31 Ocak 2022 Pazartesi

BİR FOTOĞRAFIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 3!


60'lı yılların sonu ile 70'li yılların neredeyse tamamının Türk Bisiklet Sporu'nun altın çağı olduğunu düşünüyorum. Her türlü imkân olmasına rağmen günümüzün Türkiye'sinde hâlâ bisiklet sporunu istenilen düzeye çıkaramadığımızı görüyoruz. 83 milyon nüfuslu bir ülkede hepi topu iki adet continental seviyede takımımız var. World tour seviyesinde bir tane takımımız yok, onu geçtik bu seviyede bir takımda yarış koşabilen bisikletçimiz yok, antrenörümüz yok, mekanisyenimiz yok. Yok oğlu yok. Geçelim... Ama hökümat LPG'ye zam yaptı diye kendi başkentini cayır cayır yakan bir halka sahip 20 milyon küsür nüfuslu Kazakistan'ın world tour seviyesinde bisiklet takımı var, sayısız continental takımı var. İstanbul kadar nüfusu olan bir ülkeden world tour takımı çıkıyor, 83 milyon nüfuslu Türkiye'den çıkmıyor. 70'li yıllarda Kazaklar henüz ata binerken bizimkiler bisiklet sporunda Sovyet bisikletçilerle kafa kafaya yarışıyorlardı. Bu bahis uzar gider, bizi de kahreder, o yüzden bunu da geçelim...

Gelelim Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri serisinin 3.sünde konu edineceğimiz fotoğrafa. Fotoğrafa dikkatli bakmazsanız 70'li yıllarda çekilmiş, bisiklet sporuyla ilgili alelade bir fotoğraf deyip geçebilirsiniz. Ancak dikkatli baktığınızda görmeyi bilen gözler için çok derin anlamlar saklı bu fotoğrafta. Disiplinlerarası okumalar yapmayı seven okurlarımıza burada John Berger'in Görme Biçimleri adlı kitabını şiddetle öneriyoruz. Sıradan bir hayvansal eylem olarak görmenin insan bağlamında çok farklı bir anlamı var. Hepimiz bir şekilde bakıyoruz; fakat çok azımız hakikati görebiliyoruz. Fotoğrafa geri dönelim. Bu fotoğrafın Kasım Asma'nın Facebook sayfasından aldık. Fotoğraf hakkındaki bilgilerin bir kısmını kendisinden aldık. Gerisini küçük bir araştırma süreciyle internetten derledik.

Yıl 1978! Yer Balıkesir Velodromu! (O vakitler Balıkesir'de velodrom var. Şimdi yok!) Fotoğraf Türkiye Pist Bisikleti Şampiyonası sırasında çekilmiş. Takım takip yarışında birinci olan İstanbul takımı birincilik kupaları ile birlikte fotoğraf çekilmişler. Takım üyeleri soldan sağa Bülent Yüksekol, Refik Diri, Kasım Asma, Tuncay Kürkçü, Cengiz Özdoğan(takım antrenörü). Bu yarışta Konya takımı ikinci olmuş, Bolu takımı da üçüncü olmuş. İstanbul'da pist bisiklet yarışı koşacak takımın olması gayet olağan, sonuçta o vakit de İstanbul Türkiye'nin en büyük şehri, Konya'yı zaten cümle âlem biliyor, Anadolu'da bisiklet sporunun lokomotifi... O zaman öyleymiş, şimdi de öyle. Çoğunuzun şaşıracağı nokta ise o dönemde Bolu'da bir bisiklet takımının olması. Biz şaşırmıyoruz, zira Bolu'daki bisiklet takımının hikâyesini biliyoruz. Türk Bisiklet Sporu sayfasında dönemin bisiklet sporunun tarihi ile ilgili paylaşımlarda bulunan İbrahim Pekcan abimizin Kasım Asma'nın Hikâyesi adlı seri yazılarından okuyup öğrendik. O yazılardan Ünal Tolun ve Saip Garipoğlu'nun çabalarıyla Bolu ilinde bisiklet sporunun nasıl sıfırdan başlatıldığını öğreniyoruz. Ne maceralar, ne maceralar... İlgili sayfadan okuyup öğreniniz.

Arka plandaki pist bisikletlerini sayabilen var mı?Matematiği güçlü olan el kaldırsın çocuğum! Biz saymaya çalıştık şöyle bir. İki elin parmak sayısına çok az kaldı. Matematiği güçlü olan biri sayarsa daha fazlası çıkabilir. Gırgırı bırakıp bisikletlerin gerçek hikâyesine gelelim. Yol bisikleti ile pist bisikleti bir babanın iki çocuğu sayılır, pist bisikletçiliğiniz gelişmemiş ise yol bisikletçiliğinizden fazla verim alamazsınız. Bunu çok iyi bilen Türk bisiklet efsanesi Ali Hüryılmaz pist bisikleti yarışlarında pist bisikleti kullanılması gerektiğinin gayet farkında. Zira pist bisikleti ile yol bisikleti birbirinden çok farklı şeyler. Sonuçta ikisi de bisiklet, ikisini de aynı bisikletçi sürüyor; ama teknikler, kurallar, donanımlar çok farklı. Feyzi Açıkalın'ın Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu Tarihi adlı kitabından öğrendiğimize göre o yıllarda pist yarışlarında yol bisikleti kullanımı yaygınmış. Niçin? Pist bisikleti olmadığı için tabii ki... Olmayınca kullanamıyorsunuz doğal olarak! Ali Hüryılmaz, o sene İtalya'dan 12 pist, 12 adet yol olmak üzere 24 bisiklet getirtmiş. O dönemde İtalya bisiklet endüstrisinin merkez üssü. Colnago'nun, Campagnolo'nun Avrupa'yı kasıp kavurduğu yıllar. 

1978 yılında Türkiye'ye yurt dışından 24 adet bisiklet getirtmek büyük başarı. "Abartıyorsun hocaaa! Altı üstü 24 tane bisiklet, bir kamyonete atsan sığar, nedir yani?" diyen arkadaşları dönemin ekonomi politikalarını, kambiyo rejimini ve dönemin gümrük mevzuatını araştırmaya davet ediyorum. 70'li yıllarda rahmetli Süleyman Demirel'in tabiriyle "50 cente muhtaç" hâlde olduğumuz için yurt dışına döviz çıkarıp oradan mal satın alıp ülkeye sokmaya çalışmak büyük suç. Döviz kaçakçısı muamelesi görüyorsunuz. Buna rağmen bireysel çabalarla yurt dışından pist bisikleti getirmeyi başarmışlar. Helâl olsun demekten başka söylenecek söz bulamıyoruz. Bisiklet sporunu yokluğun içinde nereden nereye getirmişler? Antrenmanlarda dört defa yamalanmış iç lastikleri kullanıyorlar, o vakitler paran olsa bile piyasada iç lastik bulmak ciddi mesele. Yok öyle şimdiki gibi gak deyince sponsordan bisiklet, guk deyince sponsordan karbon jant seti falan... Şimdi 83 milyon nüfuslu Türkiye'de bu kadar pist bisikleti bulabilir misiniz acaba? Günümüz Türkiye'sinde Six Day Race yahut olimpiyat koşabilecek donanımda 12 adet pist bisikleti bulabilir miyiz? Hiç sanmıyorum.

2022 Türkiye'sinde hâlâ bir velodromumuz yok. Ama yapılıyor. İnşaat hâlinde... Nasipse mart ayında Konya'da ilk olimpik standartlara sahip velodromumuza kavuşacağız. Bu projede emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Tekerlerine deve dikeni batmasın! Karbon kadroları çatlamasın! Amin! Konya Velodromu elbet bir gün açılacak. Elbet bir gün Konya Velodromu'nda pist bisikleti yarışları da yapılacak. Orada olacağız ve kaç pist bisikletimiz, kaç pist bisikletçimiz olduğunu kendi gözlerimizle görüp kendi "ellerimizle" sayacağız. Zira el ile sayabilecek kadar olacak anca!!!1978 Türkiye'sinde ne kadar pist bisikleti olduğunu gördünüz, 2022 Türkiye'sinde kaç tane olacak? Bekleyip göreceğiz. Sayı bundan az olacak demiyoruz; az olsun, bu sayede birilerini gömelim, içimiz rahatlasın da demiyoruz. Bu yazıyı kaleme almamızdaki amaç neydi? Niçin yazdık? İstiyoruz ki Konya Velodromu açıldığı vakit yüzlerce pist bisikleti ile orada hazır olabilelim. Bizim bisikletçilerimiz olimpik standartlarda inşa edilen bu velodromda olimpik standartlardaki pist bisikletleri ile antrenman yapıp yarış koşabilsin. Yumurta kapıya dayanmadan tedbirimizi alalım, teçhizatımızı hazır edelim.

Bildiğimiz kadarıyla yerli bisiklet firmalarımızdan hiçbirinin ürün gamında pist bisikleti yok. Sosyal medya üzerinden kendilerine sorduk, 2022'de pist bisikleti üretecek misiniz, dedik. Yazı yayınlandığı tarihe kadar bir yanıt alamadık. Konya Velodromu açıldığında orada kaç pist bisikleti olacak bilmiyoruz; ama orada olan pist bisikletlerinin hiçbirinin Türk fabrikalarında Türk işçileri tarafından üretilmeyeceğini biliyoruz. Mademki bir velodromumuz olacak, orada nasıl kendi bisikletçimiz ile var olacaksak yine kendi bisikletimiz ile de var olabilmeliyiz. Elin bisikletiyle velodroma girilmez! Kendi bisikletlerimiz olmalı, bizim sporcularımız ve teknisyenlerimiz tarafından velodromda test edilmeli ve uygulamadan alınan sonuçlardan hareketle daha da geliştirilmeli. 1978'de İtalya'dan bisiklet getiriyormuşuz, 2022'de kendi bisikletimize binelim.

Ne diyor Mehmet Âkif "Geçmişten adam hisse kaparmış.. Ne masal şey!/ Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/ 'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;/ Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?..." Türk bisiklet sporunun tarihi yokluğun, yoksulluğun ve yoksunluğun tarihidir. Geçmişte böyleydi, gelecekte böyle olmasın. Konya Velodromu'nu kendi mühendislerimiz, kendi ustalarımız inşa ettiler. O velodromda kendi bisikletimizle var olalım! Türk pist bisikletçiliği geleneğine bir Türk pist bisikleti damgasını vuralım!

25 Ocak 2022 Salı

OTOMOBİLE TAPANLAR TARİKATI!!!


Modern çağda kent merkezlerinde yaşayan insanlar için otomobil bir ihtiyaç olarak kabul edilemez. Kent merkezinin her noktasına ulaşan toplu ulaşım araçları var artık. Bireysel bir motorlu araca sahip olmadan da ömrünüzün sonuna kadar rahatça yaşayabilirsiniz. Modern şehirlerde her yer toplu ulaşım ve 20 dakikalık yürüyüş mesafesindedir. Toplu ulaşım ağları şehirleri örümcek ağları gibi örmüş vaziyette. Modern bir şehirde herhangi bir toplu taşıma aracının geçmediği bir cadde bulmak neredeyse imkânsızdır. Buna rağmen şehir içi ulaşımda her açıdan daha verimsiz ve daha yavaş olan otomobilleri satın alıp şehirde kullanmaya devam ediyoruz. Peki, niçin? Çünkü bir otomobil sahibi olmamak aşağılanası bir toplumsal statü olarak kabul ediliyor. Azıcık birikim yapan bir insanın otomobil sahibi olmaması, ehliyet almaması küçümsenmesi gereken bir özellik olarak görülüyor. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritleri koro hâlinde sizi linç etmek için hazır kıta bekliyor.

Evet, şehir içi ulaşımında otomobil kadar verimsiz ve yavaş bir ulaşım aracı kalmadı artık. Eskiden olsaydı otomobil için yine verimsiz ifadesini kullanacaktık; ama eskiden otomobillere yavaş diyemezdik. Zira az sayıda otomobilin olduğu şehirlerde ulaşım açısından gayet hızlıydı otomobil. Şimdi ise şehrin her sokağı otomobiller tarafından işgal edilmiş durumdayken hızlı olabildiklerini söyleyemeyeceğiz. Zira otomobillerin şehir içi hız ortalaması artık 35 km/s!!! Şaka gibi! Ortalama form düzeyindeki bir yol bisikletçisini bile şehir içi trafikte geçmiyor artık otomobiller!!! 4 milyon nüfuslu bir şehirde 1 milyon aracın aynı anda trafiğe çıktığını bir düşünelim, yok yok düşünmeyelim, İzmir Depremi sırasında fiili olarak yaşadık bu durumu zaten biz. Sonuç? Kimse hiçbir yere gidemedi. Trafik şehrin her yerinde kilitlendi. O gün arabayla yola çıkan hiçkimse iki saatten önce evine ulaşamadı. Milyon dolarlık arabalar bir anda fiilen çöp oldu. Şoför dâhil beş kişiyi taşıyabilecek kapasitede tasarlanmış bir aracın sadece bir kişi tarafından kullanılmasını verimsiz olarak kabul etmeyecek zekâda insanlara "verimlilik" dersi vermeye ise tenezzül etmeyeceğim. Gerek yok! Otomobil, kapitalist ekonominin temel tezlerine göre bile verimsiz bir ulaşım aracıdır. Net!

