30 Eylül 2021 Perşembe

MARC AUGÉ'NİN BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 5! SON BÖLÜM!


Dünyaya Dönüş

Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının son bölümü "Dünyaya Dönüş" başlığını taşıyor. Bu bölümde Ütopya bölümünde kurulan hayallerin pembe bulutları dağılıyor, yazarın ayakları birazcık da olsa nesnel gerçekliğin zeminine sağlam basmaya başlıyor. Yazarın kişisel fantastik dünyasının biraz da olsa dışına çıkabiliyoruz bu bölümde.

"Ütopyaya kendimizi fazla kaptırınca hayal kırıklığına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalırız." (S.75) Kitabın sonuna doğru yazarın da bunu anlamış olması büyük başarı aslında. Burada küçük bir eksik var ki o da yazarın yaptığı hatanın en önemli kısmı ütopyaya kendini fazlaca kaptırmak değil aslında. Önceki bölümlerde ayrıntılı olarak eleştirisini yaptığımız, yazarın gerçekliği yanlış tahlil etmesi en önemli kusurudur. Gerçekliği hakikate uygun biçimde tahlil etmeden yapılan tüm kuramsal çalışmalarda olduğu gibi bu çalışmada da hayal kırıklığı kaçınılmaz son olarak karşımıza çıkıyor. Yazar gerçekliği bilimsel doğrulara dayanarak kavramayı başarabilse daha işlevsel bir felsefi  kuram inşa etmeyi de başarabilecek. Bunu yapamadığı için başaramıyor. Burada ütopyanın toptan bir reddiyesini yapmıyoruz, elbette ütopyalar kurulacak; fakat ütopyalar üzerine teori inşa edilemez. Teoriler hayatın nesnel gerçekliğinden damıtılır, daha sonra tekrar hayatın nesnel gerçekliğinde sınanır, hayatın acımasız sınav kâğıdında test edilip gerçekliğe uygunluğu onanan teoriler bilimsel bir nitelik kazanır.

"Bisikletçilik bedenin artırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsünün bir ölçüde gerçekleşmesini sağlar. Bisiklet sürücüsünün hayali, mekânın zorluklarına göğüs germesi gerekse de karadayken sudaki balıkla ya da gökyüzündeki kuşla özdeşleşmektir." (S.76) Son kısımdaki şiirsel bir metafor olmaktan öte bizim açımızdan herhangi bir anlam taşımayan "sudaki balık ve gökyüzündeki kuşla özdeşleşmek" gibi ciddi bir felsefe metnini sakatlayan yazınsal sulukları bir kenara bırakacak olursak "bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" ve "bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ifadelerini ayrıntılı olarak açmamız gerekecek. "Bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" kısmının ne demek istediğini bisiklete binen herkes az çok anlamıştır, bunu geçelim. Asıl mesele ikinci noktada.

Bisiklet sürücüsü bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın harekete geçmektedir, yalnız burada "zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ilk kısımdaki tezle uyuşmuyor. Bisiklet zahmetsiz hareketlilik ülküsünü vaaz eden bir keşiş olmaktan çok "zahmetli hareketlilik ülküsünü" yaşama geçirmeye çalışan bir gerçekçidir. Boğazına kadar konformizmin bataklığına batmış bir insanlığa bisikleti ve bisikletçiliği anlatırken "zahmetsiz hareketlilik" ifadesini kullanmak, bu konfor düşkünü insanları bisiklete yönlendirmek amacıyla kullanılan sığ bir propaganda sloganı olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor, zira bu tez gerçeklikle çelişiyor. Bisiklet, son derece zahmetlidir bir hareketlilik aracıdır, nesnel gerçeklik budur ve inkâr edilemez. Motorize ulaşım hegemonyasına maruz kalan bilinçlerdeki derin tahribatı gidermeden ve tedavi etmeden kof propaganda cümleleriyle sonuç alıcı eylemler üretmek akla ve bilime aykırı ütopik bir bakış açısıdır. Motorize aklın egemen olduğu bir dünyada insan bedeni hızla hareketsizleşirken beden yozlaşmaktadır, buna binaen insan zihni de bu konforun yarattığı rehavet ile tembelleşmektedir. Zahmetsizce yapılan işlerin tamamı bu dünyada hareket ederek var olmak üzerine evrimleşmiş insan bedenini daha güçsüz kılmaktadır.

"Zira bisikletçiliğin marifeti, bu fazlasıyla baştan çıkarıcı hayalin aksine, tam da bize daha keskin bir mekân ve de zaman bilincini dayatmasıdır." (S.76) "Bisikletçilik nedir?" diye sorulsa en kısa cevaplardan biri mutlaka "insana keskin bir zaman ve mekan bilinci kazandıran bir faaliyettir" demek yeterli olacaktır. Şehirde "var olmak" ile "yaşamak" birbirinden faklı olgulardır. Motorlu bir araçla şehri hiç zahmet çekmeden ve terlemeden dolaşan biri sadece zamanda ve mekânda var olmaktadır, o şehri yaşamamaktadır. Şehri bisikletle gezen biri ise, bisikletle yaptığı yolculuk sırasında zahmet çeker, terler, şehrin coğrafyasının her türlü bileşenine karşı sadece bacak ve akıl gücü ile mücadele eder, bu yüzden bisikletli özne içinde var olduğu şehrin edimsel bir parçası olur, o şehrin içinde "yaşayan bir özne" hâline gelir. Doğadaki insan da böyledir, bisiklet doğadaki insanın yaşadığı duygusal yoğunluğu şehrin içinde simüle eder. Doğanın içinde var olan birey vücudunun tüm hücreleriyle doğayı algılar, şehir içinde bisiklete binen birey de vücudunun bütün hücreleriyle şehri algılar.

"Bisikletin mucizesi, bisiklet kullanan herkesi asgari düzeyde uyanık olmaya mecbur etmesi gibi, biyolojik düzene sevimli bir çağrıymışçasına tatlı tatlı işlemesidir." (S.77) Bisiklet, kendisini kullanan herkesi en yüksek düzeyde uyanık ve ayık olmaya zorlar. İki teker üzerinde sürekli pedal çevirerek var olmak zorunda kalan bisikletçi doğal olarak uyanık olmaya mecburdur. Çünkü şehiriçi trafikte bisiklet kullanarak hayatta kalabilmek için başka bir seçeneği yoktur. Bisiklet insanın biyolojik düzenine en uygun ulaşım aracıdır, yürümek ve koşmak bile belli oranlarda bedene zarar veren ve bedeni yıpratan faaliyetlerken bisiklet sürme bedeni minimum düzeyde yıpratarak maksimum düzeyde fayda sağlayan verimli bir ulaşım aracıdır. Bisiklet budur; fakat bunların hiçbiri yazarın iddia ettiği gibi "bisikletin mucizesi"nin bir ürünü değildir. Burada şu mucize olayını tekrar eleştirmek zorunda olduğum için okurdan özür diliyorum. Zira yazarın bir antropolog olmasına yorduğumuz mucizeler, mitler, efsaneler yaratma fantezisi kitabın her bölümünde karşımıza çıkıyor.

"Pedal çeviriyorum, o hâlde varım." (S.78) Yazar burada Descartes'ın "Düşünüyorum, o hâlde varım." (Cogito ergo sum.) sözüne atıfta bulunuyor. İnsanın varoluşunu ontolojik bağlamda düşünme edimine bağlayan Descartes'a atıfta bulunarak yeni insanın varoluş nedenini pedal çevirme eylemine bağlıyor. Bisikletçiler için mâkul ve mantıklı bir varoluş temellendirmesi olabilir belki; fakat bisiklete binmeyen milyarlarca insan için bir retorik güzellemesi olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor. Kaldı ki dünya üzerindeki bütün insanlar bisikletli olsaydı bile padal çevirme eylemini insan varoluşunun temel nedeni olarak kabul etmek mümkün olmayacaktır. Zira insan varoluşu pedal çevirme gibi basit ve anlamsız bir eylemin sonuçlarına bağlanacak kadar basit bir olgu değildir. Obsesif kompulsif bir bisikletçi için dahi yaşamsal varoluşun nedenleri pedal çevirme eylemine bağlanamaz. İnsan pedal çevirme eyleminden yahut bisikletten büyüktür; insan yaşamının nedeni yine insan üretimi bir nesneye bağlanacak kadar değersiz değildir. Bisiklet alınıp satılır, üretilir ve yok edilebilir. Bu bağlamda edilgen bir nesnedir. Onu etken hâle getiren haraket ettirici güç insandır. İnsanın varlığı bisiklete değil bisikletin varlığı insana bağlıdır.

"Bisiklet modası kuşkusuz kısmen bu görüş bildirme olayına bağlıdır ama seleye oturduğumuz anda işler değişir ve kendimizi buluruz, kendi sorumluluğumuzu yeniden alırız. Kişisel tarihimiz idareyi ele alır. Dış dünya en fiziksel boyutlarıyla somut olarak bize kendini dayatır. Bize direnir ve bizi bir irade çabasına zorlar fakat aynı zamanda kendini bize bir mahrem özgürlük ve kişisel inisiyatif mekânı, kelimenin ilk ve tam anlamıyla, şiirsel bir mekân olarak sunar." (S.79) Parçanın sonundaki "şiirsel bir mekân" ifadesi olmasa altına imzamızı atıp geleceğimiz oldukça gerçekçi bir bölüm diyecektik bu bölüm için. Oysa yazar yine retorik yapacağım derken nesnel gerçeklikten çıkarılan teoriyi zedelemeye devam ediyor. Bisikletle deneyimlenen mekân şiirsel bir mekân olmaktan öte gerçekçi bir mekândır. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, mekânı bütün boyutlarıyla hakikate mümkün olan en yakın şekilde algılar. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, kişisel tarihinin sorumluluğunu eline alır, bu ise özgürlüğün minimum şartıdır, kendi tarihine yön verme konusunda iradeyi yine kendi eline almayan kimse özgür bir birey olarak tanımlanamaz. Bisikletin üzerindeyken dış dünya varlığını en yalın hâliyle bize dayatır, birey bisikletin üzerindeyken dış mekânın bütün bileşenlerine karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalır. Bu durum onu eğitir, geliştirir, güçlendirir. Bunların hiçbirinde şiirsel bir yan yoktur, bunların tamamı çırılçıplak gerçektir. Hakikatin ta kendisidir.

"Bisikletçilik pratiğinin, hayattaki zevklerin herkesin önceliği haline geleceği ve herkese saygı duyulmasının sağlanacağı ütopik bir dünya hayalini akla yatkın kılması bile tek başına bize umut etmemiz için bir neden verir. Ütopyaya dönüş, gerçeğe dönüş - ikisi neredeyse aynıdır. Hayatı değiştirmek için haydi bisikletlerinize! Bisikletçilik bir hümanizmdir." (S.80) İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bisiklete binmemek değildir, burada açık bir çarpıtma var. Hakikat şudur: Mülkiyet ilişkileri yüzünden insanlar arasında bir eşitsizlik vardır. Mülkiyet üzerindeki eşitsizliği gidermeden insanlar arasındaki eşitsizliği sadece bisikletçilik pratiği üzerinden sağlamaya çalışmak gerçekçi bir hedef değildir. Yazar diğer bölümlerde olduğu gibi burada da bisikletçilere şirin gelecek söylemlerle edebiyat yapmanın ötesine geçemiyor, kitabın sonuna geldiğimiz bu bölümde açıkça fark ediyoruz ki aslında yazar edebiyat yapmanın ötesine geçmek de istemiyor. İstese bunu çok rahat yapabilecek kapasitede entelektüel donanıma sahip olmasına rağmen retorik üzerinden kitleleri manipüle edip popüler olmayı ve övgüler almayı daha kolay ve daha ulaşılabilir bir hedef olarak kendine koyuyor. Kitabın genelinde durum böyle, hakikate en çok yaklaştığı noktalarda bile bir popüler olma arzusuyla gerçeği ortaya koyuyor. Burada amaç hakikati ortaya koyarak hakikatin hakkını vermek değildir, asıl amaç hakikatin inandırıcılığını kullanarak yaratmaya çalıştığı bisiklet mitine, bisiklet ütopyasına, bisiklet mucizesine alan açmaktır. Sözgelimi "Bisikletçilik bir hümanizmdir." söylemi hakikatini ta kendisidir; ama ona gelene kadar savunulan tüm fikirler hakikatin dışında yazarın teorik fantezilerinin bir ürünüdür. Bisikletçilik pratiği insanı süreç içinde eğiterek kaba bir insandan eylemli bir hümanist yaratan niteliğe sahiptir; fakat bunu ütopyaya dönüş ile gerçeğe dönüşü birbirine eşitlemek suretiyle yapmaz. Aksine bisikletçilik pratiği bunu bireyi apaçık ve yalın gerçekliğe daha da yaklaştırarak yapmaktadır.

SONUÇ

Toplamda 80 sayfa tutan bir "felsefe" kitabı -punto abartılmamış olsa hepi topu bir forma- hakkında bu kadar derin düşünüp uzun uzun eleştiri yazmaya değer miydi? Kitabın kendisi bağlamında düşünecek olursak evet değmezdi; fakat kitabın bisiklet kültürü konusunda yaratacağı zihinsel tahribatı önlemeye değer bir çaba yürüttüğüme inanıyorum. Zira toplumsal mücadelenin her alanına "sivil bir örümcek" gibi ağ ören emperyalizm, ülkemizde yeni yeni popülerleşen bisiklet aktivistliği alanını boş bırakacak değildi. Ülkemizin neoliberal bisiklet aktivistlerine felsefî bir kaynak kitabı olması amacıyla bu kitabın basıldığında inanıyorum. Yayınevi editörlerinin pandemi koşullarında can çekişen bir yayıncılık sektörü gerçeğine rağmen bu kitabı basmaya nasıl ikna oldular, çok merak ediyorum doğrusu. Zira bu ülkede bisiklet konulu bir kitaptan para kazanılamaz. Sosyolojik alt yapımız buna pek müsait değil.

