kişilik pazarlamacısı tipler var. Yerelde belediye meclis üyesi olmayı amaçlayan, bu amaca hizmet edebileceğini düşündüğü bir sosyal faaliyet alanı olarak gördüğü bisiklet topluluklarını şahsî emellerine alet eden tipler var. Muhtarlık için sosyal çevre yapmak maksadıyla bisiklet topluluğuna giren yahut topluluk kurup yöneten tipler var. Henüz milletvekili ya da bakan olmak için lobi faaliyetleri kapsamında bisiklet topluluğu kuranlara rastlayamıyoruz, zira ülkemizde bisiklet henüz o kadar popüler değil. Olmayasıcalar... Bisiklet topluluklarının kitleselleşememesinin önündeki en büyük engellerden biri de bunlar maalesef. Siyasi ikbal için şekilden şekile giren bu bukalemunlar, bisiklete mi bulaşmayacaktı? Ne sandın Fixieci Ali Dayı! Masa, kasa ve nisa için atmayacakları takla yok bunların. Tabii ki bisiklet topluluklarını da şahsî menfaatlerini arttırmak için siyasi emellerine alet edeceklerdi. Alet etmeye devam ediyorlar hâlâ!

Bir de bisiklet topluluklarını kötü emellerine alet etmeyi düşünen tipler var. "Aga buralar taytlı, şortlu garıdan, gızdan geçilmiyor." kafasıyla bisiklet topluluğuna giren hatta sırf bunun için ayrı bir bisiklet topluluğu kuran abazalar var!!!! Sadece bisiklet topluluğu olarak düşünmeyelim, doğa temalı her türlü topluluk, dernek vs içinde var böyle tipler. Toplumsal hayattaki varlıkları ile doğal yollardan karşı cinsin ilgisini çekemeyecek kadar acınası tipler, bisiklet topluluğuna girerek yahut bisiklet topluluğu yöneticisi olarak bu alanda tatmin sağlamaya çalışıyorlar. Psikanalize göre bu bir telafi etme yöntemi. Bize göre tam manasıyla bir acizlik yansıması... Kültür, sanat, edebiyat gibi alanlarda birikim sahibi olan ve evrensel insanlık erdemlerini içselleştirmiş paylaşımcı bir kişiliğe sahip erkekler dünyanın her ülkesinde kadınların ilgisini çeker. Bisiklet topluluğuna girmeye yahut bisiklet topluluğu kurmanıza gerek yok beyler. Siz "adam" olun, doğru kadınlar gelir sizi bulur zaten. Bisikleti cinsel tatmin eksikliklerinize çözüm bulma konusunda kullanmayın. Zira pek işe yaramıyor. Çünkü bisiklete binen kadınlarda ortalama zekâ düzeyi insanı hayrete düşünecek oranda yüksek oluyor ve bisikletli kadınlar sizin gibi abazaları bakışlarından tanıyacak kadar da hayat tecrübesine sahipler. Buradan size ekmek çıkmaz, haydi başka kapıya...

Bisiklet topluluklarını yönetenler taktik ve stratejik düşünme becerisinden yoksun oldukları için günün rüzgârlarına kapılıp gidiyorlar. Günün rüzgârına kapılıp gidecek düzeyde yöneticilerle bisikletin kendi gündemini belirlemesi imkânsız. Başkalarının yarattığı gündeme meze oluyor bisiklet toplulukları. Bunlar bazen sağlık bakanlığı tarafından yürütülen bir projede figüranlık oluyor, bazen belediyenin yaptığı bir sosyal sorumluluk projesinde yancılık yahut bir AB projesinde "kullanışlı aptal"lık... Kurum ve alan her ne olursa olsun bisiklet topluluğunun işlevi hiç değişmiyor: Projedeki kuru kalabalık, avamlık, bindirilmiş kıtalık vs vs... Kendi fikrini ortaya koyarak bunu proje yürütücülerine dayatan tek bir topluluk görmedim ben, ya da kendi fikirleri çerçevesinde projedeki eksiklikleri ortaya koyup bunları bisikletliler lehine düzeltebilecek diplomatik pazarlık becerisine sahip tek bir topluluk lideri görmedim. Sürüyle belediye başkanı yancısı, sürüyle AB projesi kullanışlı aptalı, sürüyle bakanlık projesi figüranı gösterebilirim. Durum böyle olunca bisikletliler adına rüzgâra karşı dik duran topluluk liderleri yerine mutlak otoriteye koşulsuz itaat eden sürü çobanları ile muhatap olmak zorunda kalıyoruz. 

Şehir içinde otomobil kullanımına birtakım kısıtlamalar getirmeden bisikletli ulaşım hayalleri kurmamalısınız. Zira gerçekleşmiyor. İnsanlar otomobilleriyle daha yavaş gittiklerini fiili olarak görmeden arabadan inip bisikletlerine binmeyecekler. Yok böyle bir dünya! Siz sabahtan akşama kadar "Arabadan in, bisiklete bin!" diye çığlık atsanız da sizi kimse sallamayacak. Görüyorsunuz. Sallamıyorlar da... Hâli hazırda yaptığınız hiçbir bisikletli yaşam propagandası halkta karşılık bulmuyor. Salgın geliyor, millet şimdi bisiklete biner, bisiklet kullanımı patlar diyorsunuz, sonuçta motorlu araç satışları %60 oranlarında artıyor, bisiklete dönüp bakan birkaç kişi sadece... Salgın yüzünden toplu taşımadan kaçanların maddi imkânları yeterli olanlarının neredeyse tamamı otomobile saldırdı. Birkaç ileri görüşlü insan dışında kimse bisiklete yönelmedi. Piyasada bisiklet kalmadı diye hoplayıp zıplayan bisiklet topluluğu yöneticilerine itibar etmeyin. İç piyasada bisikletin bulunmasının nedeni iç pazarın genişlemesi değil, ihracatın artmasıdır, buna bir de tedarik zincirindeki kırılmaları ekleyebiliriz. O kadar... Millet iç piyasada çılgın gibi bisiklet satın aldığı için iç piyasada bisiklet kalmadı diyen bisiklet topluluğu yöneticileri ya halka yalan söylüyorlar ya da yukarıda anlattığımız durumu bilmeyecek düzeyde cahiller. Başka türlüsü mümkün değil!

