21 Mayıs 2018 Pazartesi

DOPİNGDEN MALULEN EMEKLİ BİR SPOR: PROFESYONEL BİSİKLET! 

Uluslararası basından öğreniyoruz ki katıldığı bir televizyon programında sunucunun, yarıştığı dönemde doping yapıp yapmadığına yönelik sorusuna "Yes!" yanıtını veren Lance Armstrong, bizim gibi gariban bisikletçiler için servet değerinde olan fakat Armstrong gibi "pro cyclist"ler için çiğdem parası olarak tanımlayabileceğimiz küçük bir para cezasıyla paçayı sıyırmış. Son yıllarda, yapılan testlerle doping yaptığı tespit edilen bisikletçilere ise bir süreliğine müsabakalardan men cezası veriliyor. Dopingliler kamuoyu önünde psikolojik bir lince maruz kalıyorlar. Daha sonra temiz olarak yarışsalar bile kamuoyunun bilincinde daima "doping yapan bisikletçi" imajıyla yer alıyorlar. Sonra bu dopingci bisikletçiler düzenli aralıklarla test ediliyorlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, bir daha o dopingci bisikletçi damgasını silmeyi başaramıyorlar.

Doğu Bloku Ülkelerinin Doping Geçmişi

Soğuk savaşın yaşandığı yıllarda Doğu Bloku ülkelerinden gelen sporcularda yaygın bir biçimde devlet destekli doping programı uygulandığı iddia edilirdi. Birkaç bireysel somut örnek dışında bunun sistemli bir biçimde devlet politikası olarak uygulandığı hiçbir zaman kanıtlanamadı. Örgütlü ve disiplinli bir toplum yaşamı içinde yetişen sporcuların takım sporlarında hayretler verici performanslar sergilemesi gayet normaldi. Tabii, Doğu Bloku ülkelerindeki insanların yiyecek ekmek bulamayacak düzeyde aç biilaç yaşadığını düşünen ortalama zekaya sahip bir batılı için bu iddialar her zaman doğruluğunu korumuştur; fakat aklı başında hiçbir spor otoritesi somut kanıtları hiçbir zaman bulunamayan bu asparagasa inanmadı. Profesyonel sporlardaki dipingli sporcu söylentilerinin evveliyatı, işte bu soğuk savaş döneminde Doğu Bloku ülkelerinden gelen sporcuları karalama propagandasına dayanıyor. 

Pantani'nin Doping Geçmişi

Matt Rendell'in Marco Pantani'nin Ölümü adlı kitabında Modonna di Campiglio'da patlak veren doping skandalından başlayarak Pantani'ye ait bütün tıbbî verileri analiz ederek bir dönem İtalyan bisikletini ve dolayısıyla dünya bisikletini mahveden devlet destekli R-Epo programını inkâr edilemez nesnel verilerle açıkça ortaya koyuyor. Modern bisiklet çağlarının son efsanesi olarak adlandırılan Marco Pantani'nin neredeyse bütün kariyerinin R-Epo suistimali üzerine kurulduğunu kanıtlarıyla anlatıyor. Sadece Marco Pantani mi? Tabii ki hayır. Onunla aynı kuşaktan olan bir düzineden fazla bisikletçinin devlet destekli bir R-Epo programından geçirildiğini görüyoruz. Doping konusunda İtalyan otoritelerinin de pek temiz olmadığını anlıyoruz böylece.   

Sadece İtalyan bisikletçileri değil, Marco'nun yaşadığı dönemde yarışan profesyonel bisikletçilerin bir kısmı şaibeli ölümlerle hayatını kaybetti. Matt Rendell'in kitabında bunun listesi tutulmuş. Tespit edilebilmiş olanları bile 15'ten fazla, genç yaşta şaibeli ölüm vakalarının neredeyse tamamında doping izine rastlanamıyor; fakat aynı zamanda bilim bu profesyonel bisikletçi ölümlerini de açıklayamıyor. 

Mustafa Sayar Vakası

Tour Of Turkey'in Meryemana'ya tırmanılan etabında arabalara su kaynattıran o meşhur yokuşu profesyonel tırmanmacıları bile hayrete düşüren bir performansla çıkmayı başaran Mustafa Sayar hakkında pelotonda birtakım gurultular çıkmaya başladı. Teee Cezayir Turu'nda verilen numunede yapılan testler neticesinde sporcumuzda yasaklı madde olan Epo'ya ulaşıldığı iddia edildi. Sonuçta tur birinciliği elinden alındı. Uzun bir süre müsabakalardan men cezası aldı. Neden? Arkasında Froome'unki gibi bisikletçisine her koşulda sahip çıkan büyük bir takımı yoktu da ondan. Neden? Arkasında her durumda ve koşulda sporcusuna sahip çıkan, sporcusuna güvenen ve onun arkasında duran bir federasyon ya da spor bakanlığı yoktu da ondan. Bu zorlu süreçte Mustafa Sayar yalnız bırakıldı. Adlî süreçte kendisine destek sunulmadı. Hem Türk hem dünya basınında ve kamuoyu önünde linç edildi. Bu toplu linç yüzünden takım arkadaşları bile onu doğru dürüst savunamadı. Sonuç olarak Türkiye'nin en başarılı tırmanışçıları arasında gösterilen, gelecek için umut veren bir bisikletçi kaybolup gitti.

Sayar bu maddeyi neden kullandı sorusundan daha önemli olan bir soru var ki o da bu maddeye Türkiye'de nasıl ulaşabildi? Bir bisikletçinin doktor desteği olmaksızın bu maddeyi kullanması mümkün değil. Öyle tek başına alınabilecek bir şey değil. Epo kullanan sporcunun düzenli testlerle doktor kontrolünde takip edilmesi gerekiyor. Sporcu da Epo kullandığını bilerek birtakım önlemler almalı. Bilmeden kendisine bu madde verilirse gerekenleri yapmadığı için kanı aşırı derecede yoğunlaşıp kalp krizinden ölebilir. Yani bilinçli ve planlı kullanılmadığında Epo öldürücü olabiliyor.

Doping kullanımının sorumluluğu sadece bisikletçiye mi ait yoksa organize bir olay mıydı? Bisikletçiye kendi bilgisi dışında gizli bir biçimde Epo tedavisi uygulandı mı? Belli değil. Bisikletçi her beyanında ısrarla kendisinin böyle bir maddeyi kullanmadığını vurguluyor. Olaydan sonra "yalnız bırakıldığını" iddia eden ama süreç hakkında da ayrıntılı bilgi vermeyen Sayar'ın söylemlerinden bu işin sorumluluğunun sadece kendisi üzerine yıkılmasını doğru bulmadığını çıkarıyoruz. Biz de doğru bulmuyoruz. 

İngiliz-ABD Ekolündeki Profesyonel Sahtekarlar 

Geçen yılın (2017) Vuelta'sında esasen nefes açıcı bir astım ilacı olan salbutamol fıs fısını izin verilen miktarın üzerinde kullandığı tespit edilen Chris Froome hakkında soruşturma başlatıldı. Fakat bu bisikletçi müsabakalardan men cezası almadı. Sky takımının ekonomik ve politik baskı araçlarını kullanarak Froome'un men cezası almasını engellediği ortada. Yoksa bu tür durumlarda yapılması gereken belli. Bisikletçi uluslararası spor mahkemesinde kendisini temize çıkarana kadar müsabakalardan men edilir. Söz konusu bisikletçi Türk Sayar olunca ceza önce dava sonra geliyor, İngiliz Froome olunca işler pek de öyle yürümüyor anlaşılan. 