Her şeye rağmen bisikleti merkeze alan bir felsefe kitabının Türkçeye çevrilmesi ve ülkemizde yayımlanması olumlu bir gelişmedir. Kitap, bütün kusurlarına ve kuramsal temelinin çürüklüğüne rağmen bisiklet konulu kitaplar alanında tam bir çölü andıran yayın dünyamızda farklı bir seçenek olarak kendini gösteriyor. Türkçe dilinde daha fazla basılması gerektiğini düşündüğümüz bisiklet kitapları alanında gözlemlediğimiz kapatılamaz açığın bir bölümünü olsun örtmeyi başarabiliyor. Okunmalı, tartışılmalı, eleştirilmeli... 

Eleştiren herkesin hain ilân edildiği bir toplumsal ortamda bir bisiklet kitabını eleştirme cesaretini gösterdiğim için beni kutlamanızı beklemiyorum. Her türlü linç girişimine açığım. Evet, neydi bir aralar çok popüler olan o pejoratif laf? "Siz vurdunuz da biz ölmedik mi?"

15 Eylül 2021 Çarşamba

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE VOL 4

Yazımızın bu bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya adlı bölümündeki tezleri inceleyeceğiz.

Ütopya 

"... bisiklet bizatihi küçük bir obje, araba gibi oturulan bir mekân değil bütünleşik bir objedir. Düzenlenmez, dekore edilmez, bizzat yapılır." (Sayfa 60) Motorlu araçların tamamı obje niteliğinde olmasına rağmen bisiklet ve onun üzerinde devinen insan sujedir. Bisikleti insanın altındaki pasif bir obje olarak tahayyül edebilmek mümkün olmadığı gibi, bisikletin üzerinde olmayan insanın da sujeliği eksik kalacaktır. Bisiklete binen insan ile birlikte bisikletin kendisi de suje oluşumunun eşit orandaki etkenleri olarak karşımıza çıkıyor. İnsan ve bisiklet birbirini bütünleyen iki farklı bileşen. İkincil olarak bisiklet, düzenlenebilir, dekore edilebilir ve yapılabilir. İnsandan ayrı bir nesne olarak tahayyül ettiğimizde bunların hepsini bisiklet için söyleyebiliriz; fakat burada belirli bir ayrım noktası bulunduğunu vurgulamadan geçmemeliyiz: Bisiklet insan için insan tarafından üretilen basit bir makinedir; fakat onu suje aşamasına taşıyan değer verici deneyim, insanın onu üretirken harcadığı emeğin yanı sıra onun üzerinde devinen insanın harcadığı alın teridir. Bu aşamada basit bir makine olan bisiklet insan vücudunun herhangi bir uzvu gibi işlev kazanır ve sujeleşir. Üzerine insanın binmediği bir bisiklet ise objelikten kurtulamayacaktır.


"Sabırlı ve sadık olan bisiklet, sahibinin vefalı ve önemli bir yoldaşıdır; insan ondan ayrılmak istemez." (Sayfa 60) Şu cümle herhangi bir otomobil için yazılabilir mi? Otomobil sabırlı ve sadık olarak tanımlanabilir bir nesne midir? Vefalılık, yoldaşlık otomobil söz konusu olduğunda dillendirilebilir mi? Bunların birine dahi evet yanıtını verebilmek mümkün değilken kent içi ulaşımda kral koltuğuna ruhsuz otomobilleri hiç tereddüt etmeden nasıl yerleştirebiliyoruz? Bisikletin bir ruhu var, insanla birlikte, insanla var olan, insansız kaldığında ruhunu yitiren bir yapısı var bisikletin. Bisiklet ve insan arasındaki ilişki bir yoldaşlık ilişkisiyken otomobil ve insan arasındaki ilişki sadece bir sahiplik-aitlik ilişkisidir. İnsan otomobilin mutlak sahibi ve mâlikiyken bisiklet üzerindeyken bu kadar mutlak bir mülkiyete sahip değildir. Yasalar ve ilgili mevzuat otomobili bir yatırım aracı, bir ticaret metası hâline getirmiştir. Hiçbir açık kapı bırakmaksızın otomobil mülkiyeti ve kullanımı yasalar tarafından sınırlandırılmıştır. Otomobil sahibi olmayı yasalarla çerçevesi çizilmiş bir tanımlı özgürlük alanı hâline getirmiştir. Bisiklet için ise bu mutlak mülkiyetten söz edemiyoruz. Şimdilik... İnsanın ondan ayrılmak istememesine neden olan duygusal bağın kaynağı da bu mülkiyet ilişkisinde saklı. Bisiklet bir mülk değil, insanla birlikte anlam kazanan bir özne. İnsanla bisiklet arasındaki ilişki, eşit özneler arasındaki doğal bir bağımlılık ilişkisidir.

"Elektrikli motor bir mükemmel eşitlik aracı, tartışmasız tek pozitif ayrımcılık biçimidir." (Sayfa 63) Son yıllarda elektrikli bisikletler üzerinden yürütülen algı operasyonunu dehşet ve hayretle takip ediyorum. Bir e-bike furyasıdır gidiyor. Marc Augé de bu furyaya teorik açıdan destek veriyor. Elektrikli motoru bir eşitlik aracı yahut pozitif ayrımcılık biçimi olarak tanımlayabilmek için gerçek anlamda bir ideolojik körlüğe sahip olmak gerekiyor. Elektrikli motor destekli bisikletler ile eşitlik nasıl sağlanacak? Türkiye koşullarında en ucuz e-bike 15 bin TL! Avrupa'da bile işçi sınıfı ve lümpen proletarya sınıflarına mensup bireyler tarafından rahatlıkla satın alınabilir fiyatlarla satılmıyor. Bu nasıl bir eşitlik aracı ki ezilen sınıflar tarafından satın alınamıyor? Kuzum, e-bike kimi kime eşitliyor? Yanıtını yine biz verelim: E-bike, onu satın alabilecek ekonomik seviyeye ulaşmış sınıfları bisiklete binme deneyimini yaşama noktasında eşitliyor. 20 yaşındaki sağlıklı bir burjuva elektrik desteğine ihtiyaç duymadan bisikletini sürebiliyorken 60 yaşındaki burjuva E-bike olmadan bu deneyimi yaşayamıyor; çünkü bedeni bu yükü kaldıracak düzeyde değil. İşçi sınıfından 20 yaşındaki sağlıklı bir genç pedal gücüyle bisikletine binebiliyor; ama 60 yaşındaki işçi emeklisi bir yurttaş, e-bike satın alacak seviyede bir gelire sahip olmadığı için bisiklete binemiyor. Al sana "mükemmel eşitlik aracı"! Yersen!!!

"Kökten dincilik, bisiklet karşısında geri adım atmak zorunda kalalı uzun zaman olmuştur ve bisiklet modası, ebeveynleri ya da gerici erkek kardeşleri tarafından şeytanın aracına bacaklarını iki yana açarak binmesi engellenmeye çalışılan bazı kız çocuklarını kesin olarak özgürleştirmiştir." (Sayfa 65) Bisiklet kadınlar açısından bir özgürleşme aracıdır. Süfrajetlerden feministlere uzanan kadın özgürleşme hareketleri tarihi incelendiğinde bu özgürleşme hamlelerinin her birinde bisikletin büyük bir yerinin ve öneminin olduğunu görürüz. Bisiklet, kadın bedeninin dinsel ve toplumsal zincirlerinden kurtularak özgürleşebilmesi için özgün bir kent içi micro ulaşım aracıdır. Kadının babasına, abisine, kocasına, sevgilisine muhtaç olmadan A noktasından B noktasına özgürce gidebilmesini sağlayan bir ulaşım aracı olarak bisikleti yeniden yorumlayabiliriz. Dünyanın her yerinde insan özgürleşmesinin önündeki en büyük engel kökten dincilik olarak karşımıza çıkıyor. Kökten dincilik, dünyanın her bölgesinde emperyalist-kapitalist sistemin ideolojik aygıtları içinde yer alır ve bu bağlamda toplumsal hegemonyanın inşa edilmesinde etkin bir biçimde kullanılır. Bacaklarını ayırarak bisiklete binen kadın, kökten dinciliğin ve onu taşeron olarak kullanan emperyalist- kapitalist sistemin can düşmanıdır. Bu yüzden kadının bacaklarını ayırarak bisiklete binebildiği tüm coğrafyalarda kökten dincilik gerilemeye mahkûmdur.

"Üretim tam bir atılım hâlinde. Satış ve pazarlama teknikleri ustalıkla rekabet ediyor. Kapitalizm bundan yarar sağlıyor ama iş örgütlenmesi, eğitim ve eğlence alanlarındaki kullanıcıların talepleri o hâle geldi ki liberalizm ve sosyalizm arasında, öncelikle bireylerin mutluluğuyla ilgilenen üçüncü yolun keşfedilmesine izin verecek olanın nihayetinde bisiklet pratiği olup olmayacağı sorgulamaya başlıyor." (Sayfa 71) Yazar; Ütopya bölümünün sonunda sosyalizm ve liberalizm arasında, bireylerin mutluluğunu önceleyen üçüncü bir yolun keşfedilmesi için bisiklet pratiğinin neden olup olmayacağının sorgulanmaya başlanacağı teziyle kitabın bu kısmına kadar satır aralarında örtük anlatımla ifade etmeye çalıştığı ideolojik görüşünü ifşa ediyor. Kapitalizmin yarar sağladığı bir üretim atılımının bireylerin mutluluğuna nasıl bir katkı sağlayacağını ise açıklamıyor, açıklayamıyor. Zira kapitalizmin geniş insan kitlelerinin yaratıcı emeğinin sömürüsü üzerinden geliştiğini, bunun insanlar açısından tartışılmaz bir mutsuzluk kaynağı olduğunu görmezden geliyor. Kapitalistlerin mutlu olduğu bir sistemde geniş halk kitlelerine kalan ancak ve ancak mutsuzluk olacaktır.

Yine yazarın savunduğu liberalizm ve sosyalizm arasında bulunacak üçüncü yol üzerine yıllardır düşünülüyor, teorik ve pratik zeminde bu üçüncü yol arayışlarının tamamının kapitalizme yaradığı açıkça görüldü. Üçüncü yolcuların keşfettiklerini iddia ettikleri o yol mutlak surette kapitalizme çıkıyor. Bisiklet pratiğinin açacağı üçüncü yolun da açılacağı yer bellidir.  İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bellidir. Mülkiyet ilişkileri üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadan, sadece bisikletçilik pratiği üzerinden insanların eşitlenebileceğini iddia etmek ham bir hayaldir. Üretim araçları üzerindeki mülkiyetin niceliği değişmeden niteliği de değişmeyecektir. "İş örgütlenmesi, eğitim, eğlence" alanlarındaki birey taleplerinin toplumsal alanda bir eşitlik sağlama gücü yoktur. Bu güne kadar gelişen, insanlar arasındaki eşitsizliği azaltma ve yok etme amacına yönelik eyleme geçirilen bütün insan faaliyetlerini incelediğimizde bunların tamamının mülkiyet ilişkilerini değiştirerek başarılı olabildiğini gözlemliyoruz. Bu güne kadar yaşanan toplumsal değişim hareketlerinin tarihsel birikimini incelediğimizde bu sonuca ulaşıyoruz. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı mülkiyet ilişkilerinde saklıdır. Bisiklet yahut başka bir insan icadı makinenin bu eşitsizliği ortadan kaldırabilmesi mümkün olmayacaktır. Bisiklet, bu toplumsal eşitsizliği belki azaltabilir, belki hafifletebilir; ama kesinlikle ortadan kaldıramaz.

Bu yazımızda Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya bölümünü inceledik. Bir sonraki bölümde kitabın son bölümünü inceleyeceğiz.

27 Ağustos 2021 Cuma

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE VOL 3!

 


Yazımızın üçüncü bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının "Kriz" adlı bölümünü inceliyoruz.

Kriz  

Bu bölümde bisiklet mitini krize sokan olaylar üzerinden mitin yavaş yavaş yok olmaya yüz tutması anlatılıyor. Yalnız bu bölümde yazar, âdeti olduğu üzere, nedense mitsel, destansı, mucizevi nedenler göstermek yerine hayatın maddi gerçekliğinden örnekler vererek Fransa başta olmak üzere Avrupa'nın tamamında bisiklet mitinin krize girmesinin nedenlerini ayrıntılarıyla irdeliyor. Tabii ki burada da yazarın çarpık merceğinden yansıyarak bize aktarılan bir kriz panoraması çıkıyor karşımıza. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden şekillenen Avrupa siyasi coğrafyasının yarattığı nesnel koşulları doğru tahlil edemediği için yanlış sonuçlar çıkarmaya devam ediyor yazar. Bölüme "O hâlde bisiklet mitsel, epik ve ütopiktir." diyerek başlıyor, "yok olmuş işçi sınıfının..." diye devam ediyor. Bu siyasal analizin nereye bağlanacağı aşikâr! Fransız neoliberal solunun sivil toplumcu pasifist çizgisine doğru yol almaya devam ediyoruz. Kitabın başka bölümlerinde de yok olan işçi sınıfına yönelik farklı atıflarla karşılaşıyoruz. Konumuza dönelim biz... Bisiklet üzerine konuşuyoruz. Ama yazarın da bir başka bölümde vurguladığı gibi bisiklet üzerine konuşuyorken politik alana girmek zorunda kalıyoruz. "Bisiklet sporu, popüler boyutu nedeniyle siyasal güçlüklerin bir ifşacısı olarak kalmıştır." (S.23) Bu yüzden biz de ne yaparsak yapalım Bisiklet Mucizesi kitabını irdelerken politik alanın dışında çıkamıyoruz, çünkü yazarın tezlerinin neredeyse tamamı bu politik alandan doğuyor. Tezin temeli politik olunca o tezi çürütmek için politik olana değinmek zorunda kalıyoruz.