Bisikletli ulaşımın cazip hâle gelmesi için motorlu taşıt ulaşımının gözden düşmesi gerekir. Doğa boşluk kabul etmez, doldurur, doğada dolu olan bir yere de başka bir şeyi ikame edemezsiniz. İnsanlar mevcut nesnel koşullarda ulaşım ihtiyacının yarattığı boşluğu otomobil ile dolduruyor, dolu olan bu yere bisikleti yerleştiremezsiniz. Önce orada bir boşluk oluşması gerekiyor. Şehir içi hız sınırını 30'a düşürüp buna uymayanlara can yakıcı cezalar yazmaya başlayın, bakın o zaman bisiklet nasıl cazip gelecek. (Neoliberal politik düzende iktidar olabilmek için seçim kazanmak zorunda olan hiçbir iktidar kendisine oy kaybettirecek böyle bir uygulamaya yeltenmeyecektir. Beyin sahibi bir iktidar aynı zamanda otomotiv sektörünün de nefretini kazandıracak böyle bir kısıtlamadan uzak duracaktır.) Yahut 70'lerdeki gibi bir petrol arzı krizi patlasın, petrol bulunmasın ya da eldeki parayla alınamayacak kadar yüksek fiyatlara satılsın, bakın o zaman bisiklet kullanımı nasıl artıyor? Hiçbir ilerleme koşullar uygun olmadan gerçekleşmez. İnsanlar, eylemleriyle sadece o koşulların olgunlaşmasını hızlandırabilir yahut yavaşlatabilir, ama durduramaz, ama ilk ivmeyi veremez. Bunun farkında olan tek bir bisiklet topluluğu lideri var mı? Varsa niçin topluluk eylemlerinde bu bilincin bir yansımasını göremiyoruz?

Bisikletli yaşamın inşa edilebilmesi için mevcut siyasi, ekonomik, toplumsal koşulların buna uygun olması gerekiyor. Bu koşullar uygun olmadan sadece birkaç aktivistin çabasıyla insanları bisikletli yaşama ikna edebileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yıllardır uygulanan idealist yaklaşımlar ile bir arpa boyu yol gidemediğimizi görüyoruz. Söylemde ne dersek diyelim kitleleri bisikletli bir yaşama ikna edemiyoruz. Biz ne dersek diyelim, nasıl ikna etmeye çalışırsak çalışalım sonuç değişmiyor. Halkımız ısrarla bisiklete binmiyor. Çünkü şehirlerimiz bisiklet sürmeye müsait değil, fiziksel koşullar bisikletli ulaşım için yetersiz. İnsanlarımız trafikte kendilerini bisikletin üzerindeyken güvende hissetmiyor. Bisikletin de bir ulaşım aracı olduğuna yönelik toplumsal bilinç sıfırın altında. Bisikletli ulaşım altyapısı geliştirilmeden bisikletli ulaşımın geliştirilmesi mümkün değil. Maddi koşullar ancak maddi koşullarda yaratılan değişikler ile değiştirilebilir. Sosyal medya örgütlenmeleri ile olacak iş değil bu. Maddi hayatın içinde devinerek değiştirilmesi gereken şeyler bunlar. Ben de her gün teoride çok güzel mantı açıyorum kendi kendime, ama sadece hayallerimde kalıyor, şu güne kadar mantı açmayı hiç denemedim, hayalini çok kurdum ama hayal karın doyurmuyor maalesef. Nesnel koşullar buna hazır olmadan insanları bisikletli bir yaşama zorlamak da aynı sonuçları doğuracaktır: Bisiklet aktivistlerinden yoğun bir şekilde nefret eden ve hızla bisikletli yaşamdan uzaklaşan kitleler...

Mitoz bölünmeyle çoğalan bisiklet toplulukları, bölünüp parçalandıkça daha da güçsüzleşiyor. 10 kişilik bisiklet grupları bile var. Şaka gibi... Ama kimse gülmüyor. Birbirini çekememe, kıskançlık, egoizm, sosyal tatmin, nispet, gıybet, dedikodu vb birçok psikolojik düşkünlük ile etik anlayıştan yoksunluk örnekleri yüzünden bu küçücük bisiklet grupları da bölünüp parçalanıyor. Sonuçta iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar insanı saflarında örgütlemiş butik bisiklet grupları, toplumsal örgütlenme alanında inanılmaz bir bölünmüşlük yaratıyor, bu da geniş tabanlı kitle örgütleri olması gereken bu yapılanmaları üç beş kişinin bir araya gelip bisiklet sürdükleri güçsüz, zayıf "sivil toplum örgütümsüleri, bisiklet topluluğumsuları" hâline getiriyor. Kendi dernek, topluluk ya da grubunda kendi kendilerini tatmin eden (velo-masturbation) bir avuç bisikletlinin kimseye bir faydası olmuyor. Masturbatif biçimde bisiklet sürdükleri için de üretici bir faaliyete katkı sunamıyorlar. Bu derece güçsüzleşmiş ve kitle çizgisini kaybederek radikalleşmiş örgütleri siyasi irade hiç önemsemiyor, ciddiye almıyor. 

Bir de "abicilik ablacılık ekolü" var bisiklet topluluklarında. Sözgelimi bu topluluğu kuran bir abi ya da abla vardır. Topluluğu yönlendirir ve yönetir. Tur rotasından tutun da hangi marka bisikletin iyi olduğuna kadar her şeyi bilir ve kitleye telkin eder. Bir yerden tanıdık geliyor mu size de? Evet, bildiniz. Tarikat-cemaat yönetir gibi bisiklet topluluğu yönetirler. Sözleri hâşâ ayet hükmündedir, eleştirilemez ve sorgulanamazlar. Sorgulamaya kalkarsanız müritleri -pardon topluluk üyeleri- tarafından "Sen kimsin ki filanca abimizi-ablamızı eleştiriyorsun." yollu azarlamalarla yola getirilirsiniz. Tur sırasında hangi gözlemecide konaklanacağını bile onlar belirlerler. Siz sadece onların yönlendirmelerine uysal koyunlar gibi itaat edersiniz. Etmezseniz bir sonraki tura çağrılmazsınız. Susup o gözlemecide gözlemenizi yiyip turununuzu kazasız belasız tamamlamaya odaklanmak zorundasınız. Yoksa topluluktan dışlanırsınız. Bu bisiklet abileri ve ablaları çok çağdaş, ilerici, duyarlı insanlardır, o derece ki sizin bir cümlelik haklı eleştirinize bile tahammül edemezler. Topluluğu daha da geliştirecek bir konuda topluluk abisi ya da ablasından farklı bir çözümleme yapmanız topluluktan aforoz edilmeniz için yeterli bir sebeptir. Bakınız, ne kadar demokratik bir ortam bu bisiklet topluluğu!!! Yersen!