Chris Froome, Lance Armstrong ve türevleri bisiklet sporuna ihanet eden sahtekarlardır. Onlara sahtekar demek bir hakaret olarak kabul edilmemelidir; zira köpeğe köpek demek hakaret değildir. Adı o. Sahtekarlık yapana da sahtekar demek hakaret olmasa gerek. İngiliz Amerikan ekolünden gelen pek çok bisikletçi temiz değil. Armstrong olayında da olduğu gibi birtakım kimseler tarafından korunuyorlar. Yıllar sonra Froome da doping yaptığını itiraf edecek ve olayın üzeri yine birtakım gizli eller tarafından kapatılacak. Tıpkı Armstrong'un itirafından sonra gelişen süreçteki gibi olacak her şey. Birkaç milyon dolarcık tazminat verir Froome, kurtuluverir Armstrong gibi. Fakat bu sahte profesyonel bisikletçiler hak etmedikleri birincilikleri alıp dururken zaman gerçek profesyonel bisikletçilerin aleyhine işler. Aslında birinci sırada olması gereken gerçek sporcular onurlu 2.likler ile yetinmek zorunda kalırlar. Bu iğrenç kapitalist spor endüstrisi düzeni yüzünden TDF'den soğudum. Makine gibi hesaplı kitaplı çalışan bisiklet gladyatörleri hâline getirilmiş profesyonel bisikletçileri izlemek bana zevk vermiyor artık.

Müsabakaların Meşruiyetini Zedelemeden Dopinge Devam!

Show bir şekilde devam etmeli fakat senaryoya uygun rol almayanlar da havuç sopa teorisine göre biraz da olsa cezalandırılmalı. Aksi takdirde düzen meşruiyetini yitirir. Froome'un TDF'den sonra Vuelta'yı da alması biraz göze battı geçen sene. Diğer yarışçıların kan ter içinde tırmandığı yokuşları Sky takımın sporcuları türkü söyleyerek çıkınca seyircilerin ve bu işten azıcık olsun anlayan herkesin kafasında birtakım soru işaretleri belirdi. Froome olayında sistem tamamen meşruiyetini yitirmesin diye "Bakınız, hata yapanı soruşturuyoruz." imajı yaratmaya çalışıyorlar. Aksi takdirde artık kimse inanmayacak bu kurulu düzene. O yüzden Froome'un fıs fıs kullandığını saklamadılar diye düşünüyorum. Zira saklayabilirlerdi. Avrupa'da bisiklet sporu üzerine yazılar yazarak hayatını kazanan pek çok ciddi spor yazarı da bu tezi savunan yazılar kaleme aldılar. Haaa tabii ki onlar yazdı diye hakikat budur diyemeyiz ama açıklamaları akla ve mantığa gayet uygun.

Bir de şunu açıklamak isterim ki sürüş tarzı dolayısıyla kendisini sevdiğim Sagan'da da Froome gibi izin verilen miktarın üzerinde kullanılan yasaklı bir madde çıksın "sahtekar" ifadesini onun için de tereddüt etmeden kullanırım. Bu yargım diğer pro bisikletçiler için de geçerlidir. Bu arada Sagan hakkında da ciddi kuşkularım var. Dünya Şampiyonası'nı hegemeonyası altına alırken kullandığı yasal yöntemleri şeffaf bir biçimde açıklamadığı müddetçe kendisi hakkındaki bu kuşkular güçlenerek artacaktır.  

Yasal Doping-Yasadışı Doping!

Başlıkta oksimoron yapmak gibi bir derdim yok. Aksine olanı olduğu gibi veriyorum. Sanat falan yok yani. Açıklayalım: Doping, günümüzde yapılan spor dallarında hâlâ mevcut. Kim yok derse yalan söylemektedir. Eskisinden tek farkı ise yasal olan maddelerin kullanımına izin veriliyor. Bazı maddeler ise UCI ya da federasyon tarafından yasaklı madde olarak ilan ediliyor. Yasal maddeleri kullanarak doping yapan sporcular, eğer izin verilen sınırlar içinde kullanmışlarsa, haklarında herhangi bir yasal işlem yapılmıyor. Yasaklı maddeyi kullanan bisikletçi, miktarı ne olursa olsun, derhal müsabakalardan men ediliyor, maddenin kullanım düzeyine göre para cezası ya da men cezası alıyor. Yasaklı olmayan bir maddeyi izin verilen sınırın üzerinde kullanan sporcu da doping yapmış olarak kabul ediliyor. Aynı maddeyi izin verilen sınırların içinde kullanan bisikletçiye ise hiçbir yaptırım uygulanmıyor. Saçmalığa bakar mısınız? Bir miktarı serbest, bir miktarı yasak! Peki neden? Bu maddeleri tamamen yasaklamış olsalardı profesyonel bisiklet sporunda günümüzde sergilenen performans düzeylerine asla ulaşılamazdı. Arabaların çıkarken hararetten su kaynattığı yokuşları, neredeyse arabanın ulaşabileceği bir ortalama hızla, hiçkimse tırmanamazdı. Şimdi denklemin eşitliğini kuralım: Performans yoksa seyirci de yoktu. Seyirci yoksa sporsorluk da yoktu. Sponsor yoksa para da yoktu. Anladınız siz onu kanımca. Show bir şekilde devam etmeliydi; fakat doping maddeleri de izin verilen dozajlarda alınmalıydı. Sonuçta aşırı yüklenme sonucunda gerçekleşen müsabaka içi ölümler organizasyonların imajını zedeler, marka değerini düşürür, emperyalist kapitalist piyasanın sözde saygın spor organizasyonuna sekte vurabilirdi.

Sonuç

Kapitalist sermayenin elinde bir kâr oyuncağı hâline getirilen profesyonel bisikletin hâl-i pürmelâli tam olarak yukarıda anlattığım gibi işte. Çoğunluğu gariban ailelerden gelen profesyonel bisikletçiler sponsorlar ve organizatörler daha fazla para kazanabilsin diye sağlıklarını tehlikeye atacak biçimde doping yapıyorlar. Profesyonel bisikletçilere milyon dolarlar veren sistemin kodamanları, onların üzerinden milyar dolarlar kazanıyorlar. Günümüzde profesyonel bisiklet sporu milyar dolarlık bir işlem hacmine ulaşmış durumda. Herkes bu pastadan daha büyük bir pay kazanabilmek için çabalayıp duruyor. Bu işi sporu geliştirmek için yapıyoruz diyenlerin tamamı yalan söylüyor. Kimse bu kadar ağır bir yükün altına babasının hayrına girmez.

Sonuç olarak günümüzdeki profesyonel bisikletçiler de geçmiştekiler gibi kazanmak için her türlü dalavereyi yapmaya hazır durumdalar. Yapıyorlar da... Onları %2 daha hızlı yapacak bir maddeyi kullanmaktan asla çekinmiyorlar. Teknik ya da biyolojik doping yaparken "Bu etik mi acaba?" diye asla sormuyorlar. Onları zafere götüren yolda yapılan her türlü usülsüzlüğü mübah kabul ediyorlar. Onlar bütün bunları bir şekilde yapıyorlar yapmasına ama bu sporu takip edenler neden hâlâ bu dopingli üçkağıtçıları izlemeye devam ediyorlar? Dopingli olduklarından yüzde yüz emin olduğu bisikletçilerin yarışını izlemekten nasıl bir zevk alıyorlar? Anlamak mümkün değil. Spor insan bedeninin sınırlarını zorlayarak etik bir çerçevede mücadele ederek yarışmak değil miydi? Biz mi yanlış biliyoruz? Spor ne zaman meşru gayr-ı meşru her türlü yolu kullanarak daha fazla para kazanmanın, kısa yoldan zengin olmanın aracı hâline geldi? Aklımda deli deli sorularla bitiriyorum bu yazımı. 

Kalın sağlıcakla...