Yıkıntı Hâlindeki Mit bölümünde bisiklet sporunu kirleten doping olayından söz ediliyor ve mitin krize girmesinin en büyük nedeni olarak bu vurgulanıyor. Doğru bir tespit ama sonuçlara odaklanan bir yapısı olduğu için nedenleri çarpıtmış oluyor. Bisiklet sporunun popülerliğini yitirmesini ve yazara göre mitin krize girmesini dopinge bağlayıp işin içinden çıkamazsınız. Olmaz! Bisikletçilere doping yaptıran koşullar nelerdir? Bu bisikletçiler durduk yerde mi uzun vadede kendilerini öldürecek bir süreci kabul ediyorlar? Onları doping yapmaya zorlayan sosyoekonomik koşulların hiçbir suçu yok, değil mi? Doping konusunda bütün sorumluluk işçi sınıfının içinden çıkıp gelen profesyonel bisiklet sporcularına aittir, öyle mi? Tour de France'ı bir bisiklet endüstrisi hâline getirip her sene kârını arttırmayı başarabilen ASO'nun hiçbir suçu yok, neredeyse bütün profesyonel bisikletçilerin doping yaptığını bilmesine rağmen sırf gösteri devam etsin diye buna sesini çıkarmayan UCI'nin de hiçbir suçu yok zaten! Pis fakir proletaryanın bisikletçileri, bizim elit sporumuza dopingi bulaştırarak bisiklet mitini yıkıverdiler. Öyle mi? İşçi ya da çiftçi ailelerden gelen çocuklara yılda dört milyon euro kazanabileceği bir kapitalist arena kurarsanız onlar da o parayı elde etmek için her türlü maddeyi bedenine basmakta tereddüt etmez. "Pedal işçileri, yolun kürek mahkûmları, bisikletin asgarî ücretlileri" yapmaları gereken ne ise onu yapıyorlar, kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilmek için kan ter içinde pedal basmaya devam ediyorlar. Onlar pedal bastıkça tek kilometre bisiklete binmeden milyonlarca doları, milyonlarca euroyu kasalarına indirenler var. Eleştirecek birilerini arıyorsak Fransa Bisiklet Turu'nu "ticari amaçlı bir spor gösterisi" hâline getiren kapitalistleri eleştirmeliyiz. Marc Augé bölümün sonlarına doğru birkaç satırla dahi olsa bu gerçeği ifade etmek zorunda kalıyor "... sistematik biçimiyle doping, yarışmacıları sonunda ticari stratejilerin edilgin araçlarına dönüştürür." Demek ki neymiş? Doping yapan bisikletçiler "ticari stratejilerin edilgin araçları" imiş!!! O hâlde yazar, bu ticari stratejileri hayata geçiren kapitalistleri "bisiklet mitini yıkmak" suçundan yargılamalıdır, bisikletçileri değil!

Yazar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlayıp 80'li yılların başına kadar uzanan zaman dilimindeki gelişimin ve ilerlemenin nedenlerini doğru tahlil edemediği gibi yıkımın nedenlerini de doğru tahlil edemiyor. Bisiklet sporunun yarattığı miti yıkan, onu insancıl özünden kopararak paralı askerlerin savaş alanı hâline getiren kapitalist ilişkiler çarkına yönelik derinlemesine bir eleştirel analiz yapmıyor. Yahut yapamıyor. Yarışları izlemek niçin bize artık eskisi gibi zevk vermiyor? Aslında o gün çok rahat bir biçimde etabı alabilecek durumda olmasına rağmen takım liderine çalışmak zorunda olduğu için  takım yönetimince durdurulan bisikletçiler varken yarışlar nasıl zevkli olabilirdi ki? Saçmalamayın. Bugün bisiklet yarışlarının o eski popülerliği yoksa bunun nedeni doping falan değildir, sizin profesyonel sporun içine soktuğunuz kapitalist ilişkiler çarkıdır. Yazarın çok övdüğü Fausto Coppi bile doping yapıldığını inkâr etmiyor, fakat bu durum onun günümüzde bile bir idol olmasına engel teşkil etmiyor. Dopingden yakalanan Marco Pantani'nin günümüzde bile bir bisiklet efsanesi olmasını doping engelleyemiyor. Her geçen gün bisiklet camiasında Lance'ın itibarının iade edilmesi gerektiğine yönelik sesler artıyor, var olan sesler daha gür çıkıyor. Bisiklet mitini doping yapan bisikletçiler değil, ASO gibi Allah'ına kadar kapitalist organizasyon şirketleri ve onların kullanışlı aparatı, yarışları izlenilmez kılan saçma sapan yarış kurallarının mucidi UCI gibi bürokratik palyaçolar öldürüyor. Bisiklet mitini yıkıma uğratanlar listesi yapacaksanız ilk iki sırada bunlar olacak, son sıralardan birine de doping yapan bisikletçileri vs ekleyebilirsiniz. 

Dünyanın Kentleşmesi: Kayıp Şehrin İzinde bölümünde ise son yıllarda iyice semiren şehir aktivistlerinin işine yarayacak pek çok argüman sunuluyor. Mesela yazar modern şehrin çevreci dönüşümü için "... şehri dönüştürmek için yapılması gereken kelimenin tam anlamıyla bir devrimdir." (s43) diyor. Ne büyük bir tespit, ne derin bir teorik bakış açısı. Ayakta alkışlamak dışında yapılabilecek bir şey bulamıyorum! Lenin bunu duymuş olsaydı kışlık sarayı basmaktan vazgeçer, Petersburg'da tekel bayii açar, hafta sonlarında Petersburg Devrimci Bisiklet Sovyetleri ile birlikte critical masslara katılır gününü gün ederdi. Bu devrim teorisini duyan Mao Zedung, işçi-köylü ittifakı ile Çin'e özgü sosyalizm denemesine başlamak yerine ÇKP'yi tamamen tasfiye edip Çin Pedallarımın Altında İnisiyatifi'ni kurarak kitleleri bisikletli devrim saflarında işçi sınıfının çelik disiplini ile örgütlemeye başlardı. Saçmalamayın, devrim şehri dönüştürmek için yapılmaz. Tam tersine, devrim yapmayı başarabilerek iktidarı ele geçirenler şehri dönüştürme hakkına sahip olabilirler.

Devrim bir iktidar sorunudur. Ülke genelinde iktidarı ele geçirmeden devrim falan olmaz, olamaz! Geniş halk kitlelerini devrimci saflarda örgütlemeden devrim yapamazsınız. 1 milyon nüfuslu bir şehirde, nüfusun en az %51'ini bisikletli ulaşım saflarında örgütlemeyi başaramazsan o şehirde bisikletli devrim falan yapamazsın. 6 milyar nüfuslu bir dünyada en az 3.5 milyar insanı bisikletli devrimin saflarında disiplinli bir örgütsel yapılanmanın içinde birleştirmeden bisikletli devrim falan olmaz. Paris'in göbeğinde bisikletli devrim örgütlemeye çalışan Velorution ya da bir başka kitle örgütü, şehir nüfusunun yarısını bisikletli devrimin saflarında örgütlemeyi başaramazsa bisikletli devrimden söz edemezsiniz. Şehirde, ülkede ve dünyada iktidarı meşru yollardan ele geçirmeden şehri, ülkeyi, dünyayı dönüştüremezsiniz. Ayrıca hangi hakla şehri dönüştürmeye çalışıyorsunuz? Bu dönüştürme eyleminizin meşruiyet zemini nedir? Kim size şehri dönüştürme hakkını verdi? Hangi seçime girdiniz, şehri dönüştürme vaadinizi kitlelerin beğenisine sunarak onlardan aldığınız ezici oy çoğunluğuyla şehri yönetme yetkisini kim verdi size? Vermediyse siz hangi maddi gücü kullanarak bu hakkı zorla aldınız? Sizin dönüştürmeyi istediğiniz şehirlerde yaşayan insanlar şehirlerinin dönüştürülmesini istiyor mu? Cevap yok, kapı duvar!!! Olsun, biz yine de aktivistlik yaparak şehir dönüştüreceğiz, yersen!

"Dünya; içinde enformasyon, imgeler, sanat ve moda da dâhil olmak üzere her tür kategoriden ürünün dolaştığı ve takas edildiği bir dünya/şehir haline geldi." (s43-44) Corona virüsünden önce yazılmış bir cümle olmasına rağmen yine de eleştirilecek pek çok yönü var. Birincisi, salgın başlamadan önce de ticaret savaşları yüzünden küreselleşmenin selasının okunduğunu biliyoruz. Ona gelmeden önce de pek çok saygın üniversite küreselleşmenin zararları üzerine binlerce makale yayınladı. Dünya üzerinde her türlü mal ve hizmetin serbest biçimde dolaşımda olması hayali aslında hiçbir zaman gerçekleşmedi, gerçekleşecek gibi de değildi. Sadece böyle bir ütopya üzerinden yaratılan algı ile politik bir illüzyon üreterek kitleleri istenilen yöne sevk etmek amacıyla hareket edildi. Bir süreliğine de olsa yaratılan illüzyon sayesinde başarılı olundu. Ancak küreselleşmeye karşı hızla antitez üretmeyi başarabilen kamucu ekonomilerin baskısı yüzünden küreselleşmenin tabutuna son çiviler çakıldı. Zira Batı'nın icat ettiği küreselleşme olgusu Batı'nın aleyhine çalışmaya başlamıştı. Bu nesnel koşullarda Batı hızla küreselleşme karşıtlığına evrildi. Salgın bu derece içe kapanmalara sebep olmasaydı bile küreselleşmenin sonu çoktan gelmişti. Salgın bu süreci sadece hızlandırdı. Yazarın mal ve hizmetlerin özgürce dolaşıma girebildiği bir dünya tezi, yazarın bu tezi dillendirdiği dönemde de günümüzde de ham bir hayalden öteye gidemiyor maalesef. Ulus devletler ve güçlü sınırlar bütün küresel istinat duvarlarını yıka yıka coşkun akan bir sel gibi dünyanın ekonomik gündemine ilerliyor.

"Büyüleyici küreselleşme gösterisinde kimi zaman varlığını unutma eğiliminde olduğumuz bölünmeleri kentsel dokunun yırtıklarında yeniden buluyoruz." (s44) Öncelikle "büyüleyici küreselleşme gösterisi" diye bir kavramsal bakış açısının hiçbir bağlamda bilimsel yahut felsefi bir söylem olarak ciddiye alınamayacağını ifade etmek istiyorum. Akıl ve bilim dışı kavramlarla düşünerek bilimsel ve akılcı sonuçlara ulaşabileceğimizi düşünmüyorum. Büyü kavramından hareketle herhangi bir toplumsal süreç çözümlenemez. Bir diğer nokta ise "varlığını unutma eğilimde olduğumuz bölünmeler"dir. Küreselleşme kuramcılarına göre bu bölünme alanları "ırk, mezhep, mikro milliyetçilik, cinsiyet, cemaat" gibi Ortaçağ'dan bize miras kalmış yapılanmalardır. Uluslaşma sürecinde ulus oluşumuna engel olan bu bölücü yapılar tasfiye edilmiştir, insanlığın gündeminden çıkarılmıştır. Küreselleşme sürecinde ise bu yapılanmalar tekrar insanlığın gündemine sokulmaya çalışılmış, etnik ve cinsel kimlikler üzerinden toplumsal politika üretmek bir moda hâline getirilmiştir. Etnisitelere ve cemaatlere bölünen uluslar, kapitalizmin ölçüsüzce sömürebileceği bölünmüş kitleleri ortaya çıkarmıştır. Yazarın varlığından neredeyse mutluluk duyarak ifade ettiği " kentsel dokunun yırtıkları"ndan başlayarak bölünen kentler, giderek ulusal bütünlüğün parçalanmasına neden olmaktadır. Ulusçuluk kitleleri birleştirirken küreselcilik kitleleri bölünmeye sürüklemektedir. Bölünmüş bir şehirde bisiklet adına yapılabilecek hiçbir proje sonuç alıcı olmayacaktır. Küresel şehir olarak kabul edilen metropollerin hiçbirinde bisikletli ulaşım hayallerinin gerçekleştirilemediğini görüyoruz.