Türkiye'de üyelerine yetkin kişiler aracılığıyla bisiket eğitimi veren kaç topluluk var? İki elin parmaklarını geçiyor mu? Üyelerine orta düzeyde dahi bisiklet sürme teknikleri öğretebilecek yeterlilikte olmayan adamlar bisiklet topluluğu yönetiyor. Ondan sonra da bunlar tarafından bisiklete başlatılan yeni bisikletçilerin ölüm haberlerini televizyonlarda, gazetelerde görüp kahroluyoruz. Bir üyesi trafikte öldürüldükten sonra sosyal medyada ağlayıp sızlayan bisiklet topluluğu yöneticisine soruyoruz, bu çocuklara eğitim verdiniz mi, cevap hayır! Trafikte bisiklet sürme konusunda eğitim vermediğiniz bu çocukları niçin trafiğe saldınız? Bu konuda sizin hiç mi suçunuz yok, diye soruyoruz. Kapı duvar... Gece gece bisikletle trafiğe çıkmış bir arkadaşımıza arkadan araç çarpıyor, ışıklandırması yok, kaskı yok, reflektör yok, Allah için bir tane gece sürüşü güvenlik ekipmanı yok, onu bisiklete başlatan topluluk yöneticisine soruyoruz, gece böyle trafiğe çıkılmaması gerektiği konusunda eğitim vermediniz mi bu arkadaşımıza diye. Yine cevap yok. Ama efendiler YouTube toplantılarında şu kadar üyeli bisiklet topluluğunun yöneticisiyim diye kasım kasım kasılıp afili pozlar takınıyorlar. Utanma mı dediniz? Utanma dediğiniz erdem, "vefa" gibi bir semt adı bile değil maalesef! 

Trafik kanununda bisikletlinin yerini ve önemini bile anlatmıyorlar. Sağ şeridi kullanma konusunda dolmuşçular ile dalaşan bisikletli manzaraları artık vaka-i âdiyeden sayılıyor. Peki, bu bisiklet toplulukçusu arkadaşlar bu dolmuşçuyu sosyal medya gruplarında gömmek dışında ne yapıyorlar? Bir dolmuş durağına gidip bisikletin de motorsuz bir ulaşım aracı olduğunu, bisiklet yolunun olmadığı yerlerde sağ şeridi kullanma hakkının trafik kanununda ona verildiğini, diğer motorlu araçların uyduğu bütün kurallara uymak zorunda olduğunu dolmuşçulara anlattılar mı? Tabii ki hayır! Dolmuşçuyu sosyal medyada linç etmek daha zahmetsiz bir iş. Taş attın da kolun mu yoruldu? Polis bisikletlinin birini çevirip şehir içi hız limitini geçmekten ceza yazıyor, bisikletli arkadaşın bisikletin şehir içi ve şehir dışındaki hız sınırları hakkında bile hiçbir bilgisi yok. Ama fiiliyata baksan üç yıldır bir bisiklet topluluğu ile turlara gidiyor. Sosyal sorumluluk temalı turlarda boy gösteriyor, sosyal medya üzerinden insanları bisikletli yaşam konusunda bilgilendirmeye çalışıyor... Kendisi bilse neyse. Bilmediği bir şeye insanları ikna etmeye çalışıyor. Bu düzeydeki bisiklet topluluklarının bisiklet kültürünün gelişmesine ve bisikletli yaşama yeni bireylerin kazanılmasına hiçbir katkısı olmuyor. Kısa mesafeli haftasonu turları yapmak yetiyor onlara. Birkaç kilometre birlikte sürüp Facebook gruplarına bol fotoğraflı gönderiler de attık mıydı tamamdır!!! Yine çok harikayız. Dostlar bisiklet aktivistliğinde görsünler. 

Bisiklete yönelik küçük politik tavizlerle bu güçsüz sivil toplum örgütlerinin gönlünü kazanacağına kanaat getiren politik iktidar, köklü değişiklik yaratacak hamleler yerine günü kurtaracak pr taktikleri ile bir sonraki seçime kadar bu sivil toplum şeysilerini kandırabiliyor. Birkaç ayak dayama aparatı, üç beş pompa ile kandırılabilecek düzeydeki bisiklet sivil toplum şeysilerini beyin ve zekâ sahibi bir belediye başkanı niçin ciddiye alsın? (Bakınız Yılmaz Büyükerşen ciddiye almıyor, şehrindeki bisiklet topluluklarının hiçbir talebini ciddiye alıp da bir proje geliştirmiyor, eee adam profesör yâni, beyin ve zekâ sahibi olduğu neredeyse belgeli!) Beyin ve zekâ sahibi olmasına rağmen bu toplulukların direnenlerden değil dilenenlerden oluştuğunu bilen belediye başkanı da birkaç tane bisiket tamir istasyonu, birkaç ayak dayama aparatı yapıp bir sonraki seçime kadar kitlenin gazını alıp geçiyor, işine gücüne bakıyor. Beyin ve zekâ sahibi olmasının yanı sıra aileden genetik olarak aktarılan bir kasaba tüccarı zihniyetine de sahip olan belediye başkanları ise hiçbir yere entegre edilmemiş birkaç kilometre bisiklet yolu yapıp işine bakıyor, ek olarak bütün yerel medya organlarında bisiklet yolu yaptım diye propagandasını da yaparak kendini pazarlayabiliyor. Kasaba tüccarı zekâlı bisiklet topluluğu lideri de "Bakınız bu yolu biz yaptırdık." diyerek bisikletli kitlenin gazını alıyor. Alan razı, veren razı! Ne güzel İstanbul!!!