Herkes otomobil satın alabilecek kadar zengin değil maalesef. Fakat bu bile otomobil satın almaya engel olamıyor. Sigortalı bir işe giren birinin yaptığı ilk iş herhangi bir bankaya gidip kredi çekerek otomobil satın almak oluyor. Bir otomobile sahip olmak için ömrünün 10 yılını bankaya ipotek eden geri zekâlılar var. Bu nasıl bir iştir anlamak mümkün değil. Ömrünün 10 yılında kıt kanaat geçinerek yaşamayı göze alıyorlar. Ne için? Otomobil için! Üç kuruş sermayeniz olmadan banka kredisi çekerek bir otomobil sahibi olduğunuz anda Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın standart müritlerinden birisi oluyorsunuz. Aynı zamanda köle gibi bankaya çalışan bir emekçi de oluyorsunuz. Eee bu da eşantiyon işte. Noldu? Beğenmediniz mi? Otomobiliniz var işte. Sevinin, hoplayın, zıplayın! Siz de bu fani dünyada otomobil sahibi olan milyarlarca şanslı insandan birisiniz artık. Finansal özgürlük mü dediniz? Amaaan ne önemi var. Sizin bir otomobiliniz var artık. Özgürlük neyinize gerek kuzum? Bas gaza aşkım bas gaza, kim tutar seni, bas gaza!!!! Ama kredi çekerek otomobil aldığın için kazancının büyük kısmına banka çöküyormuş, yolculuğunu benzinle yapacak finansal birikimin yokmuş, o yüzden gaz (LPG) almak zorunda kalıyormuşsun, ne gam!!!! Otomobilin var lan senin, otomobilin!!! Boru mu?

Çarşıya, pazara, işe, ekmek almaya otomobille gidiyorsunuz. Gün içinde hareketli olmadığınız için her geçen gün kilo alıyorsunuz. Daha şişman ve daha sağlıksız bir vücuda sahip olduğunuz için kendinizi kötü hissediyorsunuz. Daha fit bir vücuda sahip olmanız için size spor salonu üyeliği satıyorlar, denize düşen yılana sarılır misali hemen "uygun fiyatlarla" tekelleşmiş zincir spor salonlarından birinden üyelik satın alıyorsunuz. Spor salonuna otomobille gidip daha fazla yakıt tüketiyor, sporunuzu bitirdikten sonra yine fosil yakıt tüketerek otomobille eve dönüyorsunuz! Otomobille spor yapmaya gidip otomobille geri dönüyorsunuz! Böyle bir geri zekâlılık dünya tarihinde görülmüş şey değil. Oysa Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin günlük spor ritüelleri böyle! İşe gidip gelirken bisiklete binse, yahut yürüyerek işe gidip gelse spor salonuna para gömmek zorunda kalmayacak. Ama itibardan tasarruf edilir mi hiç? Ortamlarda "Fatmaanımın gızı X spor salonunda personal trainer eşliğinde spin bike binerek şu kadar zayıflamış." demenin vereceği itibarı "Fatmaanımın gızı işe bisikletle yahut yürüyerek gidip gelerek şu kadar zayıflamış." demenin itibarsızlığı karşılaştırılabilir mi hiç? Oh mon dieu!!!

Beş farklı otomobil markasına ait reklamları arka arkaya izlediğinizde beyniniz dumura uğruyor. Otomobiliniz yoksa kesinlikle bir aşağılık kompleksine giriyorsunuz. Saygınlık, seçkinlik, soyluluk vs propagandası altında kalıyorsunuz. Hele o reklamdaki otomobile sahip olan erkeklere ağzının suları akarak bakan güzel kadınlar yok mu? Ah o otomobil reklamı güzelleri ah!!!! Öyle bir aklınızı başınızdan alıyorlar ki o otomobili satın aldığınız zaman o kadınları da satın alacağınızı düşünmeye başlıyorsunuz. Tam bir Gurbetçi Bayram ve Sarı Mercedes hikâyesi gerisi... Tabii ki o otomobili aldığınızda o kadınlar size bakmayacak. Yok öyle bir şey. Sizde doğal olarak var olmayan bir şeyi (itibar, saygınlık, prestij) satın aldığınız bir nesnenin size kazandıracağını düşünecek kadar ahmak mısınız? O hâlde kesinlikle bir otomobil satın almalısınız. Gerçekten bu kadar ahmak olduğunuzu düşünüyorsanız siz de Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın en seçkin müritlerinden biri olabilirsiniz. Bir otomobil satın alarak onun size sağlayacağı saygınlığın keyfini sürebilirsiniz. Saygınlık kazanmak için endüstriyel bir ürüne ihtiyaç duyan insanın niteliksizliği üzerine ortaya atılan bütün felsefî tezleri unutun, onlar çöp! Siz ve arabanız bir harikasınız! Oh yes, oh misss...

Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim ritüellerinden biri de otomobili ile övünmektir. 35 yıllık erkeğim, bu güne kadar arabasını övmeyen erkek görmedim. Tofaş Şahin'de bile övülesi özellikler bulmayı başarabilen erkekler var. Neyse ki bu yargımı kanıtlamak zorunda değilim. Manyaklıklarını cümle âlem biliyor. Kendi çocuğunun on farklı özelliğini sayamayan babaların kendi otomobillerinin elli farklı özelliğini bir nefeste sayabilmesini hayretle izliyoruz. Şükürler olsun ki Z kuşağı gerizekâlı değil, babalarının otomobillerine kendilerinden daha fazla değer verdiğini anlayacak düzeyde zeki ve gelecekte bunun intikamını alacak kadar da adalet duygusuna sahip! Otomobiline gösterdiği özenin onda birini eşine gösterse tarihe geçecek efsanevi romantik kişiliklerden biri olması muhtemel erkeklerin insan ile endüstriyel ürün arasındaki duygusal seçimde endüstriyel ürünü tercih ediyor olması üzerine ciddi düşünmek gerekiyor. Ben ne düşünecem? Kadınlar düşünsün. Yakarsa bu dünyayı kocasının gözünde bir otomobil kadar değeri olmayan kadınlar yakar. Kocasının gözünde bir otomobil kadar değeri olmamasına rağmen hâlâ o kocayla yaşamaya devam eden kadınların acınası durumu hakkında derin felsefi, sosyolojik analizler yapardım; fakat bu yazı o gömünün mecrası değil. Onları başka bir yazıda gömeceğiz. Stockholm sendromu deyip onu da geçelim.

Otomobiller her geçen gün şehirlerde bize ayrılan alanları biraz daha daraltıyor. Şehirlerimiz otomobillerin işgâli altında. Otomobillere yer açmak için insanların yaşam alanlarından tavizler veriyoruz. Çocuklarımız için oyun alanı olması gereken sokaklarımız ve caddelerimiz otomobillerin işgâli altında. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerine göre bir şerit daha olsa trafik sorunu çözülecek. O bir şerit daha eklendiğinde bile trafik çözülmüyor, aksine iki kat artıyor. Yol yaparak trafik sorununa çözüm bulunamıyor. Satın aldığınız otomobilleri park edecek yer bulamıyorsunuz. Ücretsiz park bulmak artık hayal oldu, şehir içindeki ücretli park alanlarında bile yer bulmak imkânsız hâle geldi. Otomobilleriniz ile çarşıya gitmek tam bir işkence artık. Park yeri bulmak için 5 kilometre yol yapan otomobil sahipleri var. Hani bu otomobiller hızlıydı, hani rahat ve konforluydu? Park bulamayınca cinnet getiren otomobil sahiplerine baktıkça insanın kendisine yapabileceği zulmün boyutlarını görebiliyorum. Otomobile Tapanlar Tarikatı hâlâ otomobil sahibi olmanız için propaganda yapmaya devam ediyor. Arabayı park edecek yer yok, caddelerde otomobili bırak motosikleti park edecek yer kalmamış ama hâlâ daha fazla insanın otomobil sahibi olması teşvik ediliyor. Biz ahmaklık yaptık, bütün birikimimizi bir otomobile gömdük, siz de bizim gibi ahmaklık yapın, bütün birikiminizi bir otomobile gömün, deniyor!!! Akıl tutulması diyeceğim ama tutulabilmesi için bile bir miktar akıl olması gerekiyor.

Eskiden bütün çocuklar kendi mahallelerinde caddelerin ortasında top oynar, özgürce koşar ve eğlendirdi. Şimdi ise çocukların oyun oynadığı o caddeleri otomobiller işgal ediyor. Çocuklarınız da oyun oynamak için ücretli oyun parklarına gitmek zorunda kalıyor. Yahut telefon, tablet ve bilgisayar başında sanal oyunlarla kendilerini zehirliyorlar. Caddelerde özgürce bisiklete binip top oynayıp koşturması gereken çocuklar, Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritleri tarafından yönetilen şehirlerde otomobillere daha fazla alan açmak için yok edilen yaşam alanlarının eksikliği yüzünden her geçen gün daha da asosyal kişiliklere bürünüyorlar. Oyunsuz ve sevgisiz yetişen bu nesiller, sokak ortasında insanları samuray kılıcı ile öldürüyorlar, eşlerini çocuklarının gözünün önünde 36 yerinden bıçaklıyorlar, sokak hayvanlarına zarar veriyorlar. Şehrine, semtine, mahallesine, caddesine zerre kadar aidiyet hissetmeyen köksüz çocuklar yetişiyor. Eskiden "semtimizin çocuğu" diye bir kavram vardı, herkes tanısın ya da tanımasın semtinin çocuğuna sahip çıkardı. Şimdi "onun bunun çocuğu" diyorlar. Koskoca bir nesil, yetişkinlerin otomobil tutkusu yüzünden mahvoluyor. Ama olsun, ne kadar saygın ve itibarlı otomobilleriniz var ama değil mi? Çocuklarınız ziyan olmuş, ne önemi var. Çocuk yapmak zahmet gerektirmiyor ama otomobil öyle mi hiç?!! Otomobilin çocuktan daha değerli olduğu bir toplumun batması haktır.

Otomobillerin şehirlerimizi elimizden aldığını iddia ediyoruz. Otomobilsiz yaşamı savunanların temel tezi bu. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın temel tezi ise otomobiller için yeterli düzeyde yol olmadığına dayanıyor. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerinin tezlerinde göre her şehirde yeterli miktarda bol şeritli geniş yollar olsa trafik sorunu kalmayacak. Acaba öyle mi? İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, İzmir'de Karşıyaka-Konak arasındaki karayolu bağlantısını sağlayan Altınyol'a bir şerit daha eklenince İzmir'in trafik sorununun biteceğini iddia ediyordu. Altınyol'a o şerit eklendi. İzmir'in trafik sorunu ise hâlâ çözülemedi. Aksine artarak devam ediyor. O fazladan şerit eklenmeden önce Altınyol'u 25 dakikada geçen otomobiller, şerit eklendikten sonra 35 dakikada geçmeye başladılar. Niçin? Yol genişledi, artık trafik daha az olur diye herkes orayı kullanmaya başladı da ondan. Yol yaparak trafik sorununu çözemezsiniz. Zira yol yaparak trafik sorununun çözüldüğü görülmüş şey değil. Daha önce pek çok şehir bunu denedi, ama bugüne kadar başarılı olabileni bu fani gözlerimiz göremedi. Öyle de bu Otomobile Tapanlar Tarikatı niçin hâlâ daha geniş yollar ile otomobiller için daha geniş alanlar talep ediyorlar? Akıl olmadığı için mi? Hayır! Şehirlerde otomobillere ayrılan alanlar azalmaya başladığında otomobile olan ihtiyaç da azalacak. Böylece binlerce liralık arabalarının ekonomik değeri çöp olacak. Otomobil sanayicileri lobisi zarar edecek, ikinci el araç satanlar zarar edecek, otomobil üzerine çalışan ne kadar sektör varsa zarar edecek... İşin içinde para varsa ölünün bile diri olduğunu savunacak kalitede kapitalistlerimiz vardır. 