Küreselleşme kuramcılarına göre dünya bir şehir hâline gelmiştir. İletişim olanaklarının gelişmesiyle birlikte dünya artık yekpare bir şehir görünümüne ulaşmıştır. Küreselleşmeciler buna "dünya şehir" adını veriyor. Küreselleşmenin "dünya şehir tezi"nin eleştirisi ciddiyetle yapılmadığı için dijital iletişim araçlarının gelişmesinin yarattığı illüzyona aldanan teorisyenler de dünyanın artık yekpare bir şehir hâline geldiği tezini kabul ederek kuramsal çözümlemeler yapıyorlar. Küreselleşme yandaşlarının tezlerine göre Burkina Faso'nun herhangi bir şehrinde yaşayan dünya vatandaşı ile Paris'in banliyösünde yaşayan dünya vatandaşının aynı dünya şehirin parçası olduğunu kabul etmemiz isteniyor bizden. Artan iletişim olanaklarının insanlar arasındaki bilgi ve deneyim aktarım hızını arttırdığını inkâr edecek değiliz. Bu apaçık bir gerçek. Fakat artan iletişim imkânları sadece bu iletişim imkânlarına erişim sağlayabilen sınıflar arasında iletişimi artırıyor. Bu iletişim araçlarına erişimi olmayan kitleler için herhangi bir iletişim eşitliğinden söz edemeyiz. Yazar da diğer küreselleşmeciler gibi sınıfsal bakış açısını görmezden gelerek kuramını inşa ediyor. Bu çarpık bakış da çözümlemelerinde hata yapmasına neden oluyor. Dünyanın farklı şehirleri arasındaki gelişmişlik farklarını bir köşeye bırakalım aynı şehrin farklı mahalleleri arasında bile ciddi gelişmişlik farkları var ve bütün istatistiklere göre dünya çapında eşitsizlikler artıyor, gelişmişlik düzeyleri arasındaki uçurum artıyor. Üretim araçlarını elinde tutan sınıflar, sınıfsal üstünlüklerini gelir eşitsizlikleri ile destekleyerek daha şiddetli bir eşitsizlik yaratıyorlar. Yazarın küreselleşme tezi ile hayatın nesnel gerçekliği maalesef birbirine uymuyor.

"Şehir/dünya ile dünya/şehir arasındaki karşıtlık, deyiş yerindeyse, dolaşım araçlarıyla iletişim ve dağıtım ağlarının dünyadaki bütünü gibi tasarlanmış küreselleşmenin görünür mekansal tercümesidir." (s44) Fransız teorisinin hiçbir nesnel dayanağa bağlı olmayan tamamen öznel tanımlamalarına benim kadar alışık iseniz bu cümledeki karmaşayı çözme konusunda oldukça yetenekli sayılırsınız. Anlamaya çalışın, kendinize göre sonuç yargıları çıkarın, çıkardığınız yargılar size makul gelmeyebilir, dert etmeyin. Bunları yazanlar da zaten sizlerin bir şeyler anlamanızı isteyerek yazmıyorlar bu cümleleri. Benim anladığım şu: Dünya/şehir ile şehir/dünya arasında bir karşıtlık var. Bu karşıtlık, benzetme uygun düşerse, küreselleşme kavramının mekânsal anlamda görünürlük kazanan bir tercümesidir, aynı zamanda burada benzetmesi yapılan küreselleşme, dolaşım araçları ile iletişim ve dağıtım ağlarının dünyadaki bütünü olarak tasarlanmıştır. Ne kadar da nesnel bir tanım ama değil mi? İki kere ikinin dört etmesi kadar kesin bir olgu neredeyse. İşte bu tanımda vücut bulan Fransız teorisi, deyiş yerindeyse, sözcüklere takla attıran akademik bilincin  kuramsal düzleme yansımasında anlamını bulan aklı putlaştırmayan bireysel analitik çözümlemeler bütününün felsefi derinliğinde yapılan bireysel anlamsal çalışmaların hermeneutik tekniklerle gösteri toplumunun beğenisine sunulmasıdır. Bakınız, biz de teori kasabiliyoruz. Kimse anlamıyormuş, kimseye bir şey anlatmıyormuş, ne gam! 

"Kentsel olan her yere yayılıyor ama biz şehri kaybettik. Dolayısıyla, evet, şehirleri şehirlerin dışına atan hareketi tersine çevirerek insanların kendilerinin ve yaşadıkları yerlerin yeniden bilincine varmasına yardımcı olmada bisiklet belirleyici bir rol oynar. Yaşadığımız yerlere yeniden odaklanarak kendimize yeniden odaklanabilmemiz için bisiklete ihtiyacımız var." (s45) diyor yazar. Peki, biz şehri niçin kaybettik? Kime kaybettik? Bizim olan şehirleri elimizden alanlar bunu meşruiyet zeminine oturan bir şekilde mi yaptılar yoksa bu zimmete geçirme işlemi fiili güç kullanılarak hegemonya inşa etmek suretiyle mi gerçekleşti. Antonio Gramschi'ye tek bir cümleyle bile atıfta bulunmadan şehirlerin elimizden alınması sürecini eleştiren her kimse açık bir biçimde sahtekarlık yapmaktadır. Gerçeği eğip bükmek ve çağın çıkar gruplarının menfaatlerine uygun bir üst gerçeklik inşa ederek teorik zemini flulaştırmak sahtekarlıktan başka bir şey değil. Burada bilimsellik aramanın imkanı yok, zira metafor yaratmanın da ötesine geçen bir çarpıtma hareketi var. Gerçek faili gizleyerek suçu muhayyel bir varlığa yükleyip işin içinden sıyrılmaya çalışan bu yaralı bilinç onarılamaz. Zira çıkar gruplarının akademyalarında itibarlı kürsüler ve dolgun maaşlarla satın alınmıştır, görevi kitleleri ahmaklaştırmak ve bilinçlerini yok ederek sömürüye açık hale getirmektir. Yukarıdaki sorularımızdan bir tanesine bile yanıt vermeyen bir tırnak içinde felsefe metni bu. Soru sormayan bir felsefe... Felsefenin temel eylemsel süreçlerinden birini atlayarak yapılan bu felsefe laf kalabalığından başka bir anlam taşımıyor bizler için! Burada soruyu daha kuvvetli ve vurgulu olarak sorma gereği hissediyoruz: Şehirleri elimizden kim aldı, biz kime karşı kaybettik bu şehirleri? Yanıt yok! Kapı duvar...

"Söz konusu olan sadece tesadüfün itibarını iade etmek, kentin hareket kabiliyetini yitirmesine neden olan fiziksel, sosyal ya da zihinsel engelleri kırmaya başlamak ve güzelim 'hareketlilik' sözcüğüne yeniden bir anlam kazandırmaktır." (s46) Şehirde bu dönüşümü sağlayabilmek için meşru bir biçimde iktidarı ele geçirmek ve dönüşümü gerçekleştirecek kadar da iktidarda kalabilmek zorundasınız. Birkaç sivri zekalı aktivistin eylemiyle bunu gerçekleştirebilmeniz mümkün değil. Kitle çizgisini savunan ve kitle kuyrukçuluğu da yapmayan, ciddi bir program etrafında disiplinli bir biçimde örgütlenmiş yapılara ihtiyacınız olacak. Bunun dışında kullanılacak tüm yöntemler yel değirmenlerine karşı savaşmaktan başka bir şey değildir.  Don Kişotvâri, toplumsal hazır bulunuşluğu görmezden gelerek şehri dönüştürmeye çalışan merkezsiz bir sivil toplumcu kafayla bunun başarılabilmesi mümkün değil. Şehrin hareket kabiliyetini yeniden kazandırabilmek için o şehirdeki politik ve kültürel iktidarı ele geçirecek yeterli çoğunluğa (critcal mass) sahip olmalısınız, bu çoğunluğa sahip olmadan şehri dönüştürmek için hiçbir şey yapamazsınız, yapmaya çalışsanız da bütün çabalarınız sonuçsuz kalacaktır. Öncelikle o yeterli çoğunluğa ulaşmaya yönelik faaliyetlerle kitleleri bisikletli yaşam saflarında örgütlemenin yollarını bulmalısınız. Şehirde yeterli çoğunluğa sahip olduktan sonra istediğiniz dönüşümü gerçekleştirmeniz mümkün olacaktır.

Yazımızın bir sonraki bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya bölümünü inceleyeceğiz, bu bölümde savunulan tezlerin ayrıntılı olarak incelemesini ve eleştirisini yapacağız.

15 Ağustos 2021 Pazar

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 2!

Yaşanmış Mit

Kitabın "Yaşanmış Mit" adlı bölümünü yazar üç ara başlığa ayırarak incelemiş. Bu bölümler "Mit ve Tarih", "Kendini Keşfetmek", "Başkalarını Keşfetmek" bölümlerinden oluşuyor. "Mit ve Tarih" bölümünde bisiklet mitini inşa eden tarihsel sürecin yarattığı birikim genel hatlarıyla masaya yatırılıyor. Bu bölümün bilimsel bir bakış açısıyla somut kanıtlar üzerinden yazılmadığını, örnek olaylar üzerinden yapılan bilişsel yorumlarla bisiklete yönelik mitin tarihsel temellerinin açıklanmaya çalışıldığını gözlemliyoruz. "Kendini Keşfetmek" ve "Başkalarını Keşfetmek" bölümlerinde ise bisikletçilik pratiğinin birey ve toplum açısından ne tür kazanımlar sağladığına yönelik yaşamsal örnekler üzerinden teorik yorumlar yapılıyor.

Kitabın bu bölümünde bisiklet sporunun popüler olduğu dönemlere dair yazarın belleğinde yer etmiş örnek olaylar üzerinden çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Bisiklet sporunun parlamasını İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki süreçte özellikle işçi sınıfının bisiklete yönelmesine bağlıyor. Ayrıca İtalya'nın ve Fransa'nın yetiştirdiği büyük bisikletçilerin öyküleri üzerinden bisikletin adı geçen tarihsel süreçte bir mit yarattığı ve bu miti toplumsal hayatta gerçekleştirmeyi başardığı iddia ediliyor. Bölümde bisikletle ilgili filmler, şarkılar, dergiler anılarak bu bisiklet mitini oluşturan kültür üreticilerine de değiniliyor. Ancak bisiklet mitinin yaratılması ve yaşayan bir mit hâline getirilmesinde Fransa Bisiklet Turu'nun yeri ve önemine büyük bir vurgu yapılıyor. Yazarın Fransa Bisiklet Turu'nun bir bellek alanı olduğuna yönelik ifadelerine katılmamak mümkün değil, zira bu tur Fransa ve Fransızlar için sadece bir bisiklet turu değildir, ulusal bir onur simgesidir. Jean François Mignot da Fransa Bisiklet Turu Tarihi kitabında bunun sosyolojik ve ekonomik gerekçelerini ayrıntılı olarak açıklamıştı. Bu bölümde katıldığımız ender yargılardan biri Fransa Bisiklet Turu'nun Fransızlar için bir bellek alanı teşkil etmesidir.

"Mitin doğması için, tarihin onu yaşatması, insanların yaşadıkları şeyin aşmış bir biçimini onda bulması gerekir." (s14) Antropolojik bağlamda mitin inşa süreciyle ilgili çok doğru bir yargıda bulunuluyor burada; fakat bisikletin adı geçen tarihsel süreçte popüler kültürün bir parçası olmasını sağlayan etken olarak mitin öne çıkarılması bilimsel olarak doğru değildir. İkinci Dünya Savaşı ertesinde bisikletin popüler olmasını sağlayan ekonomik ve sosyolojik koşulları önemsemiyor yahut düpedüz görmezden geliyor yazar. Toplumsal yaşamda hiçbir şey nedensizce gerçekleşmez. Toplumsal devinimin birtakım bilimsel yasaları vardır, toplumsal hayatta da tıpkı bilimde olduğu gibi benzer nedenler benzer sonuçları doğurmaktadır. Tabii ki toplumsal yaşamdaki neden-sonuç ilişkisi deneysel bilimlerdeki gibi yüksek bir kesinlik oranına sahip değildir. Ancak ilgili dönemde toplumsal ve ekonomik olarak tarihinde görülmemiş bir yıkım yaşayan Fransa'da insanların bisiklete yönelmiş olmasını anlamlı buluyorum. Hollanda'daki bisiklet dönüşümünün başlamasına neden olan ilk hareketin petrol fiyatlarının artışıyla ortaya çıkmış olması da bizim teorimizi kanıtlıyor. Bir ülkede bisiklet kullanım oranlarının artabilmesi için öncelikle o ülkenin ve daha sonrasında küresel koşulların buna uygun olması gerekir. Bunu reddederek yapılan bütün bisikletli yaşam girişimlerinin yel değirmenlerine karşı savaşmaktan hiçbir farkı yoktur.

Yazarın iddiasına göre Fransa'da bisiklet kültürünün düşüşe geçmesinin nedeni yaşayan mitin kaybedilmesidir. Fransız bisikletçilerin yarışları kazanamamasının nedeni de mitin zayıflamasına bağlanıyor. Tamamen nesnel gerçekliğe aykırı bir bakış açısı bu. Açıklayalım. Yazarımız, emperyalist kapitalist Fransız burjuvazisinin kârı maksimize etme amacıyla sistematik olarak çürüttüğü bisiklet kültürü olgusunu görmezden gelerek çözümlemeler yapmaya çalışıyor. Ayrıca mit yaratma fantezisi yüzünden yeniden tamamen nesnel gerçekliğe muhalif bir bisiklet kültürü miti kurmaya çalışıyor. Tam olarak bu noktada gerçeklikten tamamen kopuyor. Maddi toplumsal temellere dayandığı süreçlerde gelişen ve toplum içinde hızla yayılan bisiklet kültürünün ayaklarını yerden kesip onu mitsel bir sürecin ürünü olarak yeniden yaratmaya çalışıyor. Boşuna bir çaba... İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen bisiklet kültürü, kendisini yaratan koşullar değiştiğinde doğal olarak ortadan kalkıyor. Fransız burjuvazisinin bu koşulların değişimini hızlandırma noktasında büyük bir gayretinin olduğunu inkâr edemeyiz. Yazar bunu anlamıyor, yahut anlamasına rağmen onu görmezlikten geliyor. Üç büyük otomobil firmasını yaratan Fransız burjuvazisi, savaş sonrasında dünyaya tamamen kapalı bir av alanını andıran Fransa'da bisiklet kültürünün ayakta kalmasına ve giderek güçlenmesine izin verebilir miydi? Fransa'da bisikletli bir yaşam egemen olsaydı ürettikleri beş para etmez arabaları kime satacaklardı?