Bisikletli bir yaşamın inşa edilebilmesi için güçlü bir toplumsal tabanı kitle örgütlerinde bir araya getiremeyen bisiklet sivil toplum şeysilerinin herhangi bir belediye başkanına politik baskı yapabilmesi zaten mümkün değil. 15 kişilik bisiklet topluluğu başkana oy verse ne olacak vermese ne olacak? Bazı ulaşım planlamacıları bisiklet topluluklarının yerel yönetimlerin ensesinde boza pişirmesi gerektiğini söylüyor. Bisiklet topluluklarının ya da sivil toplum örgütlerinin belediye başkanlarının ensesinde boza pişirmesini bir köşeye bırakalım, yancılık yapmamalarını bile başarı kabul edecek bir düzeydeyiz. Herhangi bir bisiklet etkinliğinde belediye başkanı ile aynı kareye girmek için jimnastikçilerin yapamayacağı vücut çalımlarını yapıp kafa ve gövdesi ile şekilden şekile giren bisiklet topluluğu yöneticileri var. Neymiş? Bisikletli ulaşım hakkını inatla talep etmek suretiyle başkanın ensesinde boza pişireceklermiş!!! Bizde seviye burası. Ancak şunu hatırlatalım: Dilenenler değil direnenler kazanır!!!! Şimdiye kadar bu kapasite ve kalitedeki bisiklet toplulukları ile bir arpa boyu yol alamamamızın nedeni işte tam olarak yukarıda ifade ettiğimiz altın kuralın içinde gizlidir.

Bisikletli yaşam konusunda ilerleme kaydetmek isteyen bisikletli öncelikle kendi mahallesini (bisiklet topluluğu) temizleyecek. Sonra karşı mahalleden (mevcut motorlu taşıt sürücüleri) adam kazanmaya çalışacak. Bizim bisiklet topluluklarımızın durumu yukarıda tasvir etmeye çalıştığım gibidir. Hâl böyleyken daha fazla insanı bu topluluklara kazanmaya çalışmak bisiklete karşı nefreti ve ön yargıyı körükler. Mikrop bedeni ele geçirmeden herkes kendi mahallesini bu pisliklerden temizlesin.

"Aga iki yazıdır bizi gömüp duruyorsun, hâlâ elle tutulur bir çözüm önerin yok. Mezar kazıcılıktan bıkmadın mı kardeşim?" diye soran bisikletli dostlarıma cevap veriyorum. Bir sonraki yazıyı bekleyin. 

4 Haziran 2021 Cuma

BİSİKLET PİYASASININ SPEKÜLATÖRLERİ: PLATFORM, İNİSİYATİF, KOLEKTİF VE TÜREVLERİ


Başlığı okuduktan sonra “Hoca yine uçuşa geçti!” diyenler vardır kesinlikle. Uçuş falan yok. Ayaklarım arzın üzerinde. Uçmaya da hiç niyetim yok. Amaaaa… Bu yazıda, kerameti kendinden menkul birkaç üfürükçü bisiklet hocasını havaya uçurmaya niyetim var. Ne demişler? Şeyh uçmaz müritleri uçurur! Şükürler olsun bu güne kadar kimsenin müridi olmadık. Bundan sonra da olmaya niyetimiz yok. Hocalarını uçurduktan sonra keramet gösteren hocalarının hesabından kendi keselerini doldurmaya niyetlenen müritlerin gazına gelecek kadar zayıf bir karakterimiz de yok. Bu yazımızda bisiklet piyasasının spekülatörlerini, üfürükçü dijital cinci hocalarını, sanal pedalşörlerini, klavye aktivistlerini havaya uçuracağız. Gardınızı alın, yıkıma başlıyoruz. Sözcükleri şarjöre sürüyorum.
 
"İnisiyatif-platform-kolektif" adlarını taşıyarak sadece belli bir siyasi partinin politikalarını bisiklet alanında desteklemek için örgütlenmiş, sivil toplum örgütü görünümlü oluşumlar var. Sosyal medya araçları üzerinden örgütleniyorlar. Aslında yasal olarak bu örgütlerin hiçbir varlığı yok. Ne bir dernek ne bir vakıf... Sadece bir sosyal medya gurubu üzerinden örgütlenerek binlerce insanı etkileyebilme gücüne erişen mikro dijital örgütlenmeler bunlar. Birkaç popüler bisiklet aktivistini kullanarak bisiklet teması etrafından binlerce kişiyi sosyal medya üzerinden örgütleyip, yine sosyal medya gruplarında belli bir dünya görüşünün propagandasını bisikletçilik maskesi altında yapmaktalar. Sözde özgürlüğün sanal mecrası sosyal medya üzerinden örgütlenmeyi demokratik bilincin bir ürünü olarak pazarlamakta mahirdirler. Ancak yaldızları döküldüğünde o demokratik cilânın altından Mussolini’nin kara gömleklilerinin çıktığını görürüz.
 
Sosyal medya gruplarında yapılan yayınları takip ettiğimizde AB politikalarının neoliberal sol aktivist tezlerle bize sunulduğunu gözlemliyoruz. Bu tezlerin aleyhindeki paylaşımlar grupta engelleniyor, etki alanları daraltılıyor, grup katılımcısı bu tezleri eleştirmeye devam ederse gruptan atılıyor ve engelleniyor. Yerelde destekledikleri partilerin belediye başkanlarının bisikletle ilgili icraatları abartılarak örtülü bir propagandanın malzemesi haline getirilirken, desteklemedikleri belediye başkanlarının icraatlarında mutlaka eleştirilecek bir yön bulmayı başarabiliyorlar. Burada altın kural şudur: Avrupa’da bisiklet konusunda yapılan her şey harikuladedir, Türkiye’de bizim ideolojimize ait belediyelerin bisiklet konusunda yaptığı en saçma şeyler bile fevkaladedir, Türkiye’de bizim ideolojimize karşıt belediyelerin bisiklet konusunda yaptığı en mükemmel yatırım dahi çöptür. 
 