24 Mart 2018 Cumartesi

PROFESYONEL BİSİKLET SPORCULARI YA DA YENİ ORTAÇAĞ'IN MUZDARİP GLADYATÖRLERİ

Bisiklet sporcularının büyük bir çoğunluğunun alt sınıflara mensup aileler içinden çıktığını görürüz. Neden? Zengin çocuklarından bisikletçi çıkmıyor mu? Çıkıyor tabii ama oranladığımızda dezavantajlı ailelerin çocukları bu sporda daha başarılı oluyor. Niçin? Çünkü dezavantajlı ailelerden gelen bisiklet sporcuları para ve toplumsal statü için yarış koşuyorlar. Daha fazla para kazanmak istiyorlarsa daha başarılı olmak zorundalar. Bir başka açıdan bakarsak bisiklet sporcusu olmak gladyatörlüğün 19. ve 20.  yüzyıllara güncellenmiş bir biçimidir. Bisikletçi selenin üzerinde dehşetengiz acılar çekerken onu izlemeye gelen seyirci bundan zevk alıyor, yarışı izlemek için yaptığı harcamalarla ekonomiye can veriyor. Sponsorlar reklamlarını yapıyor, markalarını tanıtıyor. Oteller yarışı izlemeye gelen turistleri ağırlıyor, para basıyor. Dehşetengiz acılar çekerek, kendi gözümüzle görmesek bir insanın yapabileceğine inananamayacağımız bir performans ile zirveye birinci olarak ulaşan bisikletçi ise büyük bir para ödülü alıyor. Show devam ettiği sürece hemen herkes bir şekilde kazanıyor. Tıpkı eski Romalıların gladyatörleri arenalarda dövüştürüp inanılmaz bir ekonomik getiri elde etmeleri gibi...

21. Yüzyılda ise bisikletçi gladyatör olmaktan çok bir köledir. Profesyonel bisikletçiler, spor endüstrisi daha fazla kâr elde etsin diye insanüstü bir gayretle form tutmaya çalışan başarının tutsağı köleler haline geldiler. Evet, belki de milyon dolar kazanıyorlar bir yılda. Ama yaşadıkları hayat, hayat değil. Yıl boyunca yediklerine içtiklerine azamî miktarda dikkat etmek zorundalar. Sosyal hayatları yok denecek kadar az, aile hayatları ise düzensiz. Yılın 9 ayı boyunca yarış kovalıyorlar. Geriye kalan 3 ayda ise yarış sezonuna hazırlanmak için acımasızca antrenman yapıyorlar. Bizim rahat bir koltukta oturarak bile tahammül edemeyeceğimiz süreleri bisiklet üzerinde geçiriyorlar. Acılar içinde kıvranarak yüzde 15 eğimli yokuşlara tırmanıyorlar. Motorlu araçların bile çıkarken su kaynattığı zirvelere en az o araç kadar hızlı tırmanıyorlar. Dört tekeri olan bir araçla bile inerken üç buçuk attığımız bol virajlı yokuşlardan aşağı, karbon kağıdından yapılmış iki tekerli bir bisikletle 80-90 km hızla iniyorlar. 

Bazen duyuyoruz. Milyon dolar kazanan bisikletçiler var. Evet, gerçekten o paraları kazanıyorlar; ama hangi şartlar altında? Yağmurlu bir günde koşulan Paris Roubaix yarışının son 20 kilometresini Youtube'dan açıp izleyin. Ve yakın çekimlerde bisikletçilerin yüz ifadelerine bir bakın. Nazi işkencehanelerindeki bir Yahudi yüzünden farksız bisikletçi yüzlerinde bu sporun ne kadar zor bir spor olduğuna dair kısa ama vurucu bir şiir okuyacaksınız. Güneşli ve sıcak bir günde Ventoux'ya, Angliru'ya ya da Monte Grappa'ya tırmanan bisikletçilerin yüz ifadelerine bir bakın. Ebû Garip ya da Guantanamo'da insanlık tarihinin görmediği işkenceleri bilfiil yaşamak zorunda kalan insanların yüz ifadeleriyle karşılaşacaksınız. Tehlikeli bir viraj dönülürken kayıp düşen ve asfaltta sürünürken kolları ve bacakları yüzülen, buna rağmen ayağa kalkıp kanlar içinde yarışa devam eden bisikletçilerin yüz ifadelerine bir bakın. Bu sporun ne kadar kolay (!) bir spor olduğunu o yüz ifadelerinden okuyacaksınız.

Bazen sırf sponsorun adı daha fazla görünsün diye kaçış grubuna girmesi istenir bisikletçiden. Sponsorun adı kamerada biraz daha fazla görünsün diye yarışın son 10 kilometresine kadar bazen tek başına bazen de bir kaçış grubunun içinde çabalar durur bisikletçi. Sponsorun beklentileri doğrultusunda kaçış grubuna girmeye memur edilen bu bisikletçinin kişisel kariyer hedeflerinin hiçbir önemi yoktur zaten. Belki de o gün kendini etap alabilecek kadar güçlü hissetmektedir; ama kimin umurunda? Show devam etmeli, takıma para yatıran sponsorlar yaptıkları yatırımın son sentine kadar reklam getirisi elde etmelidirler. Bisikletçi mi, dediniz? O küçük aşağılık köle kimin umurunda? O sadece yarışın son kilometrelerine kadar önlerde olmaya bakmalı. İşi o. O lanet olası pisliğe o yüzden para veriyoruz dostum!

Çok büyük ve ünlü bir sprinter olabilirsin; ama yine de sponsorun zoru ile yarış koşturulursun. Neden? Çünkü sponsor senin adının üzerinden reklam yapmak için o takıma milyon dolar yatırmıştır. Sen yarış koşmayacaksan neden versin milyon dolarcıklarını? Daha önceden tura katılacak takım kadrosunda adın açıklanmasa bile ne gam. Bir şekilde halledilir o iş. Sen takma kafana o işleri. Dünyada ender rastlanan bir hastalıktan muzdaripsindir, üstüne üstlük 38 derece ateşli hastasındır; değil yarış koşmak bakkala ekmek almaya gitmeye mecalin yoktur; fakat bu durumdayken bile Fransa Turu'da birkaç etap koştururlar sana. Neden? Önemli olan senin etap kazanman değil, orada görünüyor olmandır. Sprint sırasında dikkatsizliğin yüzünden diğer sporcular ile bariyer arasına sıkışıp feci bir şekilde düşer, birkaç kemiğini kırarsın, bir hafta bütün gazeteler ve televizyonlar üzerinde sponsorun adı yazan forma ile senin fotoğrafını yayınlayarak haber yaparlar. Sponsor bundan ziyadesiyle tatmin olur ki seneye de o takıma milyon dolar yatırmaya devam eder. Neden diye sormayın Allah aşkına! Reklamın iyisi kötüsü olmaz da ondan. (Anlatılan bir Cawendish hikâyesi hiç değildir(!))