Ayrıca yazar savaş sonrasındaki toplumsal yapıyı doğru okuyamıyor. Savaş sonrasındaki ekonomik ve siyasi çöküntü Fransa'yı devrime sürüklemektedir. Fransa başta olmakla birlikte tüm Avrupa'da sosyalist partiler hızlı bir yükseliştedir. Buna engel olabilmek için kapitalistler kârlarının bir kısmından feragat ederek emperyalist yağmadan elde ettiklerinin bir kısmını proletarya ile paylaşmayı tercih ediyor. Tabii ki babasının hayrına değil. Devrime engel olmak için... Yükselen ücretlerle birlikte Avrupa proletaryasının ekonomik anlamda alım gücü artıyor. Eskiden alım gücü sadece bisiklet almaya yeten işçiler için bile otomobil ulaşılabilir bir nesne hâline geliyor. Otomobil satın alabilecek bir gelir elde eden işçi sınıfı için bisiklet bir ulaşım aracı olmaktan çıkıyor. Yazar bu süreci anlamıyor, yahut yine görmezden geliyor. Fransa dâhil bütün Avrupa ülkelerinde 60'lı yılların sonundan başlayarak 70'li yılların sonuna kadar geçen süreçte bisiklet kültürünün hızla aşınmasının arkasında yatan neden Avrupalı kapitalistlerin dünyanın geri kalanında yürüttüğü emperyalist yağmadan Avrupa proletaryasına verdiği paydır. Bu aynı zamanda Avrupa'daki devrimci dalganın sönümlenmesine de neden olmuştur. Emperyalist yağmadan işçi sınıfına pay verilmesi olgusu Fransız işçi sınıfını sosyalist devrimci saflardan hızla koparmış, karşıdevrimci bir çizgiye sürüklemiştir. Yaşam şartlarında gözle görülebilir bir düzelme gerçekleşen işçi sınıfı, sadece işçi sınıfı ideolojisine olan retorik bağlılığı için devrim isteyebilir mi? Saçmalamanın âlemi yok. Karnı tok sırtı pek bir işçi niçin devrim istesin? Her devrim onu yaratan somut nesnel koşulların bir ürünüdür.

Yazarın Mit ve Tarih bölümündeki ciddi çarpıtmalarını bir yana bırakacak olursak kitabın Kendini Keşfetmek ve Diğerlerini Keşfetmek bölümlerinde aktarılan bisikletçilik deneyimlerinin ve bu deneyimlerden sadır olan fikirlerinin neredeyse tamamına katılıyorum. Bu kitap bu iki bölüm için bile okunabilir. Yazar Kendini Keşfetmek bölümüne "Mit, anlatıldığı insanların deneyiminde bir yansımasını bulduğunda güç kazanır." (s 24)  cümlesiyle başlıyor. Burada anlıyoruz ki bir antropologa konusu bisiklet ve felsefe olan bir metin yazdırmaya kalkarsanız sonuç "bisiklet miti"nin yaratılmasına doğru gidiyor. Mitoloji alanında değerli fakat bisiklet felsefesi bağlamında değil. İlerleyen sayfalarda yazarın bisikleti bir "sonsuzluk deneyimi" olarak tanımlaması da bizi destekliyor. Bölümün sonunu "... bisikletçilik pratiği, aralıklarla da olsa, başkasının farkında olma (bir beklenti biçimi, geleceğe açıklık) imkânı sağlayan, özdeşliğe (zaman içinde belli bir devamlılık) benzer bir şey deneyimlemeye dair bir fırsatıdır." diyerek bağlıyor ki bu yargılara katılmamak elde değil. Bisiklet bireyin önce kendisini sonra da başkalarını keşfetmesine olanak tanıyor, aynı zamanda doğanın içinde bisiklet üzerinde devinen bir varlık olarak insanın dünyayı keşfetmesine de olanak veriyor. "Kendini Keşfetmek" ve "Diğerlerini Keşfetmek" bölümlerinde yazarın ayakları yere basmaya başlıyor, yaratmaya çalıştığı o mitolojik âlemden koparak nesnel gerçekliğin içinde var olan somut bir mekanik âlet olan bisikletin dünyasına geri dönüyor.

Yazımızın üçüncü bölümünde kitabın "Kriz" adlı bölümündeki tezlerin eleştirisini yapacağız. Bizi izlemeye devam edin.

10 Ağustos 2021 Salı

MARC AUGÉ, BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 1!

Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabına derin bir kazı yapacağız. Derin kazı işlemine başlamadan evvel kitabın adı bize çok ilginç geldiği için ona bakmaya karar verdik. Kitabın Fransızca aslında adı "Éloge de la Bicyclette"! Türkçe karşılığı ise "Bisiklete Övgü"! Birkaç yıl önce, bizim de bu blogda tanıttığımız, Zebraska tarafından basılan Paul Fournel'in Bisiklete Övgü adlı kitabıyla isim benzerliği olmasın diye Türkçe baskısında adı değiştirilerek "Bisiklet Mucizesi" olmuş muhtemelen. Bu yeni başlığın kitabın içeriğiyle çelişmediğini, bilakis uyumlu olduğunu söylemeliyim. Hatta hatta "Bisiklet Mucizesi" adı bu kitap için "Bisiklete Övgü" den daha uygun düşmüş. Kitabın adı ile içeriği arasındaki uyumsuzluğu gideren yayıncılık dünyamızda nadir rastlanan bir isim değişikliği...

Mitten Ütopyaya Bisiklet

Marc Augé Bisiklet Mucizesi adlı kitabında modern insanın hayatına bir mit olarak giren bisikletin evrim geçirerek nasıl bir ütopyaya dönüştüğünü anlatıyor. İlkel insanın yarattığı mitler ile bisikletin geçmiş zamandaki popülerliği arasından bir benzeşim kuruyor, modern insanın yarattığı ütopyalar üzerinden de bisikletin modern insanın geleceğindeki yeri ve önemi arasında bir benzeşim kuruyor. "Mitten Ütopyaya Bisiklet" başlığı tam da bu benzeşim ilişkisi sayesinde anlam kazanıyor. Yazarın kişisel teorik bakış açısına göre geçmiş zamanda bir mit olan bisiklet, yine yazarın kişisel teorik bakış açısına göre gelecekte gerçekleşmesi muhtemel bir ütopyanın parçası olacaktır. Ancak bize göre bisikletin geçmişinde bir mit yoktur, tam aksine geçmiş zamanda bisikletin tarihsel gelişimi onu popüler yapan nesnel koşulların bir ürünüdür. Gelecekte de bisikleti popüler yapacak etkenler ütopik bir bakış açısının ürünü olamaz, olmayacaktır. Bisiklet gelecekte popüler olacaksa bu onun popüler olmasını sağlayacak nesnel koşulların, toplumsal zorunlulukların bir ürünü olacaktır. Madde var iken yok olmaz, yok iken var olmaz. Maddenin var oluşunu sağlayan bir somut neden olduğu gibi onun yok oluşuna neden olacak şey de yine bir somut neden olacaktır. 

"İnsan kendinden bahsetmeden bisikleti övemez. Bisiklet her birimizin hikâyesinin bir parçasıdır." (s.7) Kesinlikle... Bisiklete anlam katan insandır. Bisikletin üzerindeki insan öncelikle kendi bedenine sonra da bisiklete değer katar. Maddenin insan emeğiyle işlenmesi ve dönüştürülmesi sürecinde üretilen bisikleti anlamlı bir nesne hâline getiren canlı insandır. Bu yüzden bisikletten söz etmeye çalışan her insan mutlaka ama mutlaka kendisinden de bahsetmek zorundadır. Bisikleti övgüye değer bir varlık hâline getiren insanın kendisidir. Bir varlık türü olarak bisiklet, insandan bağımsız bir biçimde düşünülemez. İnsandan bağımsız olarak düşünülemeyen bisiklet, her insanın yaşam hikâyesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir çocuk oyuncağı olarak insan yaşamına giren bisiklet, gençlikte ve yetişkinlikte bir ulaşım aracı olarak insan yaşamının merkezinde var olmaya devam eder. 

Mucize, mit, ütopya, destansı... Bu sözcüklerin hepsi kitapta bisiklet için kullanılıyor. Evet, romantik dışavurumcu bir bakış açısıyla bisiklete baktığınızda retorik anlamda afili sözcükler bunlar. Ancak bundan öte bir anlam taşımıyorlar. Şiirsel bir dil... O kadar... Bir felsefe kitabında olmaması gereken akıl ve bilim dışı safsatalar... Bu kitap konusu bisiklet olan bir edebiyat ürünü olsaydı kesinlikle övgüye değer bir dil seçimi olarak kendisini övebilirdik; ancak felsefe alt başlığı ile yayınlanan bir kitapta bu tür sululuklara yer olmamalı. Beyler, felsefe Fransız postmodern teorisyenlerinin sululuklarına kurban edilecek kadar önemsiz bir düşünsel eylem değildir. Ayrıca bisiklet, "mit, ütopya, mucize, destan" değildir; tam tersine maddi temellere dayanan somut bir gerçekliktir. Zaten kitabın genel tezinin çürüklüğü de bir bakıma bu retorik dilin çarpıklığından kaynaklanıyor. Sözgelimi nükleer enerjiyi konu alan bir felsefe kitabında bu sözcükleri kullandığımızı varsayalım: Nükleer enerji mucizesi, nükleer miti, nükleer ütopyası, nükleer destanı... Her açıdan gayr-ı ciddi ve temelsiz bir yaklaşım. Yazarın bu romantik  yaklaşımını pagan kültürler üzerine çalışan bir antropolog olmasına bağlıyorum. Antropoloji üzerine yazarken bu terminolojiyi kullanması gayet doğal; ancak bisiklet ve felsefe bağlamında saygın bir üslup olarak kabul edilemez.

Bisiklet üretildiği hammaddelerden tutun da toplumsal alanda kullanım alanlarına kadar somut maddi temellere dayanan bir insan ürünüdür. Onu "mucize, mit, ütopya, destan" sözcükleriyle maddi temellerinden koparıp soyutlamak bisikleti gerçek hayatın dışında bir düşünsel nesneye dönüştürerek onu var oluş nedenine aykırı bir biçimde yeniden yaratmaktır. Bu bisikleti yeniden yaratma eyleminin varlığa değer katan bir soylulaştırma süreci olduğunu kabul edemeyiz. Zira bir varlığı doğasından uzaklaştırarak yapılan tüm yeniden yaratma ve soylulaştırma çabaları yozlaşmayı beraberinde getirir. Yozlaşmanın gerçekleşmemesi için yeniden yaratma eyleminin varlığın doğasına saygı duyan, doğasından kaynaklanan biçimsel özelliklerini ve kavramsal bütünlüğünü bozmadan yapılan neoklasik anlayışla yürütülmesi gerekir. Yazar bu gerçeği görmezden geliyor yahut düpedüz görmüyor. Somut maddi temellere dayanan bisikleti, bir "bisiklet mitolojisi" yaratmak uğruna yozlaştırıyor. Bisikletin ne olduğu ne olmadığı tartışması bu yazının bağlamı değil, onu başka bir bağlamda tartışmayı düşünüyorum.

Yazar yine Mitten Ütopyaya Bisiklet bölümünde şöyle diyor: "Artık 68'de değiliz." (s.8) Kesinlikle haklı. Yazar, kendisi ve ideolojik çevresi için çok doğru bir tepitte bulunuyor. O kuşak artık 68'de değil. Yenildiler, vazgeçtiler, pes ettiler, emperyalizme teslim oldular, ütopyalarını yitirdiler ve marijinalleşerek kitle çizgisinden uzaklaştılar. Onlar 68'de değiller; fakat biz her gün yepyeni 68'lere uyanmanın hayaliyle hâlâ diri tuttuğumuz toplumsal ütopyamızı gerçekleştirmek için tüm dünya çapında bir antiemperyalist mücadele örgütlemeyi başarabilmek hedefiyle yaşamaya devam ediyoruz. İnsan çürüyünce çok pis kokuyor, 68'linin çürümüşü daha pis kokuyor. Yazar bu sözün hemen ardından "Bugün hayatı değiştirmek önce şehri değiştirmektir." (s.8) diyebiliyor. Çünkü bu cümlelerin yazarı, 68'ini yitiren her devrimci gibi toplumsal sorunların çözümünü sınıf mücadelesinde değil neoliberal aktivistlikte arıyor. Acınası bir yok oluş... Ama eminim ki bizim ülkemizdeki bisiklet aktivistlerinin en çok paylaşacağı cümle bu olacaktır. Zira aforizmalarla düşünecek kadar sığ bir teorik zemine sahip bu aktivistlerden başka bir şey beklemek mümkün değil. Bu seviyeden derinlikli bir yorum çıkarsa büyük başarı bence.