Sözgelimi Türkiye'de bisiklet kullanımının en yaygın olduğu il olan Konya ile ilgili tek bir olumlu paylaşım göremezsiniz. Toplamda 550 kilometreye kadar varan ölçüde entegre bisiklet yolu inşa etmeyi başarmış (2020 verilerine göre), bisiklet tramvayını uygulamaya geçirmiş, çift katlı bisiklet park alanları yapmış Konya Büyükşehir Belediye'si hakkında tek bir olumlu, övgü dolu paylaşımları yoktur. Çünkü Konya Büyükşehir Belediyesi onların desteklediği bir ideolojik görüş tarafından yönetilmemektedir. Son yıllarda bisiklet konusunda büyük bir atılım yapan Sakarya Büyükşehir Belediye'si hakkında tek olumlu paylaşım göremezsiniz. (Ayçiçeği Bisiklet Vadisi Projesi) Fethiye Belediye'sinin bisiklet yolları ile ilgili tek olumlu paylaşımları olmaz, zira orası da onların belediyesi değildir. İzmir Büyükşehir Belediyesi saçma sapan bir ayak dayama aparatı koyar, günlerce övülür, Ankara Büyükşehir Belediyesi 10 km bisiklet yolu yapar ve günlerce konuşulur. Şehrine bir kilometre bisiklet yolu yapamayan Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tek bir paylaşımda olsun eleştirilmez, görmezden gelinir, zira onların belediyesidir.
 
İki örnek olayı inceleyelim şimdi: Biri Çorum Belediyesi'nin bisiklet yolları çalışmaları diğeri de Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin bisiklet yolları üzerindeki faaliyetleri olsun. Çorum Belediyesi, Çorum'un en merkezi caddesi olan Gazi Caddesi'ne bisiklet yolu yapmaya karar verdi, bölge esnafının ve vatandaşların yoğun tepkisi üzerine bu karardan vazgeçmek zorunda kaldı. Sadece bizim ülkemizde değil dünyanın her yerinde halkın tepkisini çeken bir uygulamadan vazgeçilir. Ne var bunda? Demokrasilerde gayet doğal bir durumdur. Ne yapacaktı Çorum Belediyesi? Bölge esnafının ve semt sakinlerinin zinhar istemediği bir bisiklet yolunu halka rağmen zorla mı yapacaktı? Bunların sosyal medya gruplarında Çorum Belediyesi'ni aşağılayıcı, Çorum halkını küçümseyen iletilerin altına yapılan yorumlarda Çorum Belediyesi linç edildi. O küçümseyici ifadelerin hiçbiri grup kurallarına aykırılık, nezaket vb bahaneleriyle silinmedi, engellenmedi. Neden? Çünkü Çorum Belediyesi onların desteklediği bir siyasi parti tarafından yönetilmiyordu, o hâlde ona vurmak serbestti. 
 
Antalya Belediyesi'ni devralan yeni ekibin bisiklet konusundaki ilk işi şehir içindeki bisiklet yollarını bir gecede kaldırmak olmuştu. Bir önceki dönem yapılmış kilometrelerce bisiklet yolu bir gecede yok edildi. Abartmıyorum, gerçekten bir gecede yok oldular. Vatandaş sabah kalktı her gün işine giderken kullandığı bisiklet yolunun yerinde olmadığını fark etti. Oysa daha geçen akşam işten eve o bisiklet yolunu kullanarak gelmişti. Bunların gruplarında ses yok, soluk yok! Tek bir gönderide bile Antalya Büyükşehir Belediyesi eleştirilmedi. Bu durumu eleştiren paylaşımları gruplarında paylaşmadılar, paylaştırmadılar, eleştiren paylaşımlar yapmaya çalışanları gruplarından atıp engellediler. Sistemleri böyle çalışıyor işte. Ne kadar da çağdaş ne kadar da demokratik ne kadar da medeni bir platform değil mi? Düşünce özgürlüğü konusunda ne kadar da özgür bir platform ama? Övecek cümle bulamıyorum hâlâ!
 
Peki, 15 bin kişiyi sosyal medyada örgütlemeyi başarabilen bu "inisiyatif-platform-kolektif" adlı gruplar niçin bir dernek ya da vakıf kurmuyor; yahut kuramıyor? Özellikle dernek ya da vakıf üzerinden örgütlenmemeyi tercih ediyorlar. Zira sosyal medyada pervasızca yayın yapıp kitleleri istenilen formatta etkilemek ve yönlendirmek çok kolay, ayrıca bunu yaparken de ülke yasalarının sorumluluk alanından kaçma imkânı da cabası. Onlara göre bu bir özgürlük alanı, bize göre ise ölçüsüz bir denetimsizlik ve sorumsuzluk! Dernek yahut vakıf olsalar belli yasal sorumlulukları yerine getirmek zorunda kalacaklar ve ilgili bakanlıkların denetiminden geçecekler. Öyle olursa istedikleri gibi AB politikaları perspektifinden beyin yıkama faaliyetleri yürütemeyecekleri ortadadır. Bunu asla açıktan yapmazlar. Halkın genel eğilimine uygun politik maskeler kullanırlar. 
 
En sevdikleri maske ise Atatürkçülüktür. Zira Türkiye'de Atatürk adı kitleleri etkileme konusunda çoğu alanda yeterli olmaktadır. Bu maskeyi Atatürk'ü çok sevdikleri için yahut onun ideolojisine değer verdikleri için kullanmazlar. Bunu nereden çıkarıyoruz? Şuradan: Türkiye'nin herhangi bir milli meselesinde Türkiye'den yana tavır koymazlar, ama halkın tepkisini çekmemek için milli bayramları da kutlamaktan geri durmazlar. Sosyal medya araçlarında yaptıkları yayınlarda ülkemizin bisiklet konusundaki geri kalmışlığı ön plana çıkarılıp Hollanda başta olmak üzere diğer AB ülkelerinin bisikletli yaşam konusundaki başarıları abartılarak övülmektedir. Başka şehirlerde şehrin genel eğilimine uygun olarak İslamcı yahut milliyetçi maskelere de bürünebilmektedirler. Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağı'nda adlı kitabında bunların strateji, taktik ve yöntemlerini açıkça ortaya koymuştur. İsteyen ilgili kitaba bakabilir.
 