Otomobil satın aldığınızda sadece bir otomobil satın almıyorsunuz. Geniş bir ürün yelpazesini de satın almış oluyorsunuz, yahut ileride satın almak zorunda bırakılıyorsunuz. Petrol sadece biranın köpüğü... Yıllık bakımlar, trafik sigortası, kasko, muayene ücretleri, kış lastiği, MTV, ÖTV... Bunların tamamını birlikte düşündüğünüzde bir otomobilin yıllık maliyeti 6 bin lirayı geçiyor. Üstelik bu rakama bir yıl boyunca tükettiğiniz yakıt ücreti dâhil değil. Otomobili satın aldıktan sonra hiç binmeden garajda tutsanız bile yıllık 6 bin lira masrafı var. Şimdi durduğu yerde masraf çıkaran ve hiçbir katma değer üretmeyen bir araç düşünelim, hah işte o araca otomobil deniyor. Otomobil ve otomobil ile bağlantılı vergiler çıkarıldığında devlet bütçesinin uğrayacağı zararı bir düşünün. Bütçeye giren vergilerin neredeyse %35'i otomobil ya da otomobil ile bağlantılı vergilerdir. Bu yüzden Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın en radikal müritleri devletlerdir. Otomobil sahibi olmak devlet tarafından desteklenir, devletler vatandaşları otomobil alsın diye uygun fiyatlı krediler yaratır, otomobil satışları düşerse belli dönemlerde vergi indirimleri yapar vs. Niçin yapmasınlar? Devlet bütçesini otomobil sayesinde dolduruyorlar. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritleri olmasa hazinede para olmayacak. Yani otomobiller olmasa tam manasıyla "La Kasa Da Para Yok!" Hangi devlet kendisi açısından bu kadar kârlı bir sektörü kaybetmek ister? Bu nedenle her devlet otomobiller için daha fazla yol yapar, daha uygun fiyatlı krediler açar, otomotiv sektörü büyüsün ve gelişsin diye akla ziyan teşvikler geliştirir. Böylece Otomobile Tapanlar Tarikatı her geçen gün daha da gelişir ve genişler.

Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritlerine şehir içi trafikte mikro hareketlilik araçlarının kullanılması gerektiğini söylediğimizde Türkiye'deki iklim şartlarının buna müsait olmadığı teziyle azarlanıyoruz. Neymiş? Türkiye kışın çok soğuk yazın da çok sıcak oluyormuş. Türkiye'nin ilkim koşulları bisiklet vb çevreci ulaşım araçlarının kullanılmasına uygun değilmiş. Haydi, Hollanda okyanus kenarında dümdüz bir ülke olduğu için orada bisiklet kültürü gelişmiş diyelim, geçelim. İsveç'e ne bahane bulacaksınız. Kuzey yarım kürede kuzey kutbuna en yakın ülkelerden biri, coğrafi olarak da inanılmaz düzeyde girintili çıkıntılı bir yapısı var. İsveç'in başkenti Stockholm'de yaz kış her gün binlerce insan işine bisikletle gidip geliyor. İsveç'in kişi başına düşen millî geliri bizim iki katımızdan birazcık fazla... Nasıl fakirler, nasıl çulsuzlar anlatamam! Araba almaya gücü yetmeyen pis faaaakir Stockholmlüler, kış mevsiminde -17 derece sıcaklıkta bile işe bisikletle gitmek zorunda kalıyorlar. Yazık ya... Çok fakirler. Acıdım şimdi onlara... Kötü bir Tofaş alacak kadar paraları yok gariplerin. Bu sene aramızda para toplayıp sevabına birkaç faakir Stockholmlüyü araba sahibi mi yapsak acep? Euro ile kazanıp Türkiye'ye tatile geldiklerinde Türk lirası ile harcayıp ülkemizde her şey dâhil krallar gibi bir ay tatil yapabilecek düzeyde faakirler bunlar. İşe bisikletle gidiyorlar işte. İtibar yok efendim, itibar! Tuvalet kâğıdı kadar saygınlıkları olsa 2 bin motorlu jeepleriyle işe gidip gelirlerdi. 2021'de dünyanın 20. ekonomisi sıralamasına gerileyen Türkiye, gavurun ürettiği arabaları satın alıp, gavurun ürettiği petrolü tüketerek yaşamaya devam ediyordu. Dolarla aldığı petrol yüzünden kaynakları tükenince de "Kahrolası dıj güjler, gelişmemizi istemiyor." diye ağlıyordu. Fıkra bu kadar, ama kimse gülmüyordu.

Türkiye'de her gün 700000 varil petrol tüketiliyor. Bu tüketimin büyük bir kısmını ithal petrolden karşılamak zorunda kalıyoruz, zira bizim petrol üretimimiz bu boyutta bir tüketimi karşılamaya yeterli değil. İthal petrol uluslararası piyasalarda dolar ile satılıyor, dolar ile alınıyor. Yani her gün 700000 varil petrol satın alabilmek için yurt dışına dolar vermek zorundayız, zira ulusal paramız ile dolar alamıyoruz. 2022'de doların düşeceğini iddia edenler, size sesleniyorum: Sadece petrol tüketiminiz bile, tek başına, dolar kaynaklarınızı tüketmeye yeter! Diğer ithalat kalemlerini saymıyorum bile... Bu kadar net bir dış açık kalemi olmasına rağmen hâlâ Türkiye'de otomobil sahibi olmak devlet tarafından özendiriliyor, ekonomi kurmaylarımız bu sene Türkiye'de şu kadar otomobil satıldı diyerek övünüyorlar. Bu sene kişi başına düşen petrol tüketimimiz şu seviyelere ulaştı diye gururlanıyoruz. Yurt dışına para göndererek fakirleşen, kendi parasıyla gavur şirketlerini zengin eden ve bununla övünen kaç ülke tanıyorsunuz? Ben bir tane tanıyorum gibi gibi... Bilin bakalım hangisi?

Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerinin lobi çalışmaları yüzünden her gün dolarla satın aldığımız ithal petrolü tüketerek daha fazla fakirleşeceğiz. İthal petrolü tükettikçe daha fazla cari açık vereceğiz, ülkemizin kıt dolar kaynakları petrol lobilerinin kasalarına akmaya devam edecek. Bir varil petrol alabilmek için bir ton domates ihraç etmek zorunda kalacağız. Kaynaklarımız artan petrol ihtiyacımızı karşılamaya yetmeyecek ve hızla tükenecek. Sonuç? Sınırlı sermaye birikimini üretim araçlarına yatırması gerekirken otomobillere ve petrole gömmüş daha fasfakir bir ülke!!! Dünyanın 10 büyük ekonomisi içinde olan pis faaaakir Hollanda'da genç-yaşlı herkes bisiklete biniyor. Ulusal itibarlarından zerre kadar bir şey kaybettiklerini görmedik, duymadık, bilmiyoruz. Dünyanın 17. büyük ekonomisi sıralamasından 20. büyük ekonomisi sıralamasına gerileyen Türkiye'de asgarî ücretliler bile ekmek almaya 1600 cc motorlu arabalarıyla gidiyor. Otomobil sahibi olmayan erkeğe kız verilmiyor. Neden? Otomobil sahibi olmayan bir erkeğin itibarsız olduğu algısı yüzünden... Elin ürettiği otomobile binip elin sattığı petrolü tüketiyoruz. Böyle bir israf dünya tarihinde görülmedi. Ama nasıl itibarlıyız; ama nasıl saygınız, anlatamam!!!

Akaryakıt istasyonlarında satın alınacak benzin bulamayınca göreceğim ben sizin otomobil kaynaklı itibarınızı!!!! İngiltere'de benzin yokluğu dünyaca ünlü futbolcuları bile it gibi benzin kuyruğunda bekletti. Sizi de bekletecek. Houston bir cisim yaklaşıyor!!!! Almanya'da bir litre benzin 1.6 Euro bandında satılıyor. Türk lirası ile 24₺! (2022 Ocak rakamlarına göre.) Türkiye şu anda dünyanın en ucuz benzinini kullanıyor. Petrol fiyatları devlet tarafından sübvanse ediliyor, devlet petrol ve doğalgazı zararına satıyor. Öyle olmasa 2022 koşullarında bu fiyatlardan benzin satın almamız imkânsız gibi bir şey. (Türkiye ekonomisinde petrol fiyatlarının enflasyon üzerindeki etkisi çok yüksek. Benzinde bir liralık artış enflasyona üç puan ekliyor.) Yarın devlet bu fiyatları sübvanse edemez duruma düştüğünde siz de benzin satın alamaz hâle geleceksiniz. O gün milyon dolarlık otomobilleriniz çöp olacak. Herkes bu günü yazar, biz geleceği yazıyoruz. Bu paragrafı bir yere not düşün. İki yıl içinde benzin alamayacaksınız, benzin alacak paranız olsa bile akaryakıt istasyonlarında benzin bulamayacaksınız. İşte tam olarak o zaman Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritlerinin vaveylaları arş-ı âlâyı inletecek, gözyaşları sel olup Fırat Nehri'nin debisiyle yarışacak. Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin gözyaşlarının önüne çekilen setlerden yapılan barajlardan üretilen elektrik sayesinde elektrikli otomobil piyasası sübvanse edilecek. (!) Son iki cümleyi not düşmeyin tarihe, şair burada abartma sanatının en güzide örneklerinden birini sunmak istemiştir belki de...

Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin en temel tezlerinden biri de otomobilin çağdaş bir ihtiyaç olduğuna yönelik akıl ve bilim dışı tezdir. Her gün yüzlerce kilometre yapmak zorunda olan bir iş ya da mesleğiniz yoksa otomobil nasıl bir ihtiyaç olabiliyor, biz anlayamıyoruz. "Sade vatandaş" için otomobil nasıl bir ihtiyaç? İşten eve, evden işe gidip gelen, bütün hayatı bu daire içinde devam eden "sade vatandaş" için otomobil nasıl ihtiyaç olabilir? Yapılan bütün istatistik çalışmalarında otomobille seyahat etmesini gerektiren biri işi olmayan "sade vatandaş"ın bir yılda hususî otomobilleriyle ortalama 6-8 bin km arasında bir yol yaptığı belirtiliyor. Bir yıl içinde hepi topu 6-8 bin km arasında yol yapan bir insan için otomobil nasıl ihtiyaç kategorisine giriyor? Telefondaki adım sayar ölçümüyle dahi bir yılda yürüyerek bu kadar kilometre yapabilen insanlar tanıyorum. Vatandaş yürüdüğü kadar otomobile binmiyor; ama otomobil onun için bir ihtiyaç kabul ediliyor, yahut o otomobili bir ihtiyaç olarak kabul ediyor. İstatistik rakamlar inkâr edilemeyecek düzeyde açık ve net. Otomobil ülke nüfusunun büyük bir kısmı için ihtiyaç falan değildir. Lüks tüketim malıdır. Peki, otomobil gibi bir ihtiyacı olmamasına rağmen bu lüks tüketim aracını kullanabilmek için ne üretmiştir? Üretimde izi olmayan bireyin nasıl tüketim hakkı olabilir? 

Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin en temel tezlerinden biri de otomobil sahipleri sayısının toplam nüfusa oranının yüksek olmasının bir ülkenin en önemli gelişmişlik göstergesi olarak kabul edilmesidir. Bir ülkede otomobil sahibi olan vatandaşların sayısı ne kadar yüksek olursa o ülke o kadar gelişmiş bir ülke olarak kabul ediliyor. Otomobil olmadan büyük ve saygın bir ülke kurulamayacağını iddia ediyorlar. Peki, niçin? Bir ülkenin gelişmiş bir ülke olup olmadığını ölçmek için otomobili bir ölçüt olarak almak ne kadar akılcı ve bilimseldir? Hollanda gelişmiş bir ülkedir, orada başbakan dâhil bütün devlet yöneticileri, kraliyet ailesi mensupları bile bisiklete biniyor. Mecbur olmadıkça otomobile binmiyorlar. Hollanda'da sade vatandaş için otomobil kadar gereksiz bir ulaşım aracı yoktur. Hollanda'da sade vatandaş işe, okula, çarşıya, pazara, alışveriş merkezine bisikletle gidiyor. Nüfusun büyük kısmı otomobil sahibi olmadığı için Hollanda'yı geri kalmış bir ülke olarak mı kabul etmeliyiz? Saçmalamayın. Konya kadar yüz ölçümü olan bir ülke bütün dünyaya tarımsal ve hayvansal gıda ürünleri satıyor. Bu kadar küçük yüzölçümü ile kendi kendisini doyurduğu yetmiyormuş gibi dünyayı da doyuruyor.