Kitapta Barthes, Baudrillard gibi Fransız postmodern teorisinin büyük babalarına yapılan atıflara bakılarak Marc Augé'nin teorik temellerinin nereye dayandığını da görebiliyorsunuz. Felsefî anlamda boş laf kalabalıkları ve süslü safsatalar olma dışında hiçbir anlam taşımayan Fransız teorisinin yaklaşık olarak elli yıldır bütün dünyada düşünsel her alanda egemen kılınmaya çalışılmasını hayretle karşılıyorum. Tam bir akıl tutulması. Bununla alay etmek için bir kitap bütünlüğünde eleştirel metinler dahi kaleme alındı. (Alan Sokal, Jean Bricmont, Son Moda Saçmalar, Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları, İletişim Yayınları, Eylül, 2002) Ama Batı'nın hurdaya çıkardığı nesneler Doğu'da hâlâ makbul nesneler olarak alıcı bulabiliyor. Komprador yayıncılarımız ısrarla bu teorik kitapları basmaya devam ediyor ve komprador akademisyenlerimiz de inatla bu modası geçmiş kuramlara cafcaflı övgü cümleleriyle atıflarda bulunmaya devam ediyor. Fransız postmodern teorisyenlerine atıfta bulunmayan bir makalenin uluslararası hakemli dergilerde yayınlanma ihtimali yok. Aklı inkâra dayanan bu teorinin bilimsel bir sıfat taşıyor olması ise Yeni Ortaçağ düzeninde oldukça manidar.

Şimdilik bu kadar. Yazımızın ikinci bölümünde kitabın "Yaşanmış Mit" adlı bölümünü inceleyeceğiz.

3 Temmuz 2021 Cumartesi

TANDEM BİSİKLET ÜZERİNE AYKIRI DÜŞÜNCELER...


TANDEM BİSİKLET NEDİR?

İki ya da daha fazla kişinin birlikte bisiklete binebilmesine imkân tanıyan bisikletlere tandem bisiklet denir. Bisikletin üzerindeki aynakollar birbirine bağlı olduğu için iki kişinin aynı anda aynı ritimle pedal çevirmesi gerekir. Tandem bisikletlerde eşgüdüm çok önemli bir sürüş yetisidir. Birbirleriyle uyumu yakalamış bir çift için mükemmel bir araçtır. Pek çok açıdan diğer bisikletler ile farklı özelliklere sahip olması bir dezavantaj değildir. Tandem bisikletin üzerindeki uyumlu bir çift normal bisikletlerden daha hızlı gidebilir.

Didaktik bölümü kısa kesiyorum zira internette tandem bisiklet ile ilgili çok geniş bilgiler içerek kaynaklar mevcut. Mevzu üzerinde derinleşmek isteyen dostlarımız onlardan faydalanabilir. Biz bu yazımızda başlıkta da ifade ettiğimiz gibi tandem bisikletin bizde yarattığı düşüncelere odaklanacağız. Tabii ki tandem bisikletler konusunda derin bilgi sahibi olan arkadaşlarımız bu yazımızda ileri sürdüğümüz düşünceleri daha kolay anlayacaklardır.

Başlayalım.

TANDEM, BİSİKLETİN TOPLUMCU YÜZÜDÜR.

Bisikletin bireysel bir spor olduğu tezine katılmıyorum. Tek başına bisiklet sürmenin erdemlerine de inanmıyorum. Hiçbir bireysel sürüşümden topluluk içindeki sürüşlerim kadar zevk almadım. Toplumsal alanda bireyciliği savunan politik ideolojilerden tiksiniyorum, politik alanda bunlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmedim bu güne kadar. Toplumsal alanda bireyciliği savunan biriyle karşılaştığınızda arkanıza bakmadan kaçabildiğiniz kadar kaçın. Onun size verebileceği zararı bir sırtlan sürüsü bile veremez! Tandem bisikletler, bisiklet kültürünün toplumcu yüzüdür. Bisikleti bireysel bir deneyim olmaktan çıkarıp toplumsal bir deneyimin parçası hâline getirirler. İnsan hayatındaki en küçük toplumsal örgütlenme iki kişinin bir araya gelmesiyle kurulur. Tandem bisikletler de iki kişinin tek bir bisiklete binmesini sağlayan araçlar olduğuna göre aynı tandemi paylaşan iki kişi de çekirdek bir topluluk oluşturur. Toplumları bir arada tutan en önemli şeyin uyum olduğunu çok iyi biliyoruz. Tandem bisikletler işte tam olarak bu uyum duygusunu deneyimleyebilmek için var. Tandemin üzerinden düşmemek için uyumlu olmak zorundayız. İçinde yaşadığımız toplumun barış içinde var olabilmesi için de uyumlu insanlara ihtiyacımız olacak.

BİRLİK, BERABERLİK, DAYANIŞMA, UYUM…

Birlik, beraberlik, dayanışma, uyumluluk… Bunların tamamı toplumları bir araya getiren, bir arada tutmaya yarayan erdemlerdir. Tandem bisikletler ise bu erdemlerin tamamının uygulamalı olarak öğrenilebileceği bir araçtır. Tandem bisikletin üzerinde pedal çeviren bir çift insan öncelikle uyumlu bir biçimde pedal çevirebilmeyi başarmak zorundadır. Birlik ve beraberlik içinde pedal çevirerek uzun mesafelere meydan okumaya çalışacaklar. Yolda türlü zorluklarla mücadele etmeye çalışırken ikinin birden daha güçlü olduğunu görerek dayanışmayı da öğrenecekler. Öndeki yorulduğunda arkadaki onu destekleyecek, arkadaki yorulduğunda öndeki görevi devralacak. Böylece birbirlerinin kusurlarını örtmeyi, eksikliklerini gidermeyi öğrenerek birbirlerini yolda taşıyacaklar. Yolda insanın başına her şey gelebilir. Tandem bisikletle yola çıktığınızda başınıza her ne gelecekse tek başınıza değil ortağınızla birlikte göğüsleyeceksiniz. Tandemde gemisini kurtaran kaptan olamaz, bireysel kurtuluş tandemin kitabında yazmaz. Tandem bisikletin kitabında “Kurtuluş yok, bir başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” yazmaktadır. Tandem bisikletin üzerine binen iki kişi mutlaka birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk erdemlerini uygulamalı olarak öğrenir.

Birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk toplumları yaratan, toplumların devam etmesini sağlayan erdemlerdir. Toplumları oluşturan parçacıkların en küçüğü birey olduğuna göre bu erdemleri öğrenmeye ve öğretmeye başlayacağımız en küçük birimin birey olması gerektiğini görüyoruz. Bireyin kendini içinde yaşadığı toplumun bir parçası olarak kabul edebilmesi için birey olmaktan çıkarak en az iki kişilik bir öbeğin parçası olması gerekmektedir. En alt seviyedeki toplumsal varoluş biçimi, iki kişinin birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk içinde yan yana gelmesi ise buna ulaşabilmenin en etkili ve en kolay yolu tandem bisiklettir. Öncelikle birey bu erdemleri tandem bisikletin üzerinde öğrenecek, daha sonra toplumdaki başka bireylere de öğretecek. Böylelikle içinde bulunulan toplumun birlik, beraberlik, dayanışma ve uyumluluk yetileri geliştirilecek. İnsan yapısı bir maddi araç olan tandem bisiklet aracılığıyla toplumun erdemleri kazanması sağlanacak. Bireyciliğe karşı mücadele eden felsefi ve siyasi akımların bu güne kadar tandem bisikleti keşfedememiş olmasını tuhaf buluyorum. Zira bu basit makine tam anlamıyla bireycilik karşıtı bir insan icadı!!! Toplumsal alandaki bireyciliğin seri kâtili!!!

GÖRME ENGELLİ BİREYLER İÇİN FARKLI BİR DENEYİM ARACI…

Tandem bisikletler görme engelli bireyler için inanılmaz deneyimlere kapılar aralıyor. Tandem bisikletler sayesinde binlerce görme engelli, bisiklete binme deneyimini yaşayabiliyor. Gören bir bisikletçi önde (pilot), görme engelli bir bisikletçi (co-pilot) olmak suretiyle görme engelli bireylerimiz de diğer engelsiz bireyler gibi bisiklete binmenin hazzına varabiliyor. Bizim için günlük ve alelade bir etkinlik hâlini alan bisiklete binme deneyimi görme engelli bireylerimiz için sıra dışı bir etkinlik olabiliyor. Görme engelli bireylerimizin toplum hayatı içinde engelsizce yer ala bilmesi için tandem bisikletlerin sayısı arttırılmalı, pilot/co-pilot uygulamasının etkinliği arttırılmalıdır. Ben görememenin bir engel olduğuna inanmıyorum, bu dünyayı görmeden de ömrümüzün sonuna kadar her türlü yaşamsal zevki tadarak yaşayabilirsiniz, yaşayabilmelisiniz. Tabii ki görmemeyi engel olmaktan çıkarak bir toplumsal örgütlenme içinde bu mümkün olabilir. Bisikleti bireysel bir araç olmaktan çıkaran, bisikleti toplumun en küçük parçası olan iki kişinin ortak kullanımına sunan tandem bisikletler görmemeyi bir engel olmaktan çıkarmak amacıyla etkin bir biçimde kullanılabilir. Tandemler, aynı zamanda, görme engelli olmayan bireylerin de görme engelli bireylerle dayanışma duyusunu güçlendiriyor, empatik duyarlılığı arttırıyor.

OKULLARDA AKRAN ZORBALIĞINA KARŞI TANDEM BİSİKLET

Son yıllarda Türkiye’de ve dünyada, okullarda akran zorbalığının artışa geçtiğini gözlemliyoruz. Ülkemizde ve dünyada akran zorbalığına karşı etkin bir biçimde mücadele ermenin çeşitli yöntemleri deneniyor, projeler geliştiriliyor. Toplumda artan bireycilik eğilimleri doğal olarak okullarımıza da yansıyor. Artan toplumsal şiddet, okullarımızda da akran zorbalığı olarak karşımıza çıkıyor. Buna engel olabilmek için tandem bisikletleri okullarımızda etkin bir biçimde kullanabiliriz. Akran zorbalığının en önemli sebeplerinden biri öğrencilerimizdeki empatik bilincin eksikliği olduğuna göre, iki kişinin uyum içinde çalışması ilkesine göre işleyen tekerlekli-pedallı bir makine olan tandem bisikleti kullanabiliriz. Tandem bisikletin üzerinde empati duyusunu geliştiren bir öğrenci kolay kolay zorbalığa eğilim göstermez. Zorbalık yapan bir öğrenci için ise tandem bisiklet bir terapi aracı olarak işlevsel biçimde kullanılabilir. Akran zorbalarının büyük bir çoğunluğunun hiperaktif öğrencilerin arasından çıktığını gözlemliyoruz. Bu öğrencilerimizin fazla enerjilerini tandem bisikletin üzerinde atması sağlanabilirse akran zorbalığı yapmaya enerjileri kalmayacaktır. Aynı mantığa dayanarak enerji patlaması yaşayan ergen öğrenciler üzerinde de etkin bir sakinleştirme aracı olarak tandem bisikletleri kullanabiliriz.

EBEVEYN-ERGEN ÇATIŞMASINDA BİR TERAPİ ARACI OLARAK TANDEM

Tandem bisikleti ergenler arasındaki çatışmaları engellemek için kullanabildiğimiz gibi ebeveyn-ergen çatışmasını engellemek yahut tahammül edilebilir bir düzeye indirmek için de kullanabiliriz. Ergenlik döneminin en büyük sorunlarından biri ebeveyn ile ergen arasında yaşanan çatışmadır, bu çatışma zaman zaman kuşak çatışması biçiminde de olabilir. Bu çatışmaya tamamen engel olmak, tamamen engel olunamıyorsa bu çatışmayı tahammül edilebilir bir seviyeye kadar düşürebilmek için tandem bisikletler araç olarak kullanılabilir. Tandem bisikletler üzerinde uyum içinde çalışmak zorunda kalan ebeveyn ile ergen arasında ortaya çıkan bedensel uyum zaman içerisinde duygusal bir uyumun da kapısını aralayacaktır. Tandemin üzerinde birlikte çalışan, birlikte terleyen, birlikte acı çeken, birlikte düşüp yaralanan anne-baba ile ergen arasında duygusal bir bağın oluşması daha kolay olacaktır. Ergen çocuklarını anlamakta zorluk çeken anne-babalar onları tandem üzerinde daha kolay bir biçimde anlayacaktır. Kişiliğin gerçek yüzü beden yoğun bir baskı altındayken ortaya çıkar. Tandem bisikletle %10 ortalama eğimli bir yokuşa tırmanan anne-baba ile ergenin gerçek kişiliği ortaya çıkacaktır. %10’luk eğimin yarattığı tarifsiz acılar içindeyken tandemin üzerindeki iki insanın da gerçek kişiliği ortaya çıkacaktır. Bu dünyada insanları birleştiren en önemli güç ortaklaşa çekilen acılardır, acıda paydaşlıktır. Ergen ve ebeveyn tandemin üzerinde ortak bir acıyı paylaşarak birleşecektir.