Bu arada gerçekten kitle örgütü olma sorumluluğunu yerine getiren bisiklet temalı dernek, vakıf ve kulüpleri bu bağlama yerleştirmiyorum. Onlar gerçekten sorumluluklarının farkında olarak yasalar çerçevesinde bisiklet kültürünü yaymaya çalışıyorlar. Çoğu dernek ve vakfın bisiklet konusunda yaptıklarını Türkiye Bisiklet Federasyonu 33 trilyonluk bütçesi ile yapamıyor. Bu yasal dernek ve vakıflar kaymakamlıklar ve valilikler kanalıyla pek çok sosyal sorumluluk projesi yürütüyorlar. Her yıl binlerce kişiyi bisikletli yaşama kazanıyor, bisiklet sürmeyi bilmeyen yüzlerce vatandaşımıza bisiklet sürmeyi öğretiyorlar. Bisiklet spor kulübü dernekleri de ülkemizin bisiklet sporunu sırtlanmış durumda. Amatör bir ruhla bisiklet sporunu geliştirmek için canla başla çabalıyorlar. Yüzlerce genci “bisiklet spor kulübü dernekleri” çatısı altında örgütleyerek onları bisiklet sporuna kazandırmayı başarabiliyorlar. İnanılmaz bir özveri ve sarsılmaz bir inat ile bisiklet sporunu ayağa kaldırmak için ne gerekiyorsa cansiperane yapıyorlar.
 
Bunlar ile "inisiyatif-platform-kolektif" yapılarını birbirine karıştırmamak gerekiyor, otu çöpten ayırmalıyız. Bu yapıların bu güne kadar bir tane bisiklet sporcusuna destek olduğu görülmüş şey değildir. Bir tane genci bisiklet sporuna kazandırdıklarına daha şahit olmadık. Kulüp kurmadıkları gibi kulüp kuracak bir anlayışa da sahip olamazlar. Onlar için sanal âlemdeki sosyal medya gruplarında var olmak yeterlidir. Dijital bir bisikletli yaşamları vardır. Öne çıkan isimlerin Strava profillerini incelediğimiz zaman şu gerçeği görürüz: Bisiklete binmezler! Ya da şöyle diyelim: Sosyal medya gruplarında yazıp çizdikleri kadar bisiklete binmezler. 13 bin kişiye sosyal medya üzerinden propaganda yapan platformun kurucusu yılda 7 bin kilometre bisiklete binmez; ama her paylaşımında bisikletli ulaşım şöyle güzel, böyle harika diye yazmaktan da geri durmaz, verdiği vaaza uygun amel etmeyen imamdan farkı yoktur. Bisiklete binmeyen birinin bisiklet sporuna yahut bisikletli ulaşıma nasıl bir katkısı olabilir? Olamıyor zaten.
 
"İnisiyatif-platform-kolektif" benzeri yapılar asla kaymakamlık- valilik gibi devlet kurumları ile işbirliğine gitmezler, en temel ayrım noktaları budur. Etki alanlarına giren belediyelerle çeşitli ortaklıklar yaparlar, bu ortaklıkları yaparken de bisikletli ulaşım hakkını savunan vatandaşlarla diğer vatandaşları karşı karşıya getirip toplumsal kutuplaşmalara neden olurlar ve bunu cehaletlerinden değil bilinçli biçimde yaparlar. Asla bisiklet yolu yapılamayacak bir caddeye zorla bisiklet yolu yaptırırlar, semt sakinleri ile o yolu kullanan bisiklet kullanıcılarını karşı karşıya getirirler. Semtlerinde bisiklet yolu istemeyen semt sakinlerini sosyal medya gruplarında çektikleri videolar aracılığıyla afişe ederler, o videoların altına yapılan hakaret içerikli yorumlara da dokunmazlar. Zira buradaki amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek ya da dövdürmektir. Kitleleri doğal yollardan etkileyerek bisikletli yaşama kazanmak isteyen biri bunu yapmaz, buradaki amaç semtine bisiklet yolu yapılmasına karşı olan semt sakinlerini bisikletli yaşama kazanmak değildir. Kutuplaşma yaratıp bunu çatışmaya doğru evirmektir.
 
Niçin böyle yapıyorlar? Zira onlar bu devletin değil onları fonlayan yabancı devletlerin hizmetindedirler. Onların amacı "yaratıcı yıkıcılık" teorisinin kapsamında kendilerine verilen görevleri yerine getirmek, bunu yaparken de mümkün olan en geniş kitleyi ülkesine yabancılaştırarak kendi saflarında örgütlemektir. Sadece bisiklet alanında değil her alanda var bu "inisiyatif-platform-kolektif" benzeri yapılanmalar. Açıktan yıkıcı politika yapmak yerine STK maskesi altında faaliyetlerini yürüttükleri için kimse onlara müdahale edemiyor. Müdahale edildiğinde ise "Türkiye'de düşünce özgürlüğü yok!" yaygarası çıkarıp ortalığı birbirine karıştırıyorlar. Zaten amaçları da budur: Bisiklet teması üzerinden çatışmaya evrilme ihtimali olan toplumsal kutuplaşmalar yaratmak! Bisikletli yaşam konusundaki haklı talepleri bir maske gibi kullanarak büyük oyun kurucunun emirlerini yerine getirmek için örgütlenen bu inisiyatif-platform-kollektif ve benzeri yapılanmaların asıl gayesi budur.
 