Dünyaca ünlü bir sprintersin. Senin adının geçtiği bir takıma sponsorlar bala konan arıları gibi saldırıyor sponsor olmak için. Defalarca üst üste dünya şampiyonu olmuşsun. Bir yarıştaki diğer sporcuların tamamı sana göre yarış stretejisi belirliyor. Tek başına 100 km kaçıp yarış kazanacak kadar güce ve kondisyona sahipsin. Sezon başındaki anıtsal bahar klasiklerden biri olan Paris Roubaix yarışını kazanarak tarihe adını altın harflerle yazdırmak senin en büyük amacın olmuş. Ona göre antrenmanlarını düzenliyorsun. Fisktürde kolay kazanacağın pek çok yarış olmasına rağmen sırf bu yarışı kazanmayı riske atmamak için o yarışlara katılmıyorsun. Bütün bu çabaya rağmen geri zekâlı bir seyircinin yola sarkıttığı hırkaya takılıp düşüyor ve kariyerine dünya şampiyonluğundan sonra altın harflerle eklemeyi istediğin ve yıl boyunca kazanmak için ölümüne hazırlandığın o anıtsal klasik bisiklet yarışı o noktada bitiyor senin için. (Anlatılan bir Sagan hikâyesi hiç değildir(! ))

Kariyerinin başında bir genç ya da ihtiyar bir bisikletçisin. Veya ne iyi bir tırmanışçı, ne iyi bir sprinter, ne de iyi bir genel klasmancısın. Ama yine de oldukça başarılı bir bisikletçisin. Tam bir görev adamısın. Tanımlanmış bir görevi yerine getirmek için askerî bir disiplinle çalışıyorsun. Takım liderine sadakatle bağlısın. O birinci olsun diye yapamayacağın fedakârlık yok. Yerine göre enerjini veriyorsun lidere, yerine göre mataranı, bazen bisikletini bile veriyorsun. Kısacası takım lideri birinci olsun da sana ne olursa olsun, pek önemli değil. Bütün bu çabaya rağmen takım lideri birinci olduğunda tüm gazeteler sadece onun adını yazıyor, bütün kameralar ve mikrofonlar takım liderine dönüyor. Sen dehşetengiz acılar içinde kıvranırken senin sayende etabı ya da turu kazanan takım lideri zaferin tadını çıkarıyor. Domestikler, takımın ağır işçileridirler, proleterleridirler. Üretimde en pis işleri onlar yaparlar; ama asla isimleri okunmaz. Takım liderin insan evladı ise senin sayende kazandığı yarışlardan dolayı sana bir miktar dolarcık verebilir. O kadar... 
(Anlatılan "isimsiz" bir domestik hikâyesi hiç değildir(!))  

Dünyaca ünlü bir genel klasman yarışçısı olabilirsin. Talihsizlik bu ya, kariyerinin sonu gelmiştir; ama sen bu kariyeri bir Fransa Turu şampiyonluğu ile taçlandırmayı planlıyorken hesapta olmayan bir kaza sonucunda daha ilk etaplarda çok feci bir biçimde yaralanırsın. Buna rağmen yarışı bırakmaz, etabı kanlar ve acılar içinde kıvranarak tamamlarsın. Hatta kazada ayakkabın ayağından çıkmış ve kaybolmuştur. Vakit kaybetmemek için en az 5 km yalın ayakla sürersin bisikleti. Yine vakit kaybetmemek için kanayan yaralarına bisiklet üzerinde yalap şalap bir tıbbî müdahale yapılır ve sen yarış koşmaya devam edersin. O etabı tamamladıktan sonra çektiğin acılar yüzünden yarışı bırakmayı düşünürsün; fakat sonradan görme bir zenginin kendi adını verdiği takımda yarıştığın için sana baskı yaparlar. O durumda bir iki etap daha koşmaya zorlarlar seni. Çünkü sponsor denen hödük senin adın için o takıma milyon dolar yatırmıştır. O dayanılmaz acılar içinde kıvranarak birkaç etap daha koşarsın. Sonunda da çektiğin acılara dayanamayarak gözyaşları içinde yarışı bırakmak zorunda kalırsın. (Anlatılan bir Contador hikâyesi hiç değildir (!))

Ülkenin ve takımının bisiklet sporunda bir başarı hikâyesine ihtiyacı vardır. Fakat senin bunu gerçekleştirecek düzeyde bilgi, donanım ve tecrüben yok denecek kadar azdır. Sponsorlar bir taraftan, takım yönetimi bir taraftan baskı uygular üzerinde. Sürekli senden kürsü isterler, sürekli şampiyonluk beklerler; fakat bu bir türlü olmaz. Gençliğinden ve tecrübesizliğinden yararlanarak sana birtakım yasaklı maddeler vererek performansını arttırırlar. Sen de birkaç yarışta profesyonel bisikletçilere bile nal toplatan bir performans sergileyerek etap birincilikleri falan kazanırsın. Ve kısa bir süre sonra kaçınılmaz son gerçekleşir, dopingli olduğun ortaya çıkar. Dopingli olduğun ortaya çıktıktan sonra senin doping yaptığını bilen, hattâ seni buna teşvik edenler bile sana sahip çıkmaz. Mal gibi meydanda kalırsın bir başına. Kamuoyu seni ayrı linç eder, bisikletçiler ayrı linç eder. Dopingli başarılarınla adını duyurduğun takımın ise aman takımın adı kirlenmesin diye suçu sadece senin üzerine yıkar, bir köşeye çekilir. Sen de tek başına bütün bu psikolojik baskının altında akıl sağlığını korumak ve tekrar spora dönmek için didinip durursun. Dopingli bir geçmişin olduğu için kendine kolay takım bulamazsın. Bulduğun takımlarla da arada güvensizlik oluşur doping geçmişin yüzünden. Sponsorların adı görünsün diye yaptığın doping yüzünden kariyerin bitme noktasına gelir; ama hiçkimse sana sahip çıkmaz. 
(Anlatılan bir doping hikâyesi hiç değildir(!))

SONUÇ

21. Yüzyılda profesyonel bisiklet yarışçısı, çağdaş bir gladyatör ya da sözleşmeyle tutsak edilmiş bir köleden başka bir şey değildir. Profesyonel bisiklet, mevcut koşullar değiştirilmeden, kesinlikle bir spor dalı olarak kabul edilemez. Bu, kan ve gözyaşı içinde çekilen bir işkenceden başka bir şey değil. Bu, artık bir spor değil! 

Profesyonel bisiklet, tam olarak bir bisikletçi soykırımıdır.

22 Mart 2018 Perşembe

GRAN FONDO YARIŞLARININ EKONOMİ POLİTİK ELEŞTİRİSİ 

Avrupa'da yüz yıla yakın süredir düzenlenen gran fondo yarışları var. Son yıllarda ülkemizde de federasyondan bağımsız birtakım organizatörlerin çabasıyla şekillenen gran fondo yarışları yapılmaya başlandı. Bu yarışlara ciddi miktarda bir katılımcı rağbet gösteriyor. Yarışlar hakkında birtakım söylentiler dolaşıyor; fakat bunları ben pek sallamıyorum. Şimdiye kadar yapılanların aksine Gran fondo yarışlarına ekonomi politik bir bağlamda eleştiri sunacağım. 

Biliyorsunuz ki bu yarışlara katılan amatör sporculardan yarış ücreti adı altında birtakım paralar alınıyor. En az 120 lira en fazla 160 lira alınıyor. Gran fondonun düzenlendiği şehirde yaşayan amatör sporcular sadece yarış ücretini vererek bu yarışlara daha ekonomik bir biçimde katılabiliyorlar; fakat şehir dışından yarışa katılan bir sporcu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Gece otobüs yolculuğu yapıp gündüzünde 35 ortalama ile 100+ bir yarış koşmak mümkün değil. Doğal olarak şehir dışından gelen yarışçıların, yarışın düzenlendiği şehre bir gün önce intikal etmesi şart. Bu da bir gün fazladan konaklama demek. 140 lira git - gel otobüs parası. 100 lira bir gün önceden konaklama. 200 lira 2 günlük yemek masrafı. 160 lira yarış ücreti derken 600 liraya çıkıyor bir yarış. İki gün için 600 lira masraf yapabilecek kaç babayiğit var şu gariban bisikletçiler arasında? Ben zor şartlarda bu sporu yapmaya çalışanlar için konuşuyorum. Yoksa bu rakam birtakım tuzu kuru ya da ensesi kalın kimseler için lüks bir restoranda verilen bonkör bir bahşiş ücretidir.