TANDEM BİSİKLETLE EVLİLİK TERAPİSİ

Evlilik terapisi bağlamında da tandem bisikletler kullanılabilir. Gençlere tavsiyemdir, tandem bisikletle uzun bir tur deneyimine sahip olmadan partnerinizle evlenmeyin. Partnerini gerçekten tanımak isteyen kadın ya da erkek onunla birlikte tandem bisiklete binmeyi denesin. Ak koyun kim kara koyun kim tandemin üzerinde ortaya çıkar. Evliliğinde uyum sorunları yaşayan çiftlere de tandem bisikleti tavsiye ediyorum, tandem bisikletler tam size göre bir icat! Evliliğinizde uyum sorunları yaşıyorsanız tandem bisiklet terapisiyle bu sorunları aşabilirsiniz, tandem bisiklet bu sorunlara aşma konusunda da size yardımcı olacaktır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde daima düşüncelerin uyumlu olması aranır, bence çok yanlış! Bedenleriyle mükemmel uyumu yakalayamamış bir çift, düşünce gibi soyut bir kavrama dayanarak ilişkilerini sürdüremezler, zira sürmediğini gerçek hayattaki acı olaylarla görüyoruz. Çiftler tandem bisikletle çıkacakları bir uzun tur sırasında bedenlerinin uyumunu test edecekler, bu uyumu geliştirecekler, yolda karşılaşacakları zorluklara karşı birlikte mücadele etme hazzına erişecekler, birbirlerini taşımayı öğrenecekler, birbirlerine tahammül etmeyi deneyimleyecekler ve her şeyden önemlisi zorluklara karşı birlikte savaşmanın zevkini tadacaklar. İçinde “dayanışma”nın olmadığı bir kadın-erkek ilişkisinin sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum. Tandem bisiklet çiftler arasında bu dayanışmanın var olduğunu test edebilmek için muhteşem bir araç! Mesela benim bu düşüncelerimden etkilenen bir arkadaşım bir gün eve kiraladığı bir tandem bisiklet ile gitti. Eşi bu duruma çok sevindi! “Ben sana diyorum ki Muharrem bana bir SUV al, bak herkesin karsı gerine gerine SUV’lara biniyor, jeeplere biniyor, sen bana iki kişilik bisiklet ile geliyorsun, Allah belanı versin Muharrem!” diye bağırıp çağırarak evi terk etti. Arkadaşım Muharrem o gün bu gündür çok mutlu. Tandem bisiklet sayesinde paragöz bir kadından kurtuldu. Bakınız, böyle faydaları da var.

İNSAN KAYNAKLARI İÇİN EKİP ÇALIŞMASI UYGULAMA ARACI

Özellikle son yıllarda şuursuz ve Allahsız kapitalist şirketlerin riyakârlığını gözlemlemek için “ekip çalışması” anlayışına bir göz atmamız gerekir. Çok uluslu kapitalist şirketlerin ahlaksızlıkları yazımızın konusu değil, geçelim. İşimize gücümüze bakalım biz. Ancak şirket içinde “ekip çalışması” süreci bizim konumuza giriyor. Her yıl binlerce dolarlık bir bütçeyi çalışanlarına ekip çalışmasını öğretmek için çarçur eden insan kaynakları bölümlerinin yöneticilerine sesleniyorum: Özel eğitim şirketlerine binlerce dolar kaptırmak yerine şirkete birkaç tane tandem bisiklet alın. Emin olun bu diğerine göre daha az maliyetli ve daha verimli! Bakın “düşük maliyet-yüksek verimlilik” diyorum size. Kölelerinize –pardon çalışanlarınıza- ekip çalışmasını öğretebilmek için tandem bisikletleri etkin bir biçimde kullanabilirsiniz. Uyum içinde çalışmasını istediğiniz kölelerinizi –pardon iş ortaklarınızı- tandem bisikletin üzerinde eğitebilirsiniz. Köle –pardon işçi- seçerken uyumlu ve ekip çalışmasına uygun olanları belirleyebilmek için de tandem bisikleti bir işe giriş sınavı aracı olarak kullanabilirsiniz. Bakınız, ne kadar uyumlu bir köleyim, görüyorsunuz! Anlatmaya gerek yok! Ekip çalışması, uyum vesaire ayağına biz çalışanları bir kat daha sömürebileceğiniz bir aracı (tandem bisiklet) sizlere sunuyorum. Üstelik bu araç eğitim maliyetlerinizi yarı yarıya düşürecek. İş tekliflerinize açığım, özelden bana yazabilirsiniz! Lütfen!

SONUÇ

Bu kadar ironi yeter! Daha fazla zorlamanın âlemi yok. Mevzuyu kısaca özetlemek gerekirse tandem bisikletleri toplumsal hayatın her alanında etkin biçimde kullanabilirsiniz. Birlik, beraberlik, dayanışma, uyum becerisi ve tecrübesi gerektiren her türlü alanda tandem bisikletler mükemmel bir araçtır.

22 Haziran 2021 Salı

BİSİKLET TOPLULUKLARI ÜZERİNE

 

Türkiye'de pek çok bisiklet topluluğu var. Hemen hemen her görüşten, her tipte bisikletçiye hitap edecek oranda geniş bir yelpazede çeşitlenmiş bisiklet topluluklarımızın var olduğunu görüyoruz. Türkiye'de herhangi bir bisiklet veya bisikletçi türüne uygun bir bisiklet topluluğunu bulmakta zorlanmıyorsunuz. Kısa bir internet araştırmasıyla şehrinizdeki bisiklet topluluklarına kolayca ulaşmanız mümkün. Ancak bu bisiklet topluluklarının çok ciddi kusurları var, işini doğru düzgün yapan birkaç bisiklet topluluğunu bir yana koyacak olursak büyük çoğunluğunun bisiklet topluluğu olmanın sorumluluğundan uzak, disiplinsiz, ciddiyetsiz ve gevşek örgütlenmeler olduğunu görüyoruz. Bu yazımızda bisiklet topluluklarının eksikleri, kusurları, hataları üzerinde konuşacağız.

Bisiklet toplulukları taktik ve stratejik düşünme yetisinden yoksun yahut bu yetileri eksik önderler tarafından yönlendiriliyor. Gelip geçici eylemler, sonuç alıcı olmayan kampanyalar, daha fazla insanı bisikletli yaşama kazandırma amacına hizmet etmeyen yabancılaştırıcı söylemler yüzünden bu topluluklar bir türlü kitleselleşemiyor. Proje üretip daha fazla insanı bisikletli yaşama kazandırması gereken bu topluluklar yukarıdaki hataları yapmasalar bile hayatın doğal akışında bisikletle tanışan insanları kazanarak bisikletli yaşamı inşa edebilirler. Ama yanlış taktikler ve stratejik hatalar yüzünden hayatın doğal akışı sayesinde bisikletle tanışan insanları bile bisikletli yaşamdan soğutmayı başarabiliyorlar.

Bisiklet topluluğunu şahsi amaçları için bir araç hâline getiren önderler ciddi bir sorun yaratıyor. Bisiklet topluluklarında, toplumsal arenada kişisel egolarını tatmin etmeye çalışan kimlik ve kişilik pazarlamacısı tipler var. Yerelde belediye meclis üyesi olmayı amaçlayan, bu amaca hizmet edebileceğini düşündüğü bir sosyal faaliyet alanı olarak gördüğü bisiklet topluluklarını şahsî emellerine alet eden tipler var. Muhtarlık için sosyal çevre yapmak maksadıyla bisiklet topluluğuna giren yahut topluluk kurup yöneten tipler var. Henüz milletvekili ya da bakan olmak için lobi faaliyetleri kapsamında bisiklet topluluğu kuranlara rastlayamıyoruz, zira ülkemizde bisiklet henüz o kadar popüler değil. Olmayasıcalar... Bisiklet topluluklarının kitleselleşememesinin önündeki en büyük engellerden biri de bunlar maalesef. Siyasi ikbal için şekilden şekile giren bu bukalemunlar, bisiklete mi bulaşmayacaktı? Ne sandın Fixieci Ali Dayı! Masa, kasa ve nisa için atmayacakları takla yok bunların. Tabii ki bisiklet topluluklarını da şahsî menfaatlerini arttırmak için siyasi emellerine alet edeceklerdi. Alet etmeye devam ediyorlar hâlâ!

Bir de bisiklet topluluklarını kötü emellerine alet etmeyi düşünen tipler var. "Aga buralar taytlı, şortlu garıdan, gızdan geçilmiyor." kafasıyla bisiklet topluluğuna giren hatta sırf bunun için ayrı bir bisiklet topluluğu kuran abazalar var!!!! Sadece bisiklet topluluğu olarak düşünmeyelim, doğa temalı her türlü topluluk, dernek vs içinde var böyle tipler. Toplumsal hayattaki varlıkları ile doğal yollardan karşı cinsin ilgisini çekemeyecek kadar acınası tipler, bisiklet topluluğuna girerek yahut bisiklet topluluğu yöneticisi olarak bu alanda tatmin sağlamaya çalışıyorlar. Psikanalize göre bu bir telafi etme yöntemi. Bize göre tam manasıyla bir acizlik yansıması... Kültür, sanat, edebiyat gibi alanlarda birikim sahibi olan ve evrensel insanlık erdemlerini içselleştirmiş paylaşımcı bir kişiliğe sahip erkekler dünyanın her ülkesinde kadınların ilgisini çeker. Bisiklet topluluğuna girmeye yahut bisiklet topluluğu kurmanıza gerek yok beyler. Siz "adam" olun, doğru kadınlar gelir sizi bulur zaten. Bisikleti cinsel tatmin eksikliklerinize çözüm bulma konusunda kullanmayın. Zira pek işe yaramıyor. Çünkü bisiklete binen kadınlarda ortalama zekâ düzeyi insanı hayrete düşünecek oranda yüksek oluyor ve bisikletli kadınlar sizin gibi abazaları bakışlarından tanıyacak kadar da hayat tecrübesine sahipler. Buradan size ekmek çıkmaz, haydi başka kapıya...

Bisiklet topluluklarını yönetenler taktik ve stratejik düşünme becerisinden yoksun oldukları için günün rüzgârlarına kapılıp gidiyorlar. Günün rüzgârına kapılıp gidecek düzeyde yöneticilerle bisikletin kendi gündemini belirlemesi imkânsız. Başkalarının yarattığı gündeme meze oluyor bisiklet toplulukları. Bunlar bazen sağlık bakanlığı tarafından yürütülen bir projede figüranlık oluyor, bazen belediyenin yaptığı bir sosyal sorumluluk projesinde yancılık yahut bir AB projesinde "kullanışlı aptal"lık... Kurum ve alan her ne olursa olsun bisiklet topluluğunun işlevi hiç değişmiyor: Projedeki kuru kalabalık, avamlık, bindirilmiş kıtalık vs vs... Kendi fikrini ortaya koyarak bunu proje yürütücülerine dayatan tek bir topluluk görmedim ben, ya da kendi fikirleri çerçevesinde projedeki eksiklikleri ortaya koyup bunları bisikletliler lehine düzeltebilecek diplomatik pazarlık becerisine sahip tek bir topluluk lideri görmedim. Sürüyle belediye başkanı yancısı, sürüyle AB projesi kullanışlı aptalı, sürüyle bakanlık projesi figüranı gösterebilirim. Durum böyle olunca bisikletliler adına rüzgâra karşı dik duran topluluk liderleri yerine mutlak otoriteye koşulsuz itaat eden sürü çobanları ile muhatap olmak zorunda kalıyoruz. 

Şehir içinde otomobil kullanımına birtakım kısıtlamalar getirmeden bisikletli ulaşım hayalleri kurmamalısınız. Zira gerçekleşmiyor. İnsanlar otomobilleriyle daha yavaş gittiklerini fiili olarak görmeden arabadan inip bisikletlerine binmeyecekler. Yok böyle bir dünya! Siz sabahtan akşama kadar "Arabadan in, bisiklete bin!" diye çığlık atsanız da sizi kimse sallamayacak. Görüyorsunuz. Sallamıyorlar da... Hâli hazırda yaptığınız hiçbir bisikletli yaşam propagandası halkta karşılık bulmuyor. Salgın geliyor, millet şimdi bisiklete biner, bisiklet kullanımı patlar diyorsunuz, sonuçta motorlu araç satışları %60 oranlarında artıyor, bisiklete dönüp bakan birkaç kişi sadece... Salgın yüzünden toplu taşımadan kaçanların maddi imkânları yeterli olanlarının neredeyse tamamı otomobile saldırdı. Birkaç ileri görüşlü insan dışında kimse bisiklete yönelmedi. Piyasada bisiklet kalmadı diye hoplayıp zıplayan bisiklet topluluğu yöneticilerine itibar etmeyin. İç piyasada bisikletin bulunmasının nedeni iç pazarın genişlemesi değil, ihracatın artmasıdır, buna bir de tedarik zincirindeki kırılmaları ekleyebiliriz. O kadar... Millet iç piyasada çılgın gibi bisiklet satın aldığı için iç piyasada bisiklet kalmadı diyen bisiklet topluluğu yöneticileri ya halka yalan söylüyorlar ya da yukarıda anlattığımız durumu bilmeyecek düzeyde cahiller. Başka türlüsü mümkün değil!

Bisikletli ulaşımın cazip hâle gelmesi için motorlu taşıt ulaşımının gözden düşmesi gerekir. Doğa boşluk kabul etmez, doldurur, doğada dolu olan bir yere de başka bir şeyi ikame edemezsiniz. İnsanlar mevcut nesnel koşullarda ulaşım ihtiyacının yarattığı boşluğu otomobil ile dolduruyor, dolu olan bu yere bisikleti yerleştiremezsiniz. Önce orada bir boşluk oluşması gerekiyor. Şehir içi hız sınırını 30'a düşürüp buna uymayanlara can yakıcı cezalar yazmaya başlayın, bakın o zaman bisiklet nasıl cazip gelecek. (Neoliberal politik düzende iktidar olabilmek için seçim kazanmak zorunda olan hiçbir iktidar kendisine oy kaybettirecek böyle bir uygulamaya yeltenmeyecektir. Beyin sahibi bir iktidar aynı zamanda otomotiv sektörünün de nefretini kazandıracak böyle bir kısıtlamadan uzak duracaktır.) Yahut 70'lerdeki gibi bir petrol arzı krizi patlasın, petrol bulunmasın ya da eldeki parayla alınamayacak kadar yüksek fiyatlara satılsın, bakın o zaman bisiklet kullanımı nasıl artıyor? Hiçbir ilerleme koşullar uygun olmadan gerçekleşmez. İnsanlar, eylemleriyle sadece o koşulların olgunlaşmasını hızlandırabilir yahut yavaşlatabilir, ama durduramaz, ama ilk ivmeyi veremez. Bunun farkında olan tek bir bisiklet topluluğu lideri var mı? Varsa niçin topluluk eylemlerinde bu bilincin bir yansımasını göremiyoruz?