Burada tam manasıyla saçmaladığımı düşünen arkadaşlar varsa basit bir örnek vereyim. Osman Kavala’yı tanırsınız. Tanımıyorsanız zaten bu yazıdan hiçbir şey anlamadınız demektir. Bu şahsın bisiklet üzerinde çekilmiş tek bir fotoğrafı yoktur, bisikletle alakası yoktur, belki çocukken bisiklete binmişliği vardır, o kadar… Eee, bize ne kardeşim Osman Kavala’dan? Evet, katılıyorum size. Bize ne? Bu kafada bir adamın bisikletle ne alakası olabilir? Bisiklet camiasında aktivist olarak bilinen, bisiklet temalı çeşitli dernek ve oluşumların içinde olan biri sosyal medya hesabından bir paylaşımda bulunuyor. Paylaşımda “Free Osman Kavala” yazıyor. Arkadaşı ve derneğini araştırıyoruz, derneğin üye sayısı ile dernek bürosunun bulunduğu semtteki kiraları karşılaştırıyoruz sonra. Tüzükte belirtilen aidat ile o derneğin büro kirasını bile ödeyebilmeleri mümkün değil. “Eee, nereden geliyor bu değirmenin suyu hacı?” diye sormazlar mı adama? Soruyoruz, kapı duvar… Bakın buralar eskiden hep komplo teorisi idi, pardon dutluktu dutluk…
 
Burjuvazinin saray soytarılarına "aktivist" denir. Burjuvazinin mezar kazıcılarına "devrimci" denir. İnisiyatif-platform-kolektif vb yapılar burjuvazinin saray soytarılarıdır. Bütün bisikletçileri, yasal dernek ve vakıflar etrafında birleştiren kurumlar ise burjuvazinin mezar kazıcılarıdırlar. Bize burjuvazi tarafından zorla dayatılan motorize bir yaşamı reddedebilmek için öncelikle meşru zeminde örgütlenmemiz gerekir. Meşru zemine dayanmayan inisiyatif-plarform-kollektif gibi bisiklet örgütümsüleri ile başarıya ulaşamayız. Şimdiye kadar bir arpa boyu kadar yol alamamamızın nedeni işte bu sanal-dijital örgütlenmelerdir. Bunlar, bisikletin spekülatörleridir. Manipülasyon ile birilerinin paslı kişiliklerini parlatma ve bisikletli ulaşım talebinde bulunan kitleleri yanlış yönlendirme dışında hiçbir işe yaramazlar. 
 
Bu yazımızda bisiklet piyasasının spekülatörlerini hakkını vererek gömdüğümüze göre ölünün terekesini tasfiye ettikten sonra artık gerçek bisiklet sivil toplum örgütleri üzerine konuşabiliriz. Bir sonraki yazımızda bisikletli bir yaşamı inşa etme yolundaki doğru eylem çizgisini anlatarak bisiklet sivil toplum örgütlerinin nasıl olması gerektiğini açıklayacağız.

17 Mayıs 2021 Pazartesi

MUSTAFA İŞCİER, İKİ PEDAL ARASINDA


Görme engelli bisikletçi Mustafa İşcier’in bisikletli yaşamına dair deneyimlerini anlattığı “İki Pedal Arasında” adlı bir kitabı yayımlandı. Kitap, görme engelli bir bisikletçinin deneyimlerini anlatması bakımından bizim yayın dünyamızda bir ilk. Mustafa İşcier, bu kitabında bisikletle tanışma hikâyesinden başlayarak çıktığı uzun mesafe turlarını, tadına doyulmaz arkadaşlık deneyimlerini anlatıyor.

 
Görme engelli bir bisikletçi ne kadar bisiklet sürebilir ki demeyin! Mustafa İşcier’in bisikletle gezdiği yerleri otomobille bile gezemeyenler var. Bir bakıyorsunuz benim diyen bisikletçinin gitmeye cesaret edemeyeceği bir rotada Ordu-Tokat arasını turluyor, bir bakıyorsunuz Bursa’da bisikletle fink atıyor, kayalıklara tırmanıyor, oradan Batı Karadeniz’e geçiyor, sonra Ege sahillerinde turluyor. İhtiyaç sahiplerine bisikletle “engelsiz çorba” dağıtıyor, Kuzey Ormanları Savunması’na katılıyor, Kaz Dağları’na tırmanıp Ekofest’e destek oluyor. Nevşehir Gran Fondo’da yarış koşmuşluğu bile var. Görme engelli bireylere bisiklet deneyimini yaşatmak için kurulmuş Eşpedal Derneği’nin kurucu başkanlığını da üstlenmiş. Maşallah, on parmağında on marifet var.
 
İki Pedal Arasında adlı kitabında Mustafa İşcier, yukarıda özetlediğimiz şeyleri yaparken başından geçen ilginç olayları ve deneyimlerini anlatmış. İlginç tur günlükleri de var, yaşama dair oylumlu çözümlemeler de… Benim en çok dikkatimi çeken şey bisiklet deneyimi sırasında edindiği dostları oldu. Hepsi de birbirinden güzel, pırıl pırıl insanlar! Bu bisiklet denen gavur icadında bir şeytan tüyü var, üzerine binen her insanı bir şekilde güzelleştiriyor galiba. Boşuna “şeytanarabası” denmemiş kendisine evvel zamanda. Paylaşma, dostluk, dayanışma, uyum, özveri… İnsanı insan yapan pek çok erdemi içinde barındırıyor. İnsan bisiklete bindiği zaman dünya değişmiyor belki ama bisiklete binen insan kesinlikle değişiyor.
 
Görme engelli birinin bindiği bisikletin şeklini şemailini merak edenler mutlaka vardır. Bu bisikletlere “tandem bisiklet” yahut kısaca “tandem” deniyor. Tandem bisikletler, iki kişinin aynı anda bisiklete binmesine olanak tanıyan makineler. Kısacası çift kişilik bisiklet. Önde gören bir pilot, arkada görme engelli bir yardımcı pilot oluyor. Birlikte pedal çeviriyorlar. Böylece görme engelli bireyler de bisiklete binme deneyimini tadabiliyor. Mustafa İşcier ve arkadaşları, tandem bisikletleri görme engellilere bisiklet sürme deneyimini yaşatmak için kullanıyorlar. Sanılmasın ki bu bisikletler engelli bireylere bisiklete binme deneyimi yaşatmaktan başka bir işe yaramaz. Tandem bisiklet, nasıl ki gözleri görmeyen Mustafa İşcier’e bisiklete binme deneyimi yaşatarak onun farklı duyguları tatmasına imkân tanıyorsa bizlere de birbirimizi tanıma konuşunsa yardımcı olabilir. Daha nice nice faydaları var tandemin, anlatmakla bitmez. Burada lafı kısa kesiyoruz, belki sonra onu da ayrıntılı olarak anlatırım. Tandem bisikletlerin görme engelli bireylere neler kattığını öğrenmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.
 