Gran fondo yarışlarını son zamanlarda topu daha geç atma ya da iflas bayrağını daha geç çekmeye çalışan turizm sektörünün krizden kaynaklanan kayıplarını minimuma indirebilmek için bir kriz savma aracı olarak kullanıyorlar. Güney illerimizde faaliyet gösteren oteller ve turizm firmaları çeşitli nedenlerle birkaç yıldır ülkemize gelmeyen Avrupalı turistler dolayısıyla zor durumdalar. Yaz sezonunda istediğini alamayan turizimciler, turizm çeşitliliğini arttırarak bu kayıplarını gidermeye ya da kaybı en düşük seviyede tutmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda alternatif turizm yöntemlerine yöneliyorlar. Bu yönelimlerinde haksız da sayılmazlar. Elleri kolları bağlı bir biçimde batmayı beklemek yerine alternatif turizm yöntemlerine başvurarak ayakta kalmayı denemeleri gayet mantıklı. Bundan beş sene önce Türkiye'ye sağanak yağmur gibi turist akarken hiçkimse yahu ölü sezonda da bisiklet yarışı yapalım, kış aylarında antrenman yapacak yer arayan bisiklet takımlarına otellerimizi pazarlayalım falan diye düşünmüyordu. O zamanlar, en hafif tabiriyle, bisiklet sporunu kimse "sallamıyordu". Turizm sektörü krize girince birden bisiklet denen bir sporun da olduğu, turizm açısından ölü sezon olarak kabul edilen kış aylarını canlandırabilmek için bisiklet sporu ile ilgili yarışların da kullanılabileceği hatırlanıverdi her nasılsa!

Tıpkı eskiden bisiklet sporuyla gönülden ilgilenen birkaç kişinin büyük özverisi ile bir marka haline gelen ve ülkemizin tanıtımına büyük katkı sağlayan Tour Of Turkey gibi... Birkaç bisikletseverin özverisiyle, inatla sürdürülen ve bugünlere ulaşan tur, para etmeye başlayınca durumlar değişti. İşin içine büyük paralar kazanma olasılığı girince rantın dağıtımı bağlamında sorunlar yaşanmaya başlandı. Tour Of Turkey'e saygınlık kazandıran, turu bir marka haline getiren ekip derhal tasfiye edildi. Turu düzenleyen firma değiştirildi. Tura sadece bir "iş" gözüyle bakan kimselerin elinde tur her geçen sene daha da gerilemeye başladı. Tour Of Turkey'e kapital girdi "ve kirlendi dünya!" Gran Fondo yarışlarında da kapitalist ilişkiler çarkı dönüyor. Kapitalizm nereye elini atarsa orayı tam randımanla çalışan bir kâr mekanizması haline getiriyor, elini attığı her şeyin ruhunu çürütüyor.

Bu yarışlar ile ilgili katılımcıların genel eleştirileri şöyle:

Verdikleri hizmete göre aldıkları ücretler çok yüksek. Birkaç muz, birkaç kutu kola, organizasyon çantası falan ne kadar tutar? Yarış ücreti şu anda 160 lira. 500 kişinin katıldığı bir gran fondo yarışında bu miktar ile federasyona verilen para dahil hepsi 60 liraya halledilir. Peki, geriye kalan 100 lira ne oluyor? Buna ciddi yanıt vermek lâzım. Ne yani? Bisiklet sporuna katkı olsun diye gran fondo düzenledik; ama üç beş de bize akmasın mı? Evde çoluk çocuk ekmek bekler. Bir kuplecik de bu işlere emek harcayan insanlar para kazansın ama değil mi yâni? Katılımcılardan alınan paraların nereye harcandığına yönelik şeffaf kayıtlar, mali değer taşıyan faturaları ile birlikte online ortamda yayınlanmadığı sürece bu yarışların birilerini zengin ettiğini iddia etmeye devam edeceğim. 

Katılımcılara sporcu gözüyle değil, herhangi bir turizm etkinliğine katılan müşteriler algısıyla bakılıyor. Maksat burada spor değil de turizm cenneti olan mekânları pazarlamak gibi geliyor bana. Şimdiye kadar yapılan gran fondoların muhitlerine bakarsak burada asıl amacın bisiklet sporu değil, turizm cennetlerimizi pazarlamak olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Neden bir gran fondo da Karadeniz'de düzenlenmez? Her açıdan ve her bağlamda bisiklet sporuna müsait olan Karadeniz'de bir gran fondo düzenlemek neden kimsenin aklına gelmez? Dünyanın en meşhur dağlarından biri olan Ağrı Dağı'na meydan okuma tarzında bir tırmanma yarışı neden konulmaz? Yaz aylarında Doğu Anadolu dağlarında tırmanma ağırlıklı bir yarış düzenlemek neden kimsenin aklına gelmez?  Hiç aklına gelmez olur mu canım? Gelmiştir muhakkak. Fakat bu bölgelerimizin turizm getirisi bağlamında "rantabilite"si çok düşük. Neden orada gran fondo yapsınlar ki? Değil mi ama?

Sporculara değer verilmiyor. Sporcu emeği yok sayılıyor. Her gran fondo yarışına ciddi biçimde hazırlanıp aylar önceden antrenman programlarını uygulamaya başlayan bisikletçiler var. Bu bisikletçiler kendi branşında birinci oluyor; fakat uyduruk kürsülerde madalyalar dağıtılıyor, bazen kürsü bile yapılmadan madalyalar branş derecesi yapan sporcuların ellerine tutuşturulup yarışçılar evlere yollanıyor. Hatta bazı sonuçların hatalı olduğu sonradan fark edildiği için madalyayı eve kargoyla alan bile varmış. İlginç ilginç işler. Bakın bunlar hep bisiklet sporunu geliştirmek için işte. Reklamın iyisi kötüsü olmaz neticede.

Bazı sporcular para verip katılırken bazıları sponsorların kontenjanından ücretsiz olarak yarışa katılıyormuş. Hemen hemen her gran fondoda görüyoruz bu sponsorları. Yarış ücreti katılımcılardan alınıyor. Konaklama ücretini katılımcılar kendi cebinden ödüyor. Eeeee sponsorlar ne işe yarıyor? Katkıları nedir? Meğerse kendi reklamlarını taşıyan formalarla yarışan sporculardan katılım ücreti alınmıyormuş ya da sponsor denen kimseler bu ücreti karşılıyormuş.

Genç sporcular 160 lirayı bulan gran fondo ücretlerini nasıl karşılasın? Bu parayı denkleştiremediği için bu gran fondolarda yarışamayan genç sporcular nasıl yarış tecrübesi kazanarak kendilerini geliştirecek? Maddi imkânları yetersiz olmasına rağmen bisiklet sporunda üstün yetenekli bu genç çocukları ücretsiz bir biçimde yarışlara katabilmek için alternatif yollar bulmak çok mu zor? Bu sporcuların katılımını sağlamak için niçin çaba gösterilmez? Parası olmayan genç sporcu ölsün mü? Bu aralar çok meşhur olan youtuber dostlarınıza çok kral bir kanal adı olur bak, bu kıyağımı da unutmayın: "Paran kadar sür!"

Bu yarışları düzenleyenler kendilerini savunmak için ne tür argümanlar kullanıyor? Şimdi bunları inceleyelim.

Bu yarışlar arttıkça bisiklet sporu gelişecekmiş. Peki nasıl? Federasyon yarışlarında koşmayan birtakım amatör sporcuların belli bir ücret karşılığında katıldığı bu yarışlar nasıl geliştirecek bu sporu ve sporcuyu? Anlamak mümkün değil. Üstelik bu gran fondo yarışlarına profesyonel sporcuların katılması da yasak. Bu yarışlarda para vererek yarışan amatör sporcuların bisiklet sporunu nasıl geliştireceği acilen ayrıntılı bir biçimde açıklanması gereken bir konudur.  