Bisikletli yaşamın inşa edilebilmesi için mevcut siyasi, ekonomik, toplumsal koşulların buna uygun olması gerekiyor. Bu koşullar uygun olmadan sadece birkaç aktivistin çabasıyla insanları bisikletli yaşama ikna edebileceğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yıllardır uygulanan idealist yaklaşımlar ile bir arpa boyu yol gidemediğimizi görüyoruz. Söylemde ne dersek diyelim kitleleri bisikletli bir yaşama ikna edemiyoruz. Biz ne dersek diyelim, nasıl ikna etmeye çalışırsak çalışalım sonuç değişmiyor. Halkımız ısrarla bisiklete binmiyor. Çünkü şehirlerimiz bisiklet sürmeye müsait değil, fiziksel koşullar bisikletli ulaşım için yetersiz. İnsanlarımız trafikte kendilerini bisikletin üzerindeyken güvende hissetmiyor. Bisikletin de bir ulaşım aracı olduğuna yönelik toplumsal bilinç sıfırın altında. Bisikletli ulaşım altyapısı geliştirilmeden bisikletli ulaşımın geliştirilmesi mümkün değil. Maddi koşullar ancak maddi koşullarda yaratılan değişikler ile değiştirilebilir. Sosyal medya örgütlenmeleri ile olacak iş değil bu. Maddi hayatın içinde devinerek değiştirilmesi gereken şeyler bunlar. Ben de her gün teoride çok güzel mantı açıyorum kendi kendime, ama sadece hayallerimde kalıyor, şu güne kadar mantı açmayı hiç denemedim, hayalini çok kurdum ama hayal karın doyurmuyor maalesef. Nesnel koşullar buna hazır olmadan insanları bisikletli bir yaşama zorlamak da aynı sonuçları doğuracaktır: Bisiklet aktivistlerinden yoğun bir şekilde nefret eden ve hızla bisikletli yaşamdan uzaklaşan kitleler...

Mitoz bölünmeyle çoğalan bisiklet toplulukları, bölünüp parçalandıkça daha da güçsüzleşiyor. 10 kişilik bisiklet grupları bile var. Şaka gibi... Ama kimse gülmüyor. Birbirini çekememe, kıskançlık, egoizm, sosyal tatmin, nispet, gıybet, dedikodu vb birçok psikolojik düşkünlük ile etik anlayıştan yoksunluk örnekleri yüzünden bu küçücük bisiklet grupları da bölünüp parçalanıyor. Sonuçta iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar insanı saflarında örgütlemiş butik bisiklet grupları, toplumsal örgütlenme alanında inanılmaz bir bölünmüşlük yaratıyor, bu da geniş tabanlı kitle örgütleri olması gereken bu yapılanmaları üç beş kişinin bir araya gelip bisiklet sürdükleri güçsüz, zayıf "sivil toplum örgütümsüleri, bisiklet topluluğumsuları" hâline getiriyor. Kendi dernek, topluluk ya da grubunda kendi kendilerini tatmin eden (velo-masturbation) bir avuç bisikletlinin kimseye bir faydası olmuyor. Masturbatif biçimde bisiklet sürdükleri için de üretici bir faaliyete katkı sunamıyorlar. Bu derece güçsüzleşmiş ve kitle çizgisini kaybederek radikalleşmiş örgütleri siyasi irade hiç önemsemiyor, ciddiye almıyor. 

Bir de "abicilik ablacılık ekolü" var bisiklet topluluklarında. Sözgelimi bu topluluğu kuran bir abi ya da abla vardır. Topluluğu yönlendirir ve yönetir. Tur rotasından tutun da hangi marka bisikletin iyi olduğuna kadar her şeyi bilir ve kitleye telkin eder. Bir yerden tanıdık geliyor mu size de? Evet, bildiniz. Tarikat-cemaat yönetir gibi bisiklet topluluğu yönetirler. Sözleri hâşâ ayet hükmündedir, eleştirilemez ve sorgulanamazlar. Sorgulamaya kalkarsanız müritleri -pardon topluluk üyeleri- tarafından "Sen kimsin ki filanca abimizi-ablamızı eleştiriyorsun." yollu azarlamalarla yola getirilirsiniz. Tur sırasında hangi gözlemecide konaklanacağını bile onlar belirlerler. Siz sadece onların yönlendirmelerine uysal koyunlar gibi itaat edersiniz. Etmezseniz bir sonraki tura çağrılmazsınız. Susup o gözlemecide gözlemenizi yiyip turununuzu kazasız belasız tamamlamaya odaklanmak zorundasınız. Yoksa topluluktan dışlanırsınız. Bu bisiklet abileri ve ablaları çok çağdaş, ilerici, duyarlı insanlardır, o derece ki sizin bir cümlelik haklı eleştirinize bile tahammül edemezler. Topluluğu daha da geliştirecek bir konuda topluluk abisi ya da ablasından farklı bir çözümleme yapmanız topluluktan aforoz edilmeniz için yeterli bir sebeptir. Bakınız, ne kadar demokratik bir ortam bu bisiklet topluluğu!!! Yersen!

Türkiye'de üyelerine yetkin kişiler aracılığıyla bisiket eğitimi veren kaç topluluk var? İki elin parmaklarını geçiyor mu? Üyelerine orta düzeyde dahi bisiklet sürme teknikleri öğretebilecek yeterlilikte olmayan adamlar bisiklet topluluğu yönetiyor. Ondan sonra da bunlar tarafından bisiklete başlatılan yeni bisikletçilerin ölüm haberlerini televizyonlarda, gazetelerde görüp kahroluyoruz. Bir üyesi trafikte öldürüldükten sonra sosyal medyada ağlayıp sızlayan bisiklet topluluğu yöneticisine soruyoruz, bu çocuklara eğitim verdiniz mi, cevap hayır! Trafikte bisiklet sürme konusunda eğitim vermediğiniz bu çocukları niçin trafiğe saldınız? Bu konuda sizin hiç mi suçunuz yok, diye soruyoruz. Kapı duvar... Gece gece bisikletle trafiğe çıkmış bir arkadaşımıza arkadan araç çarpıyor, ışıklandırması yok, kaskı yok, reflektör yok, Allah için bir tane gece sürüşü güvenlik ekipmanı yok, onu bisiklete başlatan topluluk yöneticisine soruyoruz, gece böyle trafiğe çıkılmaması gerektiği konusunda eğitim vermediniz mi bu arkadaşımıza diye. Yine cevap yok. Ama efendiler YouTube toplantılarında şu kadar üyeli bisiklet topluluğunun yöneticisiyim diye kasım kasım kasılıp afili pozlar takınıyorlar. Utanma mı dediniz? Utanma dediğiniz erdem, "vefa" gibi bir semt adı bile değil maalesef! 

Trafik kanununda bisikletlinin yerini ve önemini bile anlatmıyorlar. Sağ şeridi kullanma konusunda dolmuşçular ile dalaşan bisikletli manzaraları artık vaka-i âdiyeden sayılıyor. Peki, bu bisiklet toplulukçusu arkadaşlar bu dolmuşçuyu sosyal medya gruplarında gömmek dışında ne yapıyorlar? Bir dolmuş durağına gidip bisikletin de motorsuz bir ulaşım aracı olduğunu, bisiklet yolunun olmadığı yerlerde sağ şeridi kullanma hakkının trafik kanununda ona verildiğini, diğer motorlu araçların uyduğu bütün kurallara uymak zorunda olduğunu dolmuşçulara anlattılar mı? Tabii ki hayır! Dolmuşçuyu sosyal medyada linç etmek daha zahmetsiz bir iş. Taş attın da kolun mu yoruldu? Polis bisikletlinin birini çevirip şehir içi hız limitini geçmekten ceza yazıyor, bisikletli arkadaşın bisikletin şehir içi ve şehir dışındaki hız sınırları hakkında bile hiçbir bilgisi yok. Ama fiiliyata baksan üç yıldır bir bisiklet topluluğu ile turlara gidiyor. Sosyal sorumluluk temalı turlarda boy gösteriyor, sosyal medya üzerinden insanları bisikletli yaşam konusunda bilgilendirmeye çalışıyor... Kendisi bilse neyse. Bilmediği bir şeye insanları ikna etmeye çalışıyor. Bu düzeydeki bisiklet topluluklarının bisiklet kültürünün gelişmesine ve bisikletli yaşama yeni bireylerin kazanılmasına hiçbir katkısı olmuyor. Kısa mesafeli haftasonu turları yapmak yetiyor onlara. Birkaç kilometre birlikte sürüp Facebook gruplarına bol fotoğraflı gönderiler de attık mıydı tamamdır!!! Yine çok harikayız. Dostlar bisiklet aktivistliğinde görsünler. 

Bisiklete yönelik küçük politik tavizlerle bu güçsüz sivil toplum örgütlerinin gönlünü kazanacağına kanaat getiren politik iktidar, köklü değişiklik yaratacak hamleler yerine günü kurtaracak pr taktikleri ile bir sonraki seçime kadar bu sivil toplum şeysilerini kandırabiliyor. Birkaç ayak dayama aparatı, üç beş pompa ile kandırılabilecek düzeydeki bisiklet sivil toplum şeysilerini beyin ve zekâ sahibi bir belediye başkanı niçin ciddiye alsın? (Bakınız Yılmaz Büyükerşen ciddiye almıyor, şehrindeki bisiklet topluluklarının hiçbir talebini ciddiye alıp da bir proje geliştirmiyor, eee adam profesör yâni, beyin ve zekâ sahibi olduğu neredeyse belgeli!) Beyin ve zekâ sahibi olmasına rağmen bu toplulukların direnenlerden değil dilenenlerden oluştuğunu bilen belediye başkanı da birkaç tane bisiket tamir istasyonu, birkaç ayak dayama aparatı yapıp bir sonraki seçime kadar kitlenin gazını alıp geçiyor, işine gücüne bakıyor. Beyin ve zekâ sahibi olmasının yanı sıra aileden genetik olarak aktarılan bir kasaba tüccarı zihniyetine de sahip olan belediye başkanları ise hiçbir yere entegre edilmemiş birkaç kilometre bisiklet yolu yapıp işine bakıyor, ek olarak bütün yerel medya organlarında bisiklet yolu yaptım diye propagandasını da yaparak kendini pazarlayabiliyor. Kasaba tüccarı zekâlı bisiklet topluluğu lideri de "Bakınız bu yolu biz yaptırdık." diyerek bisikletli kitlenin gazını alıyor. Alan razı, veren razı! Ne güzel İstanbul!!!

Bisikletli bir yaşamın inşa edilebilmesi için güçlü bir toplumsal tabanı kitle örgütlerinde bir araya getiremeyen bisiklet sivil toplum şeysilerinin herhangi bir belediye başkanına politik baskı yapabilmesi zaten mümkün değil. 15 kişilik bisiklet topluluğu başkana oy verse ne olacak vermese ne olacak? Bazı ulaşım planlamacıları bisiklet topluluklarının yerel yönetimlerin ensesinde boza pişirmesi gerektiğini söylüyor. Bisiklet topluluklarının ya da sivil toplum örgütlerinin belediye başkanlarının ensesinde boza pişirmesini bir köşeye bırakalım, yancılık yapmamalarını bile başarı kabul edecek bir düzeydeyiz. Herhangi bir bisiklet etkinliğinde belediye başkanı ile aynı kareye girmek için jimnastikçilerin yapamayacağı vücut çalımlarını yapıp kafa ve gövdesi ile şekilden şekile giren bisiklet topluluğu yöneticileri var. Neymiş? Bisikletli ulaşım hakkını inatla talep etmek suretiyle başkanın ensesinde boza pişireceklermiş!!! Bizde seviye burası. Ancak şunu hatırlatalım: Dilenenler değil direnenler kazanır!!!! Şimdiye kadar bu kapasite ve kalitedeki bisiklet toplulukları ile bir arpa boyu yol alamamamızın nedeni işte tam olarak yukarıda ifade ettiğimiz altın kuralın içinde gizlidir.

Bisikletli yaşam konusunda ilerleme kaydetmek isteyen bisikletli öncelikle kendi mahallesini (bisiklet topluluğu) temizleyecek. Sonra karşı mahalleden (mevcut motorlu taşıt sürücüleri) adam kazanmaya çalışacak. Bizim bisiklet topluluklarımızın durumu yukarıda tasvir etmeye çalıştığım gibidir. Hâl böyleyken daha fazla insanı bu topluluklara kazanmaya çalışmak bisiklete karşı nefreti ve ön yargıyı körükler. Mikrop bedeni ele geçirmeden herkes kendi mahallesini bu pisliklerden temizlesin.

"Aga iki yazıdır bizi gömüp duruyorsun, hâlâ elle tutulur bir çözüm önerin yok. Mezar kazıcılıktan bıkmadın mı kardeşim?" diye soran bisikletli dostlarıma cevap veriyorum. Bir sonraki yazıyı bekleyin.