Otomobilin olmadığı dönemde de kıtalararası imparatorluklar vardı. Otomobil olmadan dünyanın bir ucundan öteki ucuna giden seyyahlar vardı, seyyahları bırakın binlerce kişilik ordularını motorlu bir araç kullanmadan bir kıtadan başka kıtaya sevk ve idare edebilen devletler vardı. At ve kadırgaya binerek üç kıta beş denizi fethetmiş ve sadece at ve kadırgaya binerek buraları yıllarca huzur içinde yönetmiş bir imparatorluk geleneğinin torunları otomobil olmadan yaşayamayacaklarını düşünüyor. Üç kıta ve beş denize hâkim olan ataları, bindikleri at ve kadırgaları haralarda ve tersanelerde bizzat kendileri üretiyordu. Ata ve kadırgaya binerek üç kıta ve beş denize hükmeden ataların torunları ise günümüzde otomobil üretemiyor. Üretmeye çalıştıkları yerli ve millî otomobilde yerlilik oranı %70 civarlarında geziyor. O derecede yerli ve millî işte. Otomobili bırakalım, bisiklet üretemiyorlar, Uzak Doğu'daki tedarikçiler yedek parça yollamasa bisiklet fabrikaları bir hafta içinde kapanır. Bir bisikleti bir A'dan Z'ye yerli ve millî üretim imkânlarıyla üretmeyi beceremeyen bir ülkeyiz. Ama otomobil sahibi olamazsak itibarımızı yitireceğimizi düşünüyoruz. En büyük itibarsızlık bindiğin aracı kendi ülkende üretememektir. Elin arabasıyla gerdeğe gidilmez! En büyük itibarsızlık budur!

İşin bir de ideolojik boyutu var ki orası tam manasıyla bir kara komedi, hatta vodvil! Bizim hoca bina okur, döner döner bir daha okur! Yahut dervişin fikri ile zikri arasındaki muazzam farkın ironisi diyelim. O da olmadı teori ile pratik arasındaki inanılmaz çelişki deriz. O da tutmazsa iman ve amel arasındaki tezata da bağlayabiliriz. Gırgırı burada bırakıyoruz, esasa geliyoruz. Emperyalist-kapitalistlerin ürettiği otomobillere biniyoruz, hatta o otomobilleri satın alabilmek için kapitalist bankalardan yüksek faizlerle kredi çekip uzun yıllar boyunca köle gibi bankalara çalışıyoruz; ama nasıl solcuyuz, ama nasıl komünistiz, nasıl ilericiyiz, anlatamam! Allahsız kitapsız ateistlerin yahut Allahlı kitaplı kâfirlerin ürettiği otomobilleri satın alıp onlara biniyoruz, hatta o otomobilleri satın alabilmek için İslâm dininin kesin hükümle yasakladığı faizle kredi çekiyoruz; ama nasıl Müslümanız, anlatamam. Başka milletlerin işçilerinin ürettiği otomobilleri satın alıyoruz, satın alırken de binerken de bir itibar kazanıyoruz, onlara sahip olmakla bir gurur duyuyoruz, bir övünüyoruz; ama nasıl milliyetçiyiz, anlatamam! İdeolojiler değişiyor, sınıflar değişiyor, dinler ve mezhepler değişiyor ama Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritlerinin sosyolojik temayülleri zerre kadar değişmiyor. Değişmeyen tek şey bir otomobile sahip olmanın verdiği gurur, onur, itibar ve saygınlık!!!

SONUÇ

Biz ne dersek diyelim, hangi tezi ortaya koyarsak koyalım Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerinin bilincinde otomobilsiz bir yaşam için tek bir kıvılcım dahi yaratamayacağız. Umutsuzluk mu? Hayır! Tam aksine gerçekçiliktir bu. Otomobile dayanan bir hayatın propagandasını yapan kişi, kurum ve medya araçları ile otomobilsiz bir hayatın propagandasını yapan kişi, kurum ve medya araçlarının oranlarını incelediğimizde umutlu olmak için mantıklı bir sebep bulamıyoruz. İnsanlar bütün dünyada otomobilsiz şehirlerin hayalini kuruyor; ama bir kişi bile otomobilsiz bir hayata fiili olarak nasıl geçilebileceğine yönelik pratik bir çözüm yolu üretmiyor. Kuru bir tartışmanın ötesine geçebilmek için kurtarılmış bölgelerimizin (Kopenhag, Stockholm vb.) dışına çıkıp tüm dünyada fiili olarak otomobilsiz yaşamı savunmalıyız. Yoksa tam kazanıyoruz derken mücadeleyi elektrikli otomobillere kaybedeceğiz.

22 Kasım 2021 Pazartesi

TÜRKİYE BİSİKLET FEDERASYONU'NUN YENİ YÖNETİMİNE TAVSİYELER!


1. Yapılacak ilk iş olarak MEB ile ortak bir proje geliştirerek en geç 2022 Şubat tatiline yetiştirilmek üzere ortaokul ve lise düzeyinde eğitim veren öğretmenler için antrenörlük kursları açılmalı. Birinci kademe belgesi olanlar için ikinci kademe, hiç belgesi olmayanlar için birinci kademe antrenörlük kursları açılmalı. Kursu bitirip yardımcı antrenör ve antrenör belgesi alan öğretmenlerin halk eğitim merkezleri kapsamında bisiklet eğitimleri vermeye başlaması sağlanmalı. Uygun olan okullarda ise ders dışı egzersiz çalışmaları kapsamında bisiklet kursları açılmalı. Antrenörlük belgesi olan öğretmenlerin bulunduğu okullara roller ve bisiklet yardımı yapılmalı. Bu kurslarda yetiştirilen bisikletçiler "okul sporları federasyonu" kapsamında düzenlenecek bisiklet yarışlarında yarıştırılarak test edilmeli, bunların arasından belirlenecek yetenekli çocuklar millî takım antrenörleri tarafından yıldız B ve yıldız A millî takıma alınmalıdır.

2. "İşe yaramaz master sporcular"ın işe yaramazlığına yönelik tüm gerekçeler ortadan kaldırılmalı. Master sporcuların antrenör olması teşvik edilmelidir. Bunlar bisiklet sporuna emek ve gönül vermiş insanlardır. Onları işe yaramaz olmakla suçlamak büyük bir ayıptı. Bu ayıp derhâl yeni yönetim tarafından ortadan kaldırılmalıdır. Yıllarca sele ağrısı çekmiş, forma terletmiş, bu spora tutku ile bağlanmış bu insanlara karşı bisiklet federasyonu borçludur. Bu borç derhâl ödenmelidir.

3. Paralı yarış (gran fondo) düzeni derhâl sonlandırılmalıdır. Bisikletçileri müşteri hâline getiren bu sistem ya tamamen kaldırılmalı ya da gelirlerinin tamamının alt yapıdan sporcu yetiştiren kulüplere âdil bir biçimde paylaştırıldığı yeni bir sistem oluşturulmalıdır. Gran fondolardan kesilen federasyon harcı derhâl kaldırılmalıdır. Kaldırılmayacaksa bu harç da âdil bir paylaşım sistemi ile alt yapıdan sporcu yetiştiren kulüplere malzeme desteği olarak verilmelidir. Hangi gran fondodan ne kadar gelir elde edildiği ve bu gelirin hangi takımlara malzeme desteği olarak dağıtıldığı şeffaf bir şekilde bisiklet kamuoyuna ibraz edilmelidir.

4. Bisiklet sporuna verilen bütçe bisiklet sporcusu lehine harcanmalıdır. Birkaç organizasyon şirketi ve bisiklet turizmi şirketini federasyon desteği ile büyütmek için değil sporcu sayısını arttırmak için kullanılmalıdır. Âdil bir seçimle belirlenen bisiklet sporcularına aylık düzenli ödemeler yapılmalıdır. Aç ayı oynamaz, aç bisikletçi yarış koşamaz. Geleceği olmayan bir spor için kimse hayatını tehlikeye atmaz. Sporu bıraktıkları vakit bu sporcular ne olacak? Bisiklet sporcularının geleceği için nasıl bir planlama yapılmaktadır?

5. Bisikletçisine bisiklet verebilmeyi bir yana bırakalım iç lastik veremeyen takımlarımız var. Belediyeler ve şirketler desteğini çekse bir ay daha dayanamazlar. Ciddi miktarda malzeme sıkıntısı var. Yedek parça ve bisiklet fiyatları uçmuş durumda. En ucuz roller 1250 lira. En ucuz trainer 1500 lira. En ucuz iç lastik 45 lira. Yılda 20 bin km yapması gereken bu sporcu hangi malzeme ile antrenman yapacak? Hangi malzeme ile yarış koşacak düzeye gelecek? Sözgelimi velodrom inşaatı bittiğinde hangi bisiklet ile veledoromda yarış koşacak bu bisikletçiler? Track bike üreten bir tane üretici firmanız yok. Yarış koşacak seviyede bir track bike 30 bin liradan başlıyor. 70'li yıllardaki gibi velodromda yol bisikleti ile yarış düzenleyip dünyayı üstümüze güldürecek misiniz?

5. Eski federasyon döneminde bile iki elin parmaklarını geçecek sayıda bisiklet sporcusu yetiştirip ulusal ve uluslararası yarışlarda başarılar kazanan antrenörlerimiz var. Eski dönemde başarılı olmuş hocalar sırf diğer yönetimi desteklediler diye dışlanacak mı? Yoksa hep birlikte kucaklaşma gerçekleşecek mi? Ülkedeki bisiklet takımı sayısı belli. Bir takım daha açabilmek için kırk takla atıyoruz. Bisiklet takımı açmaya niyetlenen şehirler ikinci kademe antrenörlük belgesi olan antrenör bulamıyor. Bu yoklukta kimseyi küstürme gibi bir şansımız yoktur. Eski yönetimi desteklemiş antrenör ve takımlar dışlanmamalı, verilecek tüm desteklerden âdil oranlarda faydalandırılmalıdır. Millî takım antrenörleri belirlenirken sizin adamımız bizim adamımız kriteri değil "ehliyet ve liyakat" gözetilmelidir.

6. Farkında mısınız, bilmiyorum; fakat bu sporun bir sporcu seçme ve yetiştirme sistemi yoktur. Allah'a emanet sporcu yetiştiriyoruz. Emmimim oğlu, dayımın kızı ve bir de bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda idealist antrenör sayesinde çocuklar bu spora başlıyor. Planlama yok, proje yok, ülke çapında ortaokuldan başlayan bir sporcu seçme sistemi yok, bunlar olmayınca dolayısıyla geniş bir sporcu havuzu da yok. Bir yıl içinde alt yapıdan bisikletçi yetiştiren antrenörlerin görüş ve önerileri dikkate alınarak şeffaf ve âdil bir sporcu seçme ve yetiştirme sistemi geliştirilip bisiklet kamuoyuna açıklanmalıdır.

7. Bir önceki federasyon yönetimi trafikte antrenman yaparken alkollü bir sürücü tarafından katledilen lisanslı sporcusuna bile sahip çıkmamıştır. Yetmemiş adalet isteyen ailesine "Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" diyerek ailenin adaletin yerini bulması için başlattığı kampanyayı baltalamıştır. Federasyon tarafından sahip çıkılmayacağını bile bile hangi aile çocuğunu bu spora başlatır? Federasyon burada inisiyatif almalı, trafikte antrenman yaparken öldürülen sporcularına sahip çıkmalıdır. Ailelere hukukî destek verilmeli, davalara bisiklet sporunun temsilcisi olarak müdahil olmalı, öldürülen bisikletçilerin hesabı katillerinden sorulmalıdır.

8. Antrenörlük kursları sadece yeni seçilen yönetimin adamlarına mı verilecek, yoksa herkesi kapsayıcı bir planlama yapılacak mı? Bir önceki yönetim döneminde kendilerine yakın takımların bulunduğu şehirlerde antrenörlük kursları açıldı. Bu antrenörlük kurslarında yetiştirilen hocaların da büyük çoğunluğu sporcu yetiştirmedi, yetiştirmiyor. Antrenörlük belgesi alalım, dursun, ileride lâzım olurcular çoğunlukta. Antrenörlük belgesi verilen herkesin takibi yapılmalıdır. Belgeyi aldıktan sonra takım çalıştırmayan, tek bir bisikletçi yetiştirmeyen antrenörlerin belgeleri iptal edilmelidir. Tek bir bisikletçi bile olsa bisikletçi yetiştiren antrenör de federasyon tarafından desteklenmelidir.

9. Yeni bisiklet federasyonu yönetimi bisiklet sporcularına verilen harcırahlarda arttırıma gidilecek mi? Harcırahlar ne oranda arttırılacak? Son beş yılda artan enflasyon yüzünden verilen harcırahlar eridi. Eskiden bir yıl yarış koşan bir bisikletçi, aldığı harcırah paraları ile sıfır bisiklet alabiliyordu. Bu şekilde bisiklet sporunun malzeme maliyetini karşılayabiliyordu. 2022'de bir sene boyunca bütün yarışlara katılıp kazasız belasız bitiren bir bisiklet sporcusu, almaya hak kazandığı harcırah paraları ile jant seti bile alamaz. O kadar az yarış düzenleniyor ki profesyonel bisikletçiler bile yılda 10 yarış (gran fondolar hariç) koşamıyor.