Bisiklet sporcularının dünyadaki rakiplerine nazaran en büyük eksiği "yarış tecrübesi". Bu yarışlar sporcularımızın yarış tecrübesini arttıracakmış. Gran fondo yarışlarına takım halinde katılmak mümkün değil. Hatta profesyonel sporcular da katılamıyor. Eeeee, nasıl giderilecek bu yarış koşma gereksinimi? Meselâ en son hangi paralı gran fondo yarışında Ahmet Örken ya da Onur Balkan yarış koştu?

Yarışlar geliştikçe ülkemizdeki firmalar da bisiklet sporunun yatırım yapılabilecek bir alan olduğunu fark edecekmiş. Türk firmaları ve şirketleri için spor denince akla tek bir dal gelir ki o da futboldur. Futbol takımları için sponsor bulmak görece kolaydır; fakat pro continental bir bisiklet takımına sponsor bulmak imkânsızdır. Türkiye'deki firmaların bisiklet sporuna bakışı ve sponsorluk perspektifini görmek için Torku'nun kapatılması sürecini bir araştırın derim. Vizyon sahibi olmayan bu burjuvazi ile o hayallerinizdeki sponsorluk anlaşmasına asla ulaşamayacaksınız. Mal meydanda. Bu burjuvazi ile olmaz. Gerçekçi olun lütfen. Bisikletin turizm getirisi olmasa o anlı şanlı turizm firmaları, otel zincirleri falan sizin tek bir yarışınıza bile sponsor olmazlar. Hatta bugün Türkiye'ye eskisi gibi turist aksın, o firmalar bir gecede bisiklet sporunun adını bile unuturlar. 

Yarışların yapıldığı şehirlerde bisiklet lehine toplumsal duyarlılık yaratılacakmış. Gran fondo yarışlarının yapıldığı şehirlerin tamamı bisiklet kültürü olan şehirler. O şehirlerde zaten kendi yatağında nesnel gelişimine devam eden bisiklet kültürüne bu yarışların ne katkısı olabilir? Meselâ bisikletin adı geçmeyen Bayburt'ta bir yarış düzenlesinler, böylece orada bir farkındalık yaratsınlar, biz de edebimizle susalım. İzmir'de, Antalya'da, Kapadokya'da yarış düzenleyerek bisiklet kültürüne katkı sağladığını düşünmek resmen üçkağıtçılıktır. Bu illerde bisiklet zaten hayatın içinde. Sanki bunlar sizin çabanızla olmuş gibi göstermek üçkağıtçılık değil de nedir? Strava'dan heatmap verilerine bakın. Bu şehirlerimiz 2 bin lumenlik lambayla aydınlatılmış gibi parlıyor. Bir de Bayburt'a bakın. Kapkaranlık!

Bu yarışlar ile güçlenen bisiklet turizmi sayesinde gelecek yıllarda ülkemiz world tour takımlarının kış aylarında kamp kurduğu bir yer haline gelebilirmiş. Maalesef bu da en hafif tabiriyle çok saf kimselerin beklentisidir. World tour takımları arkalarında büyük sermayelerin ve kuvvetli sponsor desteklerinin olduğu takımlardır ve çoğu bir şirket gibi yönetilir, aklı başında yöneticileri bulunan büyük sermayeli hiçbir şirket, politik risklerin bu kadar yüksek olduğu bir ülkeye uzun süreli bir yatırımda bulunmaz. Soruyorum. Her çeşit imkân sağlanmasına, her türlü güvenlik güvencesi verilmesine rağmen geçen yılki (2018) Tour Of Turkey'e kaç tane world tour takımı getirilebildi? Kusursuza yakın bir organizasyon yapılmasına rağmen gelmeyen takımlar niye gelmedi? Bunu bir kere sorgulayınca zaten kazın ayağının öyle olmadığı açık bir biçimde ortaya çıkıyor. 

SONUÇ 

Bu yarışların Türkiye'de bisiklet sporunun gelişimine bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Evet, birileri zengin olacak. Evet, federasyon her yarıştan belli bir miktar para alarak kasasını dolduracak, federasyon yöneticileri kendi pr çalışmalarına argüman kazanacak, prim yapacak. Ama her durumda ve her koşulda kaybeden bisiklet sporu olacak. Çiftlik Bank benzeri bir saadet zinciri ile bisiklet sporunu düzeneklerine alet eden birtakım kapitalist çıkar çeteleri yine ceplerini dolduracak. Bisiklet sporu ve sporcusu kaybedecek. Yarış koşturuyoruz diye avutulan, uyduruk iki madalya ile kandırılan amatör sporcular ise bu spora olan inançlarını tamamen yitirerek bisikletten soğuyacak. Kaybeden yine bisiklet sporu, kazanan yine bu sporun sırtından geçinen birtakım burjuva çocukları olacak. 

25 Şubat 2018 Pazar

ÇORUM MERKEZ TÜM YOKUŞLAR TURU!

Kış aylarında dışarıda antrenman yapmak çok zor olur. Evin içinde antrenman yapmak için de trainer ya da roller sahibi olmak gerekiyor. Trainer ve roller fiyatları el yaktığı için genellikle pek çok bisikletçide bunlardan bulunmuyor. Bende de yok bunlardan. Çoğu amatör bisikletçi kış aylarında formunu kaybetmemek için antrenman yapmanın değişik yollarını arar. Ben de aradım bu yolları. Kendimce bir çözüm de buldum sayılır. 

Beni soğuk havada çok fazla dışarıda kalmaya zorlamayacak ama bu arada yoğun bir efor sarf ettirecek kısa ama etkili turlar yaparak soğuk havanın etkisinden kaçınabileceğim birkaç rota yaptım kendime. Bunların her biri en fazla 15 kilometre mesafede ve içinde 1-2 km'lik en az yüzde 5 eğimli tırmanmalar bulunan rotalardı. Fazla zaman harcamadan hemen evimden çıkıp ulaşabileceğim noktalarda bulunan yokuşları listeledim. Kış boyunca birkaç günde bir ya da iki yokuşa tırmandım. Bu yokuşların hepsine Strava'dan segment attım. İstedim ki bu tırmanma rotalarını Strava kullanan herkes görsün. Hani olmaz ama olur da Çorum'a bisikletinizle gelirseniz, bir başkasının rehberliği olmadan da bu tırmanma rotalarına Strava'nın "Segment Explorer" sekmesinden ulaşabilirsiniz.  

Yokuş çıkmayı seviyorum. Hoşuma da gidiyor dik yokuşlara tırmanmak. Kış boyu bu şehir merkezine yakın yokuşlara tırmanıp dururken düşündüm ki bu yokuşların tamamına bir günde çıkıp insem nasıl olur acaba? İlk hesaplamamda 2500+ tırmanma ile 150 kilometrelik bir rotayı aynı gün içinde tamamlamak bana pek mümkün gelmedi. Daha sonra bunu nasıl gerçekleştirebileceğimi araştırdım. Çoğu Bisikletforum'da yazan uzun mesafelerde yüksek tırmanmalar yapan bisikletçilerin deneyimlerini okudum. Onlardan faydalandım. 40-45 yaşındaki abilerimiz bunu başarabiliyorsa 30 yaşında bir "genç" olarak ben de başarabilirim diye düşündüm. Evet, kolay olmayacaktı. Bunu kabul ediyordum. Ama imkânsız da değildi yapmak istediğim şey. 

Çorum'da oturuyorum. Karadeniz'e yakın bir İç Anadolu şehri olan Çorum'da zorlayıcı tırmanmaların olmayacağını düşünebilirsiniz. Hele bir de lisede coğrafya dersini dinleyen öğrencilerdenseniz "dümdüz" İç Anadolu'da 2500+ tırmanmalı bir rotayı oluşturmanın mümkün olmadığını söyleyeceksiniz bana, biliyorum. İtiraf ediyorum, ben de ilkin şehir merkezinden 10 km bile uzaklaşmadan böyle bir rotanın yapılamayacağını düşündüm. Yani ben de bu rotayı yapana kadar öyle düşünüyordum. Maalesef gerçek öyle değilmiş. Coğrafyacılar külliyen yalan söylüyor dostlar!!!!