“Eeee, yâni? Körün biri bir gün bisiklete binmiş, sonra da oturup hatıralarını yazmış da bize ne faydası var?” mı dediniz? Doğru söylüyorsunuz, size hiçbir faydası yok bu kitabın. Zaten sizin gibi düşünen insanlar için bu dünyada bu güne kadar yazılmış herhangi bir kitabın zerre kadar bir faydasının dokunacağına da inanmıyorum. Bundan sonra yazacaklarım sizi ilgilendirmiyor. Okumayın. Gerek yok. Ayrıca bu dünyadaki varlığınıza da gerek yok. Türemeyesiniz inşallah! Eveeet, ne diyorduk? Tamam. Mustafa İşcier bu kitabı niçin yazmış, niçin bastırmış, niçin daha çok insan tarafından satın alınıp okunmasını istiyor? Açıklayalım:
 
1. Bu kitabın geliriyle tandem bisikletler alınacak, bu bisikletlerle daha fazla görme engelli yurttaşımızın bisiklete binme deneyimini yaşaması sağlanacak.
2. Tandem bisikleti sürebilmek için iki kişinin bir araya gelip eşleşebilmesi gerekiyor. Tandem bisikletleri sürecek pilot ve yardımcı pilotların eşleşmesi için mobil bir uygulama oluşturulacak. Görme engelli bireylerimiz bu uygulama üzerinden pilotlarını rahatça bulabilecek.
3. Son olarak da gören ve görmeyen tüm bisikletçilerin deneyimlerini paylaştığı bir e-dergi çıkarılacak. Bu kitabı satın alarak yukarıdaki üç amacın gerçekleşmesi için bir katkı sunmuş olacaksınız.
 
Biz yazıcıların büyük üstadı Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanının bir yerinde şöyle diyor: İnsan, insan için canını verebilmeli, yoksa kalabalık etmemeli dünyamızda. Ben sizden canınızı vermenizi istemiyorum, o seviyeye erişebildiyseniz ne mutlu size. Sadece İki Pedal Arasında adlı kitabı satın alarak, satın aldırarak başka görme engelli bireylerin de bu güzel deneyimleri yaşayabilmesine katkı sunmanız yeterli olacak. İnsan yan yana gelip çoğaldıkça daha da güçlenir, insan varlığını paylaştıkça zenginleşir.
 
Ama yine de bu kitabın en büyük faydasının görme engelli bireylere bisiklet sürme deneyimi yaşatmak olmadığını düşünüyorum. Bu kitap, kendisini okuyan insanlara görmemenin bu hayatı yaşamaya engel olamayacağını anlatacak. İki tane gören göze sahip olmasına rağmen yine de göremeyen insanların bazı gerçekleri görebilmesine vesile olacak. Bunlardan daha önemli olan bir kazanım daha var bence. Bu kitap, görme engelli bireylerin daha kolay pilot bulabilmelerini sağlayacak. Zira ben tandem bisikletin sadece görme engelli bireyler için farklı bir deneyim olduğuna inanmıyorum. İki gözü de sapasağlam olan bisikletçilere görme engelli biriyle aynı bisikleti paylaşma deneyimini de yaşatacak. Gören bisikletçiler bu kitapta anlatılan güzel duyguları yaşayabilmek için görme engelli bir arkadaşımıza pilot olmaya çalışacak. Sevgi, paylaştıkça çoğalacak. Dünyamız eskisinden daha güzel bir yer olacak.
 
Görme engelli bireylere yaşamı daha zor hale getiren biz gören bireylerin duyarsızlığıdır. Görmemek başlı başına büyük bir engel iken bir de bizim duyarsızlığımızın, umarsızlığımızın karşılarına çıkardığı engellerle mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Sosyal sorumluluktan uzak tutum ve davranışlarımız yüzünden bu hayat görme engelli bireyler için daha zor hâle geliyor. Kendimiz yahut ailemizden biri görme duyusunu kaybedene kadar görmemenin ne menem bir şey olduğunu anlayamıyoruz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da empati yapmayı beceremiyoruz. Ancak kendi başımıza gelince anlıyoruz bazı gerçekleri. Eşekten düşmenin acı verici bir olay olduğunu anlayabilmek için illa ki eşekten düşmek zorunda mıyız?
 
İsmet Özel, Mataramda Tuzlu Su adlı şiirinde modern çağın sıkıntısıyla yaşamak zorunda olan insanlara yanıtlayamayacakları kadar zor bir soru yöneltiyordu: “Uzak nedir? / Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için / gidecek yer ne kadar uzak olabilir?” Mustafa İşcier de bu kitabı okuyanların zihninde bir soru belirmesini istiyor: Kör nedir? Evet, gerçekten de kör nedir? Sadece gözleri görmeyen kişilere mi kör denir? Yoksa gören iki gözü de olmasına rağmen görmeyen, göremeyen, görmemeyi yeğleyen kişiye mi kör denir? Kitabı okumaya devam ettikçe şunu mutlak bir kesinlikle kavrayabiliyoruz ki gözleri görmeyen birine kör diyemeyiz. Zira Mustafa’nın da gözleri görmüyor; fakat o, bazı gerçekleri iki gözüyle dünyaya bakan pek çok insandan daha iyi görebiliyor. Mustafa’nın gözleri “kendinin ücrasında yaşayan” bir insanın gözleri değil. Âşık Veysel gibi gözleriyle göremediği bu dünyayı gözleriyle gören birçok insandan daha iyi anlayabiliyor. Bu bağlamda Elias Canetti’nin Körleşme romanında sergüzeştini anlattığı Profesör Kien’i de anmadan geçmeyelim. İnsan bazı gerçekleri profesör olsa bile göremeyebiliyor.
 
Sonra da modern insanın kucağına pimi çekilmiş bir el bombası gibi şu soruyu bırakalım: Gözlerinizle görebildiğiniz konusunda emin misiniz? Gerçekten görebiliyor musunuz? İki gözü de görmeyen Mustafa İşcier görebiliyor, peki siz? Gördüklerinizin ne kadarı gerçek, ne kadarı yalan, ne kadarı kurgulanmış bir gerçekliğin ürünü?