10. Ortaokul ve lise düzeyindeki öğrenciler için okul sporları federasyonu işbirliğiyle bölgesel yarışlar düzenlenecek mi? Türkiye'de bisikletin tarihini incelediğimizde bisikletin yükselişe geçtiği dönemlerin tamamında sporcu yetiştirme işlerinin okullara kadar indirildiğini görüyoruz. Ortaokul ve lise düzeyinde mahallî yarışlarda keşfedilen yetenekler Türkiye'nin bisiklet şampiyonları oldular. Bugün okullara gidip sporcu seçmesi yapan birkaç idealist antrenör dışında bu işi yapan kimse kalmadı. Türkiye Bisiklet Federasyonu, Okul Sporları Federasyonu ile işbirliği yapmalı. Okullarda bisiklet takımlarının kurulması teşvik edilmeli, takım kuran okullara bisiklet ve malzeme desteği verilmelidir.

11. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu, Türkiye Bisiklet Federasyonu'nun bütçesinin büyük bir bölümünü tüketiyor. Daha az maliyetle aynı kalitede bir turun yapılabilirliği araştırılmalıdır. Mümkünse daha az maliyetle tur yapılmalı, artan para bisiklet sporcularına harcanmalıdır. Emin Müftüoğlu'nun bir önceki başkanlığı döneminde yapılan planlama ile velodromu olmayan ülkeden Avrupa pist şampiyonu çıkarmayı başardık. Daha iyisini de yapabiliriz. Sadece federasyon bütçesini daha verimli bir şekilde yöneterek az parayla daha çok iş yapabiliriz. Dış politikada mütekabiliyet esastır. Bizi kendi ülkelerinin turlarına davet etmeyen ülkelerin takımlarını bir hafta boyunca ülkemizin en lüks otellerinde krallar gibi ağırlıyoruz. Onlar ise ülkelerindeki 2.1 kategorideki yarışlara bile bizi davet etmiyorlar. Burada bir yanlışlık olmalı. Kendi kaynaklarımızla başka ülkelerin takımlarını finanse ediyoruz.

12. Türkiye'de bisiklet sporu kariyer basamaklarını oluşturmamıştır. 70'li yıllarda bisiklet sporunun zirvesinde olanların da bugün elit kategorideki millî sporcuların da kafasında tek bir soru işareti vardır: Bisiklet kariyerim bitince ne olacağım? Kısacası buna "geçim derdi" diyoruz. Türkiye'de bisiklet sporunun bir geleceği yok. Neden? Çünkü bisiklet sporu kendi ekonomisini yaratamadı, kendi piyasasını kuramadı. Bugün elit düzeyde bu sporu yapan bir bisikletçi yılda 40 bin ila 60 bin lira arasında değişen bir para kazanıyor. Asgarî ücretle bir yerde çalışıyor olsaydı yılda 35 bin lira kazanacaktı. Üstelik hayatını tehlikeye atmadan... Yılda 40 bin lira kazandırdığınız birinin yarışta 85 km/s hızla yokuş aşağı inmesini bekleyeceksiniz. Ne için hayatını tehlikeye atsın? Günümüzün enflasyon rakamları ile çöp olmuş 40 bin için mi? Beyler biraz gerçekçi olun lütfen. Bisiklet bir tutkudur, yaşam tarzıdır vs vs... Bunlar kuru laf... İçi boş propaganda cümleleri bunlar. Bu günden başlayarak bisikleti 20 yıl içinde endüstriyel bir spor hâline getirecek planlama yapılmalıdır. Bu yapılmazsa yetiştirdiğimiz sporcular 35 yaşında işsiz güçsüz insanlar olarak ortada kalırlar. Onları işsiz güçsüz ortada bırakan bir spora da kimse yönelmez.

13. Bisiklet sporu kahramanını arıyor. Bize bir kahraman lâzım. Filenin Sultanları, 12 Dev Adam gibi bir efsane yaratmak zorundayız. Yoksa bisiklet popüler bir spor olamayacak. Günümüz kültürü postmodern kitle kültürüdür. Beğenin ya da beğenmeyin piyasa bu. Medyatik kahramanlar aracılığıyla bir sporu popüler hâle getirebilirsiniz, inandırıcı bir başarı hikâyesine ihtiyacınız var. Sözgelimi bisikletin anıtsal yarışlarından biri olan Paris-Roubaix'i kazanan bir Türk bisikletçiye ihtiyacınız olacak. Pantani'niz olacak, Hinault'nuz olacak, Quintana'nız olacak, Bernal'iniz olacak, Sagan'ınız olacak veeee sıkı durun Armstrong'unuz olacak! Başka bir yazıda ele alacağım; ama bizim de bir Armstrong'umuz olmalı, o zaman ayrıntılı olarak açıklamasını yapacağım.

14. Konya Velodromu biter bitmez derhâl "Six Day Race" benzeri bir yarış düzenlenmeli. Kış sezonunda yarış koşma fırsatı bulamayan bisiklet sporcuları burada yarıştılarak yeni sezona hazırlanmalı. Velodrom yarışları tam anlamıyla bir adrenalin pompasıdır. Bisiklet sporuyla uzaktan yakından alakası olmayan yurttaşlarımız üç saat ekran başına geçip bir yol bisikleti yarışı izlemez. Ancak velodrom yarışları kısa sürelerde yüksek hızlarda çıkılan yarışlardır, heyecan doruktadır ve seyir zevki tarif edilemez. Six Day Race benzeri gelenek yaratan bir yarış yaratılabilirse bu yarışın yaratacağı popüler iklim her bağlamda değerlendirilebilir. Ayrıca yarışlar federasyonun resmî YouTube hesabı üzerinden canlı olarak yayınlanmalı. İzlenme oranları para kazandıracak bir seviyeye ulaştığında yarışların yayın hakları satılarak federasyon bütçesine ek gelir kaydedilmelidir. Bu gelir yine bisiklet sporcularına harcanmalıdır.

15. Ayrıca para harcayan değil para kazanan bir federasyonun mali yapısını inşa etmenin yolları araştırılmalıdır. Sürdürülebilir bir bütçe planlamasına gidilmelidir. Sadece Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın verdiği bütçe ile yetinilmemeli. Gelir getiren yatırımlarla bütçeye katkı sunulmalı. Sözgelimi bir bisiklet gazetesi çıkarılabilir. Tur gazetesi deneyimimiz var. Bunu çok küçük bir bütçe ile aylık yayınlanan bir bisiklet gazetesi hâline getirmek mümkün. Bisiklet tutkunlarının bu yayına abone olması sağlanarak federasyon bütçesine şeffaf biçimde düzenli gelir getiren bir kalem yaratılabilir. Türkiye Bisiklet Federasyonu'nun bir YouTube hesabı yok. Varsa da etkin işletilmiyor. Ya da beni o mecrada da engellemişler, göremiyorum. Birkaç gencin gönüllü emeği ile bu hesap canlandırılabilir. Biz de saçma sapan YouTuberlardan Türkiye'de yapılan yarışları takip etmek zorunda kalmayız. Oradan da bir miktar gelir elde edilebilir. İnternet sitesi üzerinden federasyon forması satışa sunulabilir. Böyle bir formayı tasarlamak için gönüllü tasarımcı bulmak çok da zor olmayacaktır. Zira endüstriyel tasarımcı olan pek çok bisikletçi tanıyorum ben. Sporcu için harcanacak bir bütçenin yaratılması için dayanışma göstereceklerdir. Bütçeyi abuk sabuk yerlere harcamak yerine şeffaf bir biçimde bisiklet sporcusunun lehine harcamaya başlarsanız kimler hangi konularda özveride bulunacak, şaşıracaksınız. Yeter ki verdiğimiz emeğin ve sunduğumuz katkının çarçur edilmeyeceğini bilelim.

Türkiye Bisiklet Federasyonu'na yeni yönetim seçilmiş, mazbatasını alıp göreve başlamış. Kurullar belirlenmiş ve çalışmaya başlamış. Hayırlı uğurlu olsun. Eski yönetimin yaptığı hataların yeni yönetim tarafından tekrarlanmamasını diliyorum. Önceki dönemde "sizinkiler" bütün işleri yürütürken yeni dönemde "bizimkiler" anlayışı hâkim olmasın. Bütün görevlendirmeler "ehliyet ve liyakat" esaslarına göre verilsin. Umuyorum dört yılın sonunda Türkiye Şampiyonası koşan elit sporcu sayımız dört haneli rakamları bulur, bisiklet sporu Türkiye'de hak ettiği yere gelir, Türk Bisiklet Sporu dünyada hak ettiği yeri bulur. Şimdilik sadece umut edebiliyoruz. Zira elimizden sadece bu geliyor.

9 Ekim 2021 Cumartesi

MEB OKULLARINDA ZORUNLU BİSİKLET EĞİTİMİ DERSİ VERİLSİN!!!


Sadece 2021'in nisan ayında ulusal basına yansıyan haberlere bakarak bir sonuç çıkaracak olursak nisan ayında bisiklet kazalarında 5 çocuğumuzu kaybettik. Diğer aylarda da durum bundan farklı değil. Bu çocukların tamamı trafikte bisiklet kullanırken kaza geçirerek hayatlarını kaybettiler. İçişleri Bakanlığı bu konudaki istatistikleri paylaşmadığı için net rakamlar nedir bilemiyoruz. Ülke ve yıl genelini düşünecek olursak rakamların bizim tahminimizden çok daha yüksek çıkacağını öngörebiliriz. Her geçen gün birkaç çocuğumuzu daha bisikletli trafik kazalarında kaybetmeye devam ediyoruz, eğer bir çözüm bulmazsak gelecekte de bu çocuklarımızı bisikletli trafik kazalarında kaybetmeye devam edeceğiz.


Çocuklarımızın büyük bir çoğunluğu okula servis ile gidip geliyor. Sadece çok küçük bir kısmı okula bisikletle gidip geliyor. Bu küçük kısım bile her gün bisikletleriyle çeşitli trafik kazalarına karışıyor. Son iki ayda, okulların da açılmasıyla birlikte okula gidip gelirken trafik kazası geçirerek yaralanan ve hayatını kaybeden çocuklarımızın sayısında inanılmaz bir artışın olduğunu görüyoruz. Bisiklet gruplarının sosyal medya gruplarında her gün bisikletiyle kazaya karışan başka bir çocuğumuzun hikâyesiyle karşılaşıyoruz. Her yeni haber ciğerimizden bir parçayı söküyor. Artan fiyatlar yüzünden pek çok aile geçim sıkıntısına düştü. Derinleşen ekonomik krizle birlikte birçok aile akıl almaz okul servisi ücretlerini ödeyemez hâle gelecek. Bu da daha fazla çocuğun yaya yahut bisikletli olarak trafiğe katılması anlamına geliyor. Her geçen gün daha fazla çocuk okula bisikletle gidip gelmeye başlayacak. Maalesef her geçen gün okula bisikletle gidip gelirken kaza geçirip yaralanan ve hayatını kaybeden çocuklarımızın haberlerini okuyacağız. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Trafikte bisiklet kullanımı konusunda hiçbir eğitimi olmayan ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki çocuklarımızı, bisikletleriyle birlikte büyük şehirlerin kaotik trafiğine salacağız. İddia ediyorum: Süreç böyle devam ederse  bir yılda bisiklet kazalarında kurban verdiğimiz bisikletli çocuklarımızın sayısı korona virüsüne kurban verdiğimiz çocuklarımızın sayısından fazla olacak!!!!

Çocukların bisikletli trafik kazalarında ölmesini tamamen engelleyemeyiz. Ancak basit ve akılcı önlemlerle ölüm oranlarını düşürmek bizim elimizdedir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da önemli düzeyde eğitim eksikliğimiz var. Çocuklarına okullarda zorunlu bisiklet eğitimi vermeyen bir ülkenin bisikletli çocuk ölümlerinde bu seviyede olmasını yadırgamamak gerekiyor. Hiçbir eğitim vermeden bisikletin üzerine bindirdiğimiz çocuklarımızın bisikletli trafik kazalarında ölmesinden daha doğal ne olabilir ki? Akıl ve bilim dışı informal eğitim ortamlarında bisiklete binmeyi öğrenen bu çocukların hiçbir suçu yok. Onları ölüme gönderen yetişkinler asıl suçludur ve bu konuda mutlak sorumluluk sahibidir.

Peki, bizim çocuklarımız bisiklete binmeyi nasıl öğreniyor? Aile bireylerinden öğreniyorlar, mahalledeki arkadaşlarından öğreniyorlar, kendi kendilerine öğreniyorlar, kerameti kendinden menkul bisiklet topluluklarının aktivistlerinden (!) öğreniyorlar. Kısacası belirli bir plan ve programa dayanamayan rastgele hazırlanmış bir eğitim süreciyle Allah'a emanet bir biçimde bisiklet sürmeyi öğreniyorlar. Bisiklet sürmeyi öğrenirken düşüp yaralanıyor, sakatlanıyor hatta hatta ölüyorlar. Devlet denetiminden uzak sözümona "sivil" ortamlarda bisiklet sürmeyi öğreniyorlar. Parça pincik, yarım yamalak, el yordamıyla verilen bir eğitim... Ne kadar eğitim denilebilirse o kadar işte.