Bu yazıda kısaca bu yokuşları tanıtacağım. Umarım ki diğer şehirlerdeki bisikletçi dostlarımıza örnek olur bu çalışmam. Ve onlar da kendi şehirlerine ait böyle bir tur rotası yaparlar. Biz de onların şehirlerine gittiğimizde canımız şöyle ağız tadıyla birkaç yokuş çıkmak istediğinde o arkadaşların listelediği "tüm yokuşlar" içerisinden kendi performansımıza uygun olanlarını seçip tırmanırız. Ayrıca ileride profesyonel pelotonda yokuşçu olmayı düşünen gençler de bu rotalardan yararlanarak, bu dehşetli yokuşlarda antrenmanlar yapıp kendilerini geliştirirler. 

Bu yokuşların tamamı Çorum şehir merkezine en fazla 15 kilometre mesafede olduğu için tura Çorum Merkez Tüm Rampalar Turu adını uygun buldum. Tabii ki Çorum'da merkeze uzak noktalarda daha uzun ve dik yokuşlar var. Birkaçı HC düzeyinde olan bu yokuşları ilerleyen süreçlerde yapacağımız turlarda sizlere tanıtacağım. 

1. MEÇHUL ASKER YOKUŞLARI (4 tane)

Burası başlı başına bir tek günlük yokuş antrenmanı içeriyor. Meçhul Asker'deki tüm yokuşları çıktığınızda toplam irtifa kazancı açısından 800-900 metre arasında bir rakam ortaya çıkıyor. Meçhul Asker Yokuşları'nın genelinin asfalt kalitesi de oldukça iyi.
A. Çomarbaşı Köyü Yolu Climb

Tüm Rampalar turumuzun en uzun yokuşu burası. Uzun olmasına rağmen ortalaması kısa bir bölüm haricinde %4'ün üzerine çıkmıyor. Bu yokuş sizlere 10 kilometrelik aralıksız bir tırmanma vaat ediyor. Strava'da aralıklarla farklı segmentler halinde yer alıyor ama en uzun bölümü Çomarbaşı Köyü Yolu Climb adıyla listelendiği için (Segmenti ben atmadım.) bu adı kullanmayı tercih ettim.

Sıcak asfalt üzerinde tırmanacaksınız. Yolu çok iyi bir durumda.

B. Çorum Samsun Yolu Climb

Samsun tarafından Çorum'a doğru gelirken çıkılan bir yokuş burası. Kuşsaray Köyü ayrımından başlayarak Meçhul Asker Geçidi'ne kadar olan bölüm. Ortalaması düşük ama bazı yerleri %10'a yakın eğimler içeriyor. Yerel halk burası için Kaymakçı Yokuşu adını kullanıyor. Eskiden Samsun-Ankara arasında yük taşıyan tır ve kamyon şoförleri bu yokuşu sağ salim çıktıktan sonra Samsun'a 150 kilometrelik bir mesafe daha olmasına rağmen "Samsun'a vardık." derlermiş.

Yerel halkın verdiği isme de atıfta bulunarak konuşmak gerekirse "kaymak gibi" bir asfaltı var.

C. Atçalı Yokuşu 

Çorum'dan Samsun istikametine giderken Hasan Zahir Et Lokantası'na gelmeden Atçalı Köyü sapağı var. Oradan sağa dönerseniz Atçalı köyüne doğru giden ortalaması %8 olan bir yokuş karşınıza çıkacak. Turun en sert yokuşlarından biridir bu. Bazı bölümleri eklemlerden ses getirecek oranda dik. Kısa ama etkili bir yokuş. Severim kendisini!

Bir bölümünde yol bozuk. Bir bölümüne yeni mıcır asfalt yapıldı. Asfalttan kopan mıcırlar sıkıntı yaratabilir. Bu yüzden özellikle inerken kendinizi aksiyona fazla kaptırmamanızı tavsiye ediyorum. 

D. Çomarbaşı Yokuşu

Meçhul Asker Yokuşları arasında çıkmaktan sadistçe bir zevk aldığım bölüm işte burası. Döne döne çıkılan, ara ara dehşetengiz dik bölümleri içeren bir yokuş. Ortalamasına aldanmayın. Gözeneklerden ter fışkırtan bir yokuştur. Çorum'da "Ben bisikletçiyim." diyeni bu rampaya götürüyorum. Ayak koymadan çıkabiliyorsa bisikletçidir diyorum, çıkamıyorsa bisikletçi olduğuna yönelik söylemini pek sallamıyorum. 

Kaliteli bir mıcır asfaltı var. Döne döne çıkılan çok tatlı iki dönüşe sahip.

2. BÜGET YOKUŞU

Nam-ı diğer "Hunharca Gülen Dayıların Rampası!" Çorum Barajı'na giden yoldan ayrıldıktan sonraki kısmı klasik yokuşçuların sevdiği döne döne çıkılan yokuşlarla bezenmiş. Tek eksiği döne döne çıkarken sizi her dönüşte karşılaması gereken güzel bir orman manzarası. Onun dışında çıkması zevkli, kısa ama sert eğimli bir bölümü var. Fazla zorlanmak istemediğiniz antrenmanlarınızda bu yokuşu çıkabilirsiniz. Tatlı bir eğimi var, şehre çok yakın ve zevkli bir yokuş. Tabii ki hunharca gülen dayılar olmayınca!!! Bu kısmı anlayan anlamıştır kanımca.

Yer yer bozuk bölümleri olmasına rağmen asfalt kalitesi iyi sayılır.  

3. TED YOKUŞU

Binevler kavşağından Ted Koleji'ne tırmanan yokuş burası. Buhara tarafının en dik yokuşu. Büget Yokuşu'ndan sonra o bölgedeki en dik rampa. Aslında teorik olarak aynı noktaya farklı istikametlerden tırmanılıyor diyelim. Ama burası Büget yokuşuna göre daha kısa ve diktir.

Yol mıcır asfalt, yer yer bozulmuş durumda. 

4. AYARIK BAĞLARI YOKUŞU

İlk iki turda olmayan, yeni yapacağımız tüm yokuşlar turuna eklenen ilginç bir yokuş bu. Yeni keşfettiğim yokuşlardan biri bu. Kısa ama çok etkili ve dik bir yokuş. Ortalama eğimine aldanmamak gerekiyor. Bu turun gizli şeytanı bu yokuştur. Diğer rampalar uzunlukları ve ortalama eğimleri ile zorlayıcı olurken bu rampa yolun nitelikleri bakımından zorlayıcı oluyor.

Oldukça bozuk bir mıcır asfaltı var. Arka tekeri bozuk mıcıra tutturmak için özel gayret harcamak gerekecek.

5. AKKENT - TOKİ YOKUŞLARI (3 tane)

Çorum'un en yüksek ortalama eğimlere sahip yokuşları Akkent yokuşlarıdır. Kısa ama yüzde 10 ya da ona yakın ortalama eğimleri ile Akkent Yokuşları başlı başına tek günlük bir antrenman rotası olarak da değerlendirilebilir. 

a. Akkent 1. Cadde Yokuşu 

Akkent rotasının ikinci en zor yokuşu. Aralıksız 1 kilometrelik düz bir yokuş. Soluklanma şansınızın hiç olmadığı bir rampa. Başından sonuna kadar seleden kalkarak çıkılır genelde. Bu fani kulunuz gibi selede oturarak çıkanlar da var tabii. Ama siz yine de vücut ağırlığınızdan yararlanarak çıkın derim. 