Devlet denetiminden uzak bir eğitim güvenilir olamaz. Hiçbir plan ve programa dayanamayan, akıl ve bilimden uzak kimseler tarafından örgütlenmiş eğitim ortamlarında verilecek bisiklet eğitimlerinin hiçbir yararı olmaz. Bisiklet konusunda bir eğitim verilecekse bu eğitimi ancak ve ancak MEB'e bağlı devlet okulları ve MEB denetimindeki özel okullar ile Türkiye Bisiklet Federasyonu verebilir. MEB de Türkiye Bisiklet Federasyonu da "bisiklet eğitimi" konusunda sorumluluktan kaçıyor, kafasını kuma gömüyor. Çocuklarımıza bisiklet eğitimi verilecekse bunu ancak ve ancak bu iki kurum verebilir. Fakat ikisi de çocuklara bisiklet eğitimi verme konusunda isteksiz. Doğa boşluk kabul etmez, etmiyor. Bu iki kurumun yarattığı bisiklet eğitimi boşluğunu hiçbir belgesi olmayan, devlet denetiminden uzak şifahi bisiklet eğitmenleri dolduruyor. Fenni sünnetçiye çocuğunu teslim etmeyenler fenni bisiklet eğitmenlerine çocuklarını teslim etmek zorunda bırakılıyor. Zira Türkiye'de devlet kurumları bisiklet eğitimi vermiyor.

Türk milletinin genel bir eğilimi vardır ve bin yıl geçse de bu eğilimi ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır. Türk milleti icat çıkarmayı hiç sevmez ve bir yenilik yapılacaksa bunu devletin yapmasını bekler. Kendi başına bir yenilik yapmaya yeltenmez. Türk milleti her şeyi devletten bekler. Kimilerine göre bu çok yanlış bir eğilimdir; fakat şunu da unutmamak gerekir ki yüzyılların bilgeliğinden süzülerek olgunlaşmış bir eğilimdir. Devlet demek anayasal güvence demektir, devlet demek kanunlar çerçevesinde tanımlanmış hak ve sorumluluklar demektir, devlet demek güvenilirlik demektir. Devlet bisiklet eğitimi vermeye başlarsa yukarıda anlattığımız bütün saygın sıfatları da bisiklet eğitiminin içinde eritecektir. Devletin verdiği bisiklet eğitimi anayasal güvence altında olacak, kanunlar çerçevesinde tanımlanmış hak ve sorumlulukları içerecek, güvenilir olacaktır. Bisiklet eğitimi, kime hizmet ettiği belli olmayan STK görünümlü ideolojik beyin yıkama aygıtlarının ve denetimsiz, donanımsız bisiklet topluluklarının eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Çocuklarımızı bunların insafına bırakamayız. Derhâl devlet eliyle, devlet denetiminde bisiklet eğitimi verilmesinin yolunu açacak yasal mevzuat çıkarılmalı, hızla uygulamaya geçirilmelidir.

Aklımızın erdiğince yapılması gerekenleri madde madde sıralayacağız. Tabii ki bunların dışında da yapılması gerekenler vardır. Okurlarımız bu önerilerini yorumlarda ifade edebilirler. Böylece bizler de farklı fikirlerle yazımızdaki önerileri geliştirebiliriz.

1. MEB ile Türkiye Bisiklet Federasyonu arasında bir eğitim ortaklığı kurulmalı. İki yıl içinde her okulda en az bir tane olacak şekilde bisiklet eğitimi verebilecek düzeyde antrenörlük bilgisine sahip öğretmen yetiştirilmeli. MEB ile Türkiye Bisiklet Federasyonu tarafından yürütülecek ortak eğitim projesiyle  öğretmenlerin hizmetiçi eğitimleri kapsamında yapılacak bisiklet antrenörlük kurslarıyla her okulda en az bir bisiklet antrenörünün olması sağlanacak. Öğretmenlerin hizmetiçi eğitimleri kapsamında bisiklet eğiticiliği de eklenmeli. Eğitici eğitimleri, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü çatısı altında merkezi olarak  verilmeli, eğiticiler yerellerde öğretmenleri eğiterek bisiklet eğitiminin yaygınlaştırılmasını sağlamalıdır.

2. Bisiklet eğitimi dersi ilk ve ortaokul düzeylerinde zorunlu olmalı. Lise düzeyinde ise ilk ve ortaokul düzeyinde eğitimini tamamlamış öğrenciler arasından profesyonel bisiklet sporcusu olmaya uygun atletik yetilere sahip gençler seçilip uzman antrenörlerin gözetiminde okul yahut bölge takımları çerçevesinde sporcu eğitimleri verilmeli. Böyle bir çalışma, bisiklet branşında olimpik düzeydeki başarısızlığın utanç tablosunu bir nebze de olsa düzeltebilir. Sporcu havuzunu arttırma amacıyla yapılacak bu faaliyet, bu güne kadar Türkiye'de uygulanmış en verimli bisikletçi yetiştirme yöntemi olacaktır. Zira şu anda başarılı olan bisiklet antrenörlerinin sporcu seçmelerini kendi çabalarıyla okullara rastgele giderek yaptıklarını görüyoruz. Bunu bir program çerçevesinde ve yurt genelinde yaptıklarında daha başarılı olacağımız aşikârdır.

3. İlk ve ortaokul düzeyinde verilecek eğitimler trafikte bisiklet kullanımı konusunda içerikler ile zenginleştirilmeli. Her sene yüzlerce çocuğumuzu bisikletli trafik kazalarında kaybediyoruz. Her ay ülke genelinde ortalama beş çocuğumuz bisikletli trafik kazalarında ölüyor. Hatta hatta bisiklet sporu konusunda eğitim almış lisanslı sporcu gençlerimizi bile trafik kazalarında kaybediyoruz. Bisiklet sporcusu olmak ile trafikte bisikletli olmak arasında dağlar kadar fark var. İyi bir bisiklet sporcusu olmanız trafikte hayatta kalmanıza yetmiyor. Bu yüzden ilk ve ortaokul düzeyindeki eğitimler "trafikte bisiklet kullanımı" üzerine odaklanmalıdır. Bisiklete binmeyi öğrenmek, iki teker üzerinde durmayı başarmış olmakla bitmiş sayılamaz. Trafiğe açık ortamlarda bisiklet sürmek için ciddi ve planlı bir eğitim gerekiyor. Bu yapılmadığı sürece trafikte bisikletli can kayıplarımızın katlanarak artacağını iddia etmek müneccimlik olmasa gerek!

4. İlkokullarda verilen trafik eğitimi ders müfredatında bisiklet daha geniş bir biçimde yer almalı. Bisikletin motorsuz bir ulaşım aracı olarak kavranması için ne gerekiyorsa o yapılmalı. Çocuklarımız hâlâ bisikleti bir "çocuk oyuncağı" olarak görüyorlar. Oysa hiçbir çocuk oyuncağı ile yokuş aşağı 65 km/s hıza ulaşamazsınız ve hiçbir çocuk oyuncağı üzerindeki çocuğu bisiklet kadar hızlı bir biçimde öldüremez. Ders materyalleri ve etkinlikler bisikleti bir ulaşım aracı olarak kavratmaya yönelik hazırlanmalı. İlkokul çocuğuna 18 yaşına gelene kadar süremeyeceği motorlu araçlarla ilgili saçma sapan bilgiler vermek yerine her gün yaya ve bisikletli olarak katıldığı trafikte uyması gereken kurallar anlatılmalı. Bir çocuk, trafikte motorlu araçların geçiş üstünlüğünü 18 yaşına gelince ehliyet alırken öğrense ölmüyor; ama trafikte bisiklet kullanımı konusunda eğitim almazsa ölüyor.

5. Ortaokullarda spor ve fiziki etkinlikler kapsamında müfredata eklenmiş bir seçmeli bisiklet dersi var. Müfredatta böyle bir seçmeli dersin var olduğunu bilmeyen bisiklet aktivistleri de var. Neyse onları başka bir konu başlığı altında yeterince gömmüştük. Geçelim. Yasak savar gibi müfredata konulmuş seçmeli bisiklet dersini uygulayan bir tane okul var mı? Bu güne kadar Türkiye'de hangi okulda seçmeli bisiklet dersi verilmiş? Bilen varsa bilgi ve belge paylaşsın, bu maddeyi güncelleyeyim. Ben görmedim, duymadım, bilmiyorum. 2013 yılında bisiklet seçmeli ders olarak spor ve fiziksel etkinlikler kapsamında müfredata dâhil edilmiş, o günden bu güne kadar bir tane okulda uygulandığını gören var mı? Başarı putuna tapan bir eğitim siteminde seçmeli matematik yahut seçmeli ingilizce dersi yerine bisiklet dersini çocuğuna seçtiren akıl ve zekâ yoksunu bir veli ben görmedim, duymadım, bilmiyorum.

6. Ehliyet sınavlarında bisiklet ile ilgili içerikler arttırılmalı. Bisikletin de motorsuz bir ulaşım aracı olduğunu kavrayamayan kimseye motorlu araç ehliyeti verilmemeli. SRC sınavlarında da bisikletle ilgili içerikler arttırılmalı. Kamyon, tır ve otobüs altında kaç bisikletli çocuk kaybettik, haberiniz var mı? Hemen hemen her ay kamyonun altında kalarak hayatını kaybeden bir bisikletli çocuğumuzun ölüm haberini ulusal basından okuyoruz, kahroluyoruz. Bu kazaların tamamında bütün suç bisikletli çocuklarda değil, hatta büyük kısmında motorlu araç ve ağır vasıta şoförleri hatalı. Bu yüzden motorlu araç ve ağır vasıta şoförlerinin bisiklet konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor.

7. Yeni ehliyet sınavlarında yapılacak bir düzenleme de yeterli olmayacaktır. Eski dönemde ehliyet alan şoförler için de bisiklet konusunda eğitimler verilmeli. Ehliyetini yenileyecek olan şoförlerin trafikte bisikletliler konusunda online bir seminer alması zorunlu tutulmalı. Bu semineri almayan şoförlerin ehliyetleri yenilenmemeli yahut daha yüksek bir yenileme bedeli alınarak trafikte bisikletli eğitimine katılmaları teşvik edilmeli.

8. Ulusal basında ve sosyal medya üzerinden yapılacak kampanyalar ile bisikletin motorsuz bir ulaşım aracı olduğu fikri topluma aşılanmalıdır. Buna da devletin öncülük etmesi gerekir. Yıllardır sivil toplum kuruluşları ve bisiklet topluluklarının yaptığı çalışmaların yetersiz ve verimsiz olduğunu görüyoruz. Yürüttükleri hiçbir kampanya kitleselleşemiyor, gündem olamıyor. Bu konuda İçişleri Bakanlığı'nın yayalar ile ilgili kampanyaları örnek teşkil etmeli. Eskiden trafikte yayayı adam yerine koymayan motorlu araç şoförleri bu kampanyalar ve uygulamalar sayesinde siz yaya geçidine adımınızı attığınız anda frene basıyorlar.

9. Okullarda verilecek zorunlu ve uygulamalı bisiklet eğitimi sayesinde velilerde de bisiklete karşı bir ilgi ve duyarlılık oluşturulacaktır.  Çocuğunu okulda bisiklet üzerinde gören velinin bisiklete bakış açısı da değişecektir. Bizim milletimiz devletçi bir millettir, her şeyi devletten bekler, devlet bisiklete binerse millet de bisiklete biner. Devlet okullarında zorunlu bisiklet eğitimi vermek demek devleti bisiklete bindirmek demektir. Bu zorunlu eğitim uygulamasının birinci yılı sonunda bisiklete yönelik algıda devrim niteliğinde ilerlemeler görülecektir.

10. 2013 yılından bu güne kadarki süreci tetkik ettiğimizde seçmeli bisiklet dersinin pratikte hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Hiç kimse tarafından seçilmeyen, hiçbir okulda okutulmayan, seçilse dahi o okulda o dersi hakkını vererek okutacak donanımda öğretmeni olmayan bir ders... Yasak savar gibi müfredata konulmuş, birisi "Sizde bisiklet dersi var mı?" diye sorduğunda "Bakınız, seçmeli derslerimizden biri de bisiklet!" diye göstermelik bir ders... Sorsan, "Var mı şimdiye kadar bu dersi alan tek bir öğrenci, veren tek bir öğretmen?" diye... Cevap yok, kapı duvar! Seçmeli ders olarak okutulabilseydi belki az çok bir işe yarayabilirdi; ancak kimse seçmedi, seçmiyor ve seçmeyecek!!!

11. Seçmeli Kur'an-ı Kerim dersleri bile istenilen düzeyde seçilmiyor. Okullarımızda öğretmenlerimiz, camilerimizde imamlarımız her sene bu dersin seçilmesi için halka telkinde bulunmasına rağmen %99'u Müslüman olan ülkemizde aileler çocuklarına seçmeli ders olarak Kur'an-ı Kerim dersini değil "matematik uygulamalarını", "bilim uygulamalarını", "seçmeli yabancı dil" derslerini seçiyorlar. Çünkü bu derslerden bursluluk ve lise giriş sınavlarında soru çıkıyor. Sorularının puan ağırlıkları da Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin sorularının puan ağırlıklarından fazla. Eğitimi sınav odaklı olarak düşünen veliler ve öğrenciler seçmeli ders olarak bisikleti tercih etmedi, etmiyor, etmeyecek...

12. "Biz seçmeli ders olarak bisikleti koyalım, çocuklar nasıl olsa bisikleti sever ve bu yüzden de bisiklet dersini seçer." mantığı burada işlemiyor. Zira seçmeli dersleri kâğıt üstünde teorik olarak çocuklar seçiyor, pratikte ise öğrencisinin akademik başarısını aşırı derecede önemseyen veliler ve öğrenci başarısından prim kazanarak görevde yükselmeyi amaçlayan okul idarecileri seçiyor. Bunlardan hangisi seçer bisikleti allasen?! Sözgelimi 25 çocuk kendi arasında anlaşıp sistemden seçmeli bisiklet dersini seçse bile ertesi gün işgüzar müdür tarafından "çeşitli yöntemlerle ikna edilerek" istenilen dersleri seçmek zorunda bırakılabilirler.

Sonuç

Matematik bilmeyen öğrenci sadece matematik bilmediği için ölmüyor ama bisiklet eğitimi almayan her öğrenci trafikte ölebilir. İngilizce bilmeyen öğrenci sadece ingilizce bilmediği için ölmüyor ama bisiklet eğitimi almayan her öğrenci trafikte ölebilir. Yarın bile devlet okullarında zorunlu bisiklet eğitimi vermeye başlamak için çok geç olabilir. Bir an önce ilgili kurumlar harekete geçirilmeli, okullarda bisiklet dersi zorunlu hâle getirilmelidir. Çocuklarımız bisikletleriyle trafikte ölüyor, Millî Eğitim Bakanlığı ve Türkiye Bisiklet Federasyonu ise bu süreci sadece seyrediyor. Bundan sonra seyirci kalmamaları için bu konuda ilgili kurumlara etkileyecek kampanyalar yürütmeliyiz. Süslenip püslenerek bisiklete binmeyle, birkaç anarşist aktivistle critical masslar düzenlemeyle, filanca bisikletli kardeşimiz ölümsüzdür eylemleri organize etmeyle, mahkeme kapılarında kalabalıkları toplayıp ulusal basına birkaç afili demeç vermeyle olmuyor bu işler... Olmadığını yirmi yıldır görüyoruz, hâlâ aynı sonuç alıcı olmayan, verimsiz yöntemlerde ısrar etmenin anlamı ne?

Bisiklet aktivistliği mi kasmak istiyorsunuz? Alın size sosyal sorumluluk projesi!
MEB OKULLARINDA ZORUNLU BİSİKLET EĞİTİMİ VERİLSİN!!!


30 Eylül 2021 Perşembe

MARC AUGÉ'NİN BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 5! SON BÖLÜM!


Dünyaya Dönüş

Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının son bölümü "Dünyaya Dönüş" başlığını taşıyor. Bu bölümde Ütopya bölümünde kurulan hayallerin pembe bulutları dağılıyor, yazarın ayakları birazcık da olsa nesnel gerçekliğin zeminine sağlam basmaya başlıyor. Yazarın kişisel fantastik dünyasının biraz da olsa dışına çıkabiliyoruz bu bölümde.

"Ütopyaya kendimizi fazla kaptırınca hayal kırıklığına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalırız." (S.75) Kitabın sonuna doğru yazarın da bunu anlamış olması büyük başarı aslında. Burada küçük bir eksik var ki o da yazarın yaptığı hatanın en önemli kısmı ütopyaya kendini fazlaca kaptırmak değil aslında. Önceki bölümlerde ayrıntılı olarak eleştirisini yaptığımız, yazarın gerçekliği yanlış tahlil etmesi en önemli kusurudur. Gerçekliği hakikate uygun biçimde tahlil etmeden yapılan tüm kuramsal çalışmalarda olduğu gibi bu çalışmada da hayal kırıklığı kaçınılmaz son olarak karşımıza çıkıyor. Yazar gerçekliği bilimsel doğrulara dayanarak kavramayı başarabilse daha işlevsel bir felsefi  kuram inşa etmeyi de başarabilecek. Bunu yapamadığı için başaramıyor. Burada ütopyanın toptan bir reddiyesini yapmıyoruz, elbette ütopyalar kurulacak; fakat ütopyalar üzerine teori inşa edilemez. Teoriler hayatın nesnel gerçekliğinden damıtılır, daha sonra tekrar hayatın nesnel gerçekliğinde sınanır, hayatın acımasız sınav kâğıdında test edilip gerçekliğe uygunluğu onanan teoriler bilimsel bir nitelik kazanır.

"Bisikletçilik bedenin artırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsünün bir ölçüde gerçekleşmesini sağlar. Bisiklet sürücüsünün hayali, mekânın zorluklarına göğüs germesi gerekse de karadayken sudaki balıkla ya da gökyüzündeki kuşla özdeşleşmektir." (S.76) Son kısımdaki şiirsel bir metafor olmaktan öte bizim açımızdan herhangi bir anlam taşımayan "sudaki balık ve gökyüzündeki kuşla özdeşleşmek" gibi ciddi bir felsefe metnini sakatlayan yazınsal sulukları bir kenara bırakacak olursak "bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" ve "bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ifadelerini ayrıntılı olarak açmamız gerekecek. "Bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" kısmının ne demek istediğini bisiklete binen herkes az çok anlamıştır, bunu geçelim. Asıl mesele ikinci noktada.

Bisiklet sürücüsü bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın harekete geçmektedir, yalnız burada "zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ilk kısımdaki tezle uyuşmuyor. Bisiklet zahmetsiz hareketlilik ülküsünü vaaz eden bir keşiş olmaktan çok "zahmetli hareketlilik ülküsünü" yaşama geçirmeye çalışan bir gerçekçidir. Boğazına kadar konformizmin bataklığına batmış bir insanlığa bisikleti ve bisikletçiliği anlatırken "zahmetsiz hareketlilik" ifadesini kullanmak, bu konfor düşkünü insanları bisiklete yönlendirmek amacıyla kullanılan sığ bir propaganda sloganı olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor, zira bu tez gerçeklikle çelişiyor. Bisiklet, son derece zahmetlidir bir hareketlilik aracıdır, nesnel gerçeklik budur ve inkâr edilemez. Motorize ulaşım hegemonyasına maruz kalan bilinçlerdeki derin tahribatı gidermeden ve tedavi etmeden kof propaganda cümleleriyle sonuç alıcı eylemler üretmek akla ve bilime aykırı ütopik bir bakış açısıdır. Motorize aklın egemen olduğu bir dünyada insan bedeni hızla hareketsizleşirken beden yozlaşmaktadır, buna binaen insan zihni de bu konforun yarattığı rehavet ile tembelleşmektedir. Zahmetsizce yapılan işlerin tamamı bu dünyada hareket ederek var olmak üzerine evrimleşmiş insan bedenini daha güçsüz kılmaktadır.

"Zira bisikletçiliğin marifeti, bu fazlasıyla baştan çıkarıcı hayalin aksine, tam da bize daha keskin bir mekân ve de zaman bilincini dayatmasıdır." (S.76) "Bisikletçilik nedir?" diye sorulsa en kısa cevaplardan biri mutlaka "insana keskin bir zaman ve mekan bilinci kazandıran bir faaliyettir" demek yeterli olacaktır. Şehirde "var olmak" ile "yaşamak" birbirinden faklı olgulardır. Motorlu bir araçla şehri hiç zahmet çekmeden ve terlemeden dolaşan biri sadece zamanda ve mekânda var olmaktadır, o şehri yaşamamaktadır. Şehri bisikletle gezen biri ise, bisikletle yaptığı yolculuk sırasında zahmet çeker, terler, şehrin coğrafyasının her türlü bileşenine karşı sadece bacak ve akıl gücü ile mücadele eder, bu yüzden bisikletli özne içinde var olduğu şehrin edimsel bir parçası olur, o şehrin içinde "yaşayan bir özne" hâline gelir. Doğadaki insan da böyledir, bisiklet doğadaki insanın yaşadığı duygusal yoğunluğu şehrin içinde simüle eder. Doğanın içinde var olan birey vücudunun tüm hücreleriyle doğayı algılar, şehir içinde bisiklete binen birey de vücudunun bütün hücreleriyle şehri algılar.

"Bisikletin mucizesi, bisiklet kullanan herkesi asgari düzeyde uyanık olmaya mecbur etmesi gibi, biyolojik düzene sevimli bir çağrıymışçasına tatlı tatlı işlemesidir." (S.77) Bisiklet, kendisini kullanan herkesi en yüksek düzeyde uyanık ve ayık olmaya zorlar. İki teker üzerinde sürekli pedal çevirerek var olmak zorunda kalan bisikletçi doğal olarak uyanık olmaya mecburdur. Çünkü şehiriçi trafikte bisiklet kullanarak hayatta kalabilmek için başka bir seçeneği yoktur. Bisiklet insanın biyolojik düzenine en uygun ulaşım aracıdır, yürümek ve koşmak bile belli oranlarda bedene zarar veren ve bedeni yıpratan faaliyetlerken bisiklet sürme bedeni minimum düzeyde yıpratarak maksimum düzeyde fayda sağlayan verimli bir ulaşım aracıdır. Bisiklet budur; fakat bunların hiçbiri yazarın iddia ettiği gibi "bisikletin mucizesi"nin bir ürünü değildir. Burada şu mucize olayını tekrar eleştirmek zorunda olduğum için okurdan özür diliyorum. Zira yazarın bir antropolog olmasına yorduğumuz mucizeler, mitler, efsaneler yaratma fantezisi kitabın her bölümünde karşımıza çıkıyor.

"Pedal çeviriyorum, o hâlde varım." (S.78) Yazar burada Descartes'ın "Düşünüyorum, o hâlde varım." (Cogito ergo sum.) sözüne atıfta bulunuyor. İnsanın varoluşunu ontolojik bağlamda düşünme edimine bağlayan Descartes'a atıfta bulunarak yeni insanın varoluş nedenini pedal çevirme eylemine bağlıyor. Bisikletçiler için mâkul ve mantıklı bir varoluş temellendirmesi olabilir belki; fakat bisiklete binmeyen milyarlarca insan için bir retorik güzellemesi olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor. Kaldı ki dünya üzerindeki bütün insanlar bisikletli olsaydı bile padal çevirme eylemini insan varoluşunun temel nedeni olarak kabul etmek mümkün olmayacaktır. Zira insan varoluşu pedal çevirme gibi basit ve anlamsız bir eylemin sonuçlarına bağlanacak kadar basit bir olgu değildir. Obsesif kompulsif bir bisikletçi için dahi yaşamsal varoluşun nedenleri pedal çevirme eylemine bağlanamaz. İnsan pedal çevirme eyleminden yahut bisikletten büyüktür; insan yaşamının nedeni yine insan üretimi bir nesneye bağlanacak kadar değersiz değildir. Bisiklet alınıp satılır, üretilir ve yok edilebilir. Bu bağlamda edilgen bir nesnedir. Onu etken hâle getiren haraket ettirici güç insandır. İnsanın varlığı bisiklete değil bisikletin varlığı insana bağlıdır.

"Bisiklet modası kuşkusuz kısmen bu görüş bildirme olayına bağlıdır ama seleye oturduğumuz anda işler değişir ve kendimizi buluruz, kendi sorumluluğumuzu yeniden alırız. Kişisel tarihimiz idareyi ele alır. Dış dünya en fiziksel boyutlarıyla somut olarak bize kendini dayatır. Bize direnir ve bizi bir irade çabasına zorlar fakat aynı zamanda kendini bize bir mahrem özgürlük ve kişisel inisiyatif mekânı, kelimenin ilk ve tam anlamıyla, şiirsel bir mekân olarak sunar." (S.79) Parçanın sonundaki "şiirsel bir mekân" ifadesi olmasa altına imzamızı atıp geleceğimiz oldukça gerçekçi bir bölüm diyecektik bu bölüm için. Oysa yazar yine retorik yapacağım derken nesnel gerçeklikten çıkarılan teoriyi zedelemeye devam ediyor. Bisikletle deneyimlenen mekân şiirsel bir mekân olmaktan öte gerçekçi bir mekândır. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, mekânı bütün boyutlarıyla hakikate mümkün olan en yakın şekilde algılar. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, kişisel tarihinin sorumluluğunu eline alır, bu ise özgürlüğün minimum şartıdır, kendi tarihine yön verme konusunda iradeyi yine kendi eline almayan kimse özgür bir birey olarak tanımlanamaz. Bisikletin üzerindeyken dış dünya varlığını en yalın hâliyle bize dayatır, birey bisikletin üzerindeyken dış mekânın bütün bileşenlerine karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalır. Bu durum onu eğitir, geliştirir, güçlendirir. Bunların hiçbirinde şiirsel bir yan yoktur, bunların tamamı çırılçıplak gerçektir. Hakikatin ta kendisidir.