Yokuşun giriş kısmında yol bozuk. Gerisi sıcak asfalt. Çift şeritli bir yol. Tek tük hafriyat kamyonu trafiği var. Dikkat edilmeli.

b. Akkent 4. Sokak Yokuşu

Tartışmasız bir biçimde Akkent rotasının en zor yokuşu bu. Ortalama eğim %10. Bu eğim anlık küçük değişimler dışında bir kilometre boyunca devam ediyor. Kemiklerden ses çıkarmayı bir yana bırakalım, ilk çıkışınızda kemik kırmamak için bisikletten inebilirsiniz bile. Bu fani kulunuza bu yokuşu oturarak çıkmak henüz nasip olmadı. Sizlere olur inşallah. Fazla söze gerek yok, çıkınca göreceksiniz zaten ne menem bir yokuş olduğunu.

Yol çok dik. Sıcak asfalt. Klasik mahalle içi trafiği dışında herhangi bir sorun yaşamazsınız. 

c. Akkent 5. Cadde Yokuşu

Akkent rotasının üçüncü en zor yokuşu burası. İktisat fakültesinin girişine kadar olan bölüm çok dik. Oradan sonra en fazla 25 metrelik bir sokuklanma imkânınız olacak; fakat ondan sonraki kısmı kemik titreten bir diklikle bir beş yüz metre daha devam edecek. Bu fani kulunuz 46×16 single speed ile bu yokuşun ilk kısmını yolda S çizerek hiç durmadan çıkmayı başarabilmiştir. Ara sıra bununla övünürüm de. Ama en iyisi siz pek sallamayın bu söylemleri!

Yolun durumu çok iyi. Mahalle içi trafiği dışında herhangi bir tehlikesi yoktur.

6. SANAYİ YOKUŞU 

Nam-ı diğer "Eziklerin Rampası!" Şehir merkezine yakın diğer yokuşları gözü kesmeyen, idmansız sürücülerin yokuşu burası. Yüzde 5 ortalama eğimli 1 kilometrelik kısacık bir yokuş olmasına rağmen kısa bir sürede Çorum'un en çok rağbet gösterilen yokuşu oldu. Burada KOM almayı Monte Grappa'da, Angliru'da, Ventoux'da KOM alma düzeyinde popülerleştiren olgunun ne olduğunu kavramakta zorlandığımı itiraf edebilirim. Turun en zor yokuşu bu değil. Hatta ilk 5'e bile giremez; ama bir hafta içinde 5 kez KOM değiştirdiği olmuştur bazen. O derece popüler bir yokuş yâni. Anladınız siz onu.

Yolu sıcak asfalt yapıldı. Kaymak gibi bir asfaltı var. Bir adet tatlı bir dönüşe sahip. Gerisi dümdüz sayılır. 

7. ELMALI YOKUŞU 1. İSTİKAMET

Bahabey Caddesi'nden İçeridere yönüne ilerliyorsunuz. Eski Mecitözü yolundan Elmalı'ya doğru tırmanıyoruz. Çorum'un en uzun mesafeli yokuşlarından biri. İşte Çorum şartlarında ne kadar uzun olabilirse o kadar uzun diyelim. Ciddi bir dayanıklılık istiyor. Bir kısmında döne döne çıkılıyor. Çıkarken dehşet zevk aldığım bir yokuş.

Elmalı'ya çıkan her iki istikamette de yol kalitesi çok düşük. Mıcır asfalt var. Hafta içi ve cumartesi günleri bu yolda taş ocaklarına malzeme götürüp getiren hafriyat kamyonları vızır vızır çalışıyorlar. Yolun bozuk olmasının bir nedeni de budur. Pazar günleri çıkılmasını tavsiye ederim. Zaman müsait değilse ve bu yokuşları hafta içi çıkmak zorunda kaldıysanız çıkarken çok dikkatli olmanız gerekiyor. Neden mi? Yoldan her iki dakikada bir hafriyat kamyonu geçiyor!!! Daha ne olsun?!

8. ELMALI YOKUŞU 2. İSTİKAMET

1. İstikamet ile aynı noktaya çıkılıyor. Bu sefer aynı noktaya Eskiekin-Elmalı yönünden tırmanıyoruz. Burada eğim 1. İstikamet'e göre daha sert. Yol biraz daha uzuyor. Ekin Caddesi'nde inişli çıkışlı bir bölümü var ki burası kalp ritminizi mahvediyor. Durağan bir ritimle tırmanmanıza izin vermiyor. Diğer istikamete göre tırmanması daha zor bir rota. Buradan da dehşet zevk alıyorum. Tavsiye ederim herkese. 

1. İstikamet ile ilgili yol koşulları burası için de geçerli. Hatta Ekin Caddesi bölümü diğer istikametten daha bozuk yol şartlarına sahip.

9. MEHMET ÂKİF ERSOY 1. CADDE YOKUŞU 

Nam-ı diğer "Çorum'un Düz Duvarı!" Ortalama eğimine pek aldanmayın bazı noktalarında yüzde 15'in üzerine çıkan bölümleri var ki oralara tırmanırken kemiklerden çatırtılar geliyor. Çorum'da bu yokuşu pedaldan ayağını indirmeden çıkabilen bisikletçi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor maalesef. Fazla söze gerek yok. Bu yokuşu bir kere tırmanmaya kalkan kimse "Çorum'un Düz Duvarı" adlandırmasının abartılı bir tanım olmadığına kesin kanaat getirecektir. Çorumlular burası için Hoyhoy'un Tepe diyorlar.

Yokuşun çok az bir bölümünde yol bozuk, en dik bölümleri daha yeni sıcak asfalt yapıldı. Tabii ki diğer kısımlarda asfalt kalitesi düşük. 

10. BAHAR CADDESİ YOKUŞU 

Bahar Caddesi Yokuşu'nda Mehmet Âkif Ersoy 1. Cadde Yokuşu ile aynı noktaya farklı bir istikametten çıkılıyor. Aynı noktaya çıkılıyor olmasına rağmen bu yokuş Mehmet Âkif Ersoy 1. Cadde Yokuşu'na göre daha kolay çıkılabilen bir eğime sahip. Hiç durmadan Mehmet Âkif Ersoy 1. Cadde Yokuşu'nu çıkamayan bisikletçiler bir süre burada antrenman yapıp daha sonra Mehmet Âkif Ersoy 1. Cadde Rampası'nı çıkmayı deneyebilirler. 

Yokuşun bazı bölümlerinde yol çok bozuk. Asfalt kalitesi de oldukça düşük. 

11. KİREÇ OCAKLARI YOKUŞU

Burası eskiden kireç ocaklarının olduğu bölgeye giden bir yolmuş. Şimdi ise taş ocaklarının olduğu tepelere tırmanılıyor. Hafta içi ve cumartesi günleri yolda çok yoğun bir hafriyat kamyonu trafiği var. Bu yüzden pazar günleri çıkılmasının daha güvenli olacağını düşündüğüm bir yokuş burası.

Sürekli hafriyat kamyonları çalıştığı için yol bozulmuş. Asfalt kalitesi çok düşük. 

SONUÇ 

Farklı günlere yayarak teker teker çıktığınızda pek de zor olmayan bu yokuşlara bir gün içinde tırmanmaya kalktığınızda ne olacağını bir düşünün! Biz denedik. Çıkılabiliyormuş demek ki. Hatta ilk turda olmayan birkaç yokuşu ekledik. Yeni keşfettiğimiz birkaç yokuşu da dahil ettik. En son yaptığımız turda toplam irtifa 2500+ idi. Bu seferki turda 3 bine yakın bir rakam hedefliyoruz. Umarım kazasız belâsız bir biçimde Çorum Merkez Tüm Yokuşlar Turu'nu bitirebiliriz. Son olarak "Baki kalan bu gök kubbede hoş bir pedallama imiş!"

Çorum Merkez Tüm Yokuşlar Turu Vol 1

Çorum Merkez Tüm Yokuşlar Turu Vol 2