"Bisikletçilik pratiğinin, hayattaki zevklerin herkesin önceliği haline geleceği ve herkese saygı duyulmasının sağlanacağı ütopik bir dünya hayalini akla yatkın kılması bile tek başına bize umut etmemiz için bir neden verir. Ütopyaya dönüş, gerçeğe dönüş - ikisi neredeyse aynıdır. Hayatı değiştirmek için haydi bisikletlerinize! Bisikletçilik bir hümanizmdir." (S.80) İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bisiklete binmemek değildir, burada açık bir çarpıtma var. Hakikat şudur: Mülkiyet ilişkileri yüzünden insanlar arasında bir eşitsizlik vardır. Mülkiyet üzerindeki eşitsizliği gidermeden insanlar arasındaki eşitsizliği sadece bisikletçilik pratiği üzerinden sağlamaya çalışmak gerçekçi bir hedef değildir. Yazar diğer bölümlerde olduğu gibi burada da bisikletçilere şirin gelecek söylemlerle edebiyat yapmanın ötesine geçemiyor, kitabın sonuna geldiğimiz bu bölümde açıkça fark ediyoruz ki aslında yazar edebiyat yapmanın ötesine geçmek de istemiyor. İstese bunu çok rahat yapabilecek kapasitede entelektüel donanıma sahip olmasına rağmen retorik üzerinden kitleleri manipüle edip popüler olmayı ve övgüler almayı daha kolay ve daha ulaşılabilir bir hedef olarak kendine koyuyor. Kitabın genelinde durum böyle, hakikate en çok yaklaştığı noktalarda bile bir popüler olma arzusuyla gerçeği ortaya koyuyor. Burada amaç hakikati ortaya koyarak hakikatin hakkını vermek değildir, asıl amaç hakikatin inandırıcılığını kullanarak yaratmaya çalıştığı bisiklet mitine, bisiklet ütopyasına, bisiklet mucizesine alan açmaktır. Sözgelimi "Bisikletçilik bir hümanizmdir." söylemi hakikatini ta kendisidir; ama ona gelene kadar savunulan tüm fikirler hakikatin dışında yazarın teorik fantezilerinin bir ürünüdür. Bisikletçilik pratiği insanı süreç içinde eğiterek kaba bir insandan eylemli bir hümanist yaratan niteliğe sahiptir; fakat bunu ütopyaya dönüş ile gerçeğe dönüşü birbirine eşitlemek suretiyle yapmaz. Aksine bisikletçilik pratiği bunu bireyi apaçık ve yalın gerçekliğe daha da yaklaştırarak yapmaktadır.

SONUÇ

Toplamda 80 sayfa tutan bir "felsefe" kitabı -punto abartılmamış olsa hepi topu bir forma- hakkında bu kadar derin düşünüp uzun uzun eleştiri yazmaya değer miydi? Kitabın kendisi bağlamında düşünecek olursak evet değmezdi; fakat kitabın bisiklet kültürü konusunda yaratacağı zihinsel tahribatı önlemeye değer bir çaba yürüttüğüme inanıyorum. Zira toplumsal mücadelenin her alanına "sivil bir örümcek" gibi ağ ören emperyalizm, ülkemizde yeni yeni popülerleşen bisiklet aktivistliği alanını boş bırakacak değildi. Ülkemizin neoliberal bisiklet aktivistlerine felsefî bir kaynak kitabı olması amacıyla bu kitabın basıldığında inanıyorum. Yayınevi editörlerinin pandemi koşullarında can çekişen bir yayıncılık sektörü gerçeğine rağmen bu kitabı basmaya nasıl ikna oldular, çok merak ediyorum doğrusu. Zira bu ülkede bisiklet konulu bir kitaptan para kazanılamaz. Sosyolojik alt yapımız buna pek müsait değil.

Her şeye rağmen bisikleti merkeze alan bir felsefe kitabının Türkçeye çevrilmesi ve ülkemizde yayımlanması olumlu bir gelişmedir. Kitap, bütün kusurlarına ve kuramsal temelinin çürüklüğüne rağmen bisiklet konulu kitaplar alanında tam bir çölü andıran yayın dünyamızda farklı bir seçenek olarak kendini gösteriyor. Türkçe dilinde daha fazla basılması gerektiğini düşündüğümüz bisiklet kitapları alanında gözlemlediğimiz kapatılamaz açığın bir bölümünü olsun örtmeyi başarabiliyor. Okunmalı, tartışılmalı, eleştirilmeli... 

Eleştiren herkesin hain ilân edildiği bir toplumsal ortamda bir bisiklet kitabını eleştirme cesaretini gösterdiğim için beni kutlamanızı beklemiyorum. Her türlü linç girişimine açığım. Evet, neydi bir aralar çok popüler olan o pejoratif laf? "Siz vurdunuz da biz ölmedik mi?"

15 Eylül 2021 Çarşamba

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE VOL 4

Yazımızın bu bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya adlı bölümündeki tezleri inceleyeceğiz.

Ütopya 

"... bisiklet bizatihi küçük bir obje, araba gibi oturulan bir mekân değil bütünleşik bir objedir. Düzenlenmez, dekore edilmez, bizzat yapılır." (Sayfa 60) Motorlu araçların tamamı obje niteliğinde olmasına rağmen bisiklet ve onun üzerinde devinen insan sujedir. Bisikleti insanın altındaki pasif bir obje olarak tahayyül edebilmek mümkün olmadığı gibi, bisikletin üzerinde olmayan insanın da sujeliği eksik kalacaktır. Bisiklete binen insan ile birlikte bisikletin kendisi de suje oluşumunun eşit orandaki etkenleri olarak karşımıza çıkıyor. İnsan ve bisiklet birbirini bütünleyen iki farklı bileşen. İkincil olarak bisiklet, düzenlenebilir, dekore edilebilir ve yapılabilir. İnsandan ayrı bir nesne olarak tahayyül ettiğimizde bunların hepsini bisiklet için söyleyebiliriz; fakat burada belirli bir ayrım noktası bulunduğunu vurgulamadan geçmemeliyiz: Bisiklet insan için insan tarafından üretilen basit bir makinedir; fakat onu suje aşamasına taşıyan değer verici deneyim, insanın onu üretirken harcadığı emeğin yanı sıra onun üzerinde devinen insanın harcadığı alın teridir. Bu aşamada basit bir makine olan bisiklet insan vücudunun herhangi bir uzvu gibi işlev kazanır ve sujeleşir. Üzerine insanın binmediği bir bisiklet ise objelikten kurtulamayacaktır.


"Sabırlı ve sadık olan bisiklet, sahibinin vefalı ve önemli bir yoldaşıdır; insan ondan ayrılmak istemez." (Sayfa 60) Şu cümle herhangi bir otomobil için yazılabilir mi? Otomobil sabırlı ve sadık olarak tanımlanabilir bir nesne midir? Vefalılık, yoldaşlık otomobil söz konusu olduğunda dillendirilebilir mi? Bunların birine dahi evet yanıtını verebilmek mümkün değilken kent içi ulaşımda kral koltuğuna ruhsuz otomobilleri hiç tereddüt etmeden nasıl yerleştirebiliyoruz? Bisikletin bir ruhu var, insanla birlikte, insanla var olan, insansız kaldığında ruhunu yitiren bir yapısı var bisikletin. Bisiklet ve insan arasındaki ilişki bir yoldaşlık ilişkisiyken otomobil ve insan arasındaki ilişki sadece bir sahiplik-aitlik ilişkisidir. İnsan otomobilin mutlak sahibi ve mâlikiyken bisiklet üzerindeyken bu kadar mutlak bir mülkiyete sahip değildir. Yasalar ve ilgili mevzuat otomobili bir yatırım aracı, bir ticaret metası hâline getirmiştir. Hiçbir açık kapı bırakmaksızın otomobil mülkiyeti ve kullanımı yasalar tarafından sınırlandırılmıştır. Otomobil sahibi olmayı yasalarla çerçevesi çizilmiş bir tanımlı özgürlük alanı hâline getirmiştir. Bisiklet için ise bu mutlak mülkiyetten söz edemiyoruz. Şimdilik... İnsanın ondan ayrılmak istememesine neden olan duygusal bağın kaynağı da bu mülkiyet ilişkisinde saklı. Bisiklet bir mülk değil, insanla birlikte anlam kazanan bir özne. İnsanla bisiklet arasındaki ilişki, eşit özneler arasındaki doğal bir bağımlılık ilişkisidir.

"Elektrikli motor bir mükemmel eşitlik aracı, tartışmasız tek pozitif ayrımcılık biçimidir." (Sayfa 63) Son yıllarda elektrikli bisikletler üzerinden yürütülen algı operasyonunu dehşet ve hayretle takip ediyorum. Bir e-bike furyasıdır gidiyor. Marc Augé de bu furyaya teorik açıdan destek veriyor. Elektrikli motoru bir eşitlik aracı yahut pozitif ayrımcılık biçimi olarak tanımlayabilmek için gerçek anlamda bir ideolojik körlüğe sahip olmak gerekiyor. Elektrikli motor destekli bisikletler ile eşitlik nasıl sağlanacak? Türkiye koşullarında en ucuz e-bike 15 bin TL! Avrupa'da bile işçi sınıfı ve lümpen proletarya sınıflarına mensup bireyler tarafından rahatlıkla satın alınabilir fiyatlarla satılmıyor. Bu nasıl bir eşitlik aracı ki ezilen sınıflar tarafından satın alınamıyor? Kuzum, e-bike kimi kime eşitliyor? Yanıtını yine biz verelim: E-bike, onu satın alabilecek ekonomik seviyeye ulaşmış sınıfları bisiklete binme deneyimini yaşama noktasında eşitliyor. 20 yaşındaki sağlıklı bir burjuva elektrik desteğine ihtiyaç duymadan bisikletini sürebiliyorken 60 yaşındaki burjuva E-bike olmadan bu deneyimi yaşayamıyor; çünkü bedeni bu yükü kaldıracak düzeyde değil. İşçi sınıfından 20 yaşındaki sağlıklı bir genç pedal gücüyle bisikletine binebiliyor; ama 60 yaşındaki işçi emeklisi bir yurttaş, e-bike satın alacak seviyede bir gelire sahip olmadığı için bisiklete binemiyor. Al sana "mükemmel eşitlik aracı"! Yersen!!!

"Kökten dincilik, bisiklet karşısında geri adım atmak zorunda kalalı uzun zaman olmuştur ve bisiklet modası, ebeveynleri ya da gerici erkek kardeşleri tarafından şeytanın aracına bacaklarını iki yana açarak binmesi engellenmeye çalışılan bazı kız çocuklarını kesin olarak özgürleştirmiştir." (Sayfa 65) Bisiklet kadınlar açısından bir özgürleşme aracıdır. Süfrajetlerden feministlere uzanan kadın özgürleşme hareketleri tarihi incelendiğinde bu özgürleşme hamlelerinin her birinde bisikletin büyük bir yerinin ve öneminin olduğunu görürüz. Bisiklet, kadın bedeninin dinsel ve toplumsal zincirlerinden kurtularak özgürleşebilmesi için özgün bir kent içi micro ulaşım aracıdır. Kadının babasına, abisine, kocasına, sevgilisine muhtaç olmadan A noktasından B noktasına özgürce gidebilmesini sağlayan bir ulaşım aracı olarak bisikleti yeniden yorumlayabiliriz. Dünyanın her yerinde insan özgürleşmesinin önündeki en büyük engel kökten dincilik olarak karşımıza çıkıyor. Kökten dincilik, dünyanın her bölgesinde emperyalist-kapitalist sistemin ideolojik aygıtları içinde yer alır ve bu bağlamda toplumsal hegemonyanın inşa edilmesinde etkin bir biçimde kullanılır. Bacaklarını ayırarak bisiklete binen kadın, kökten dinciliğin ve onu taşeron olarak kullanan emperyalist- kapitalist sistemin can düşmanıdır. Bu yüzden kadının bacaklarını ayırarak bisiklete binebildiği tüm coğrafyalarda kökten dincilik gerilemeye mahkûmdur.

"Üretim tam bir atılım hâlinde. Satış ve pazarlama teknikleri ustalıkla rekabet ediyor. Kapitalizm bundan yarar sağlıyor ama iş örgütlenmesi, eğitim ve eğlence alanlarındaki kullanıcıların talepleri o hâle geldi ki liberalizm ve sosyalizm arasında, öncelikle bireylerin mutluluğuyla ilgilenen üçüncü yolun keşfedilmesine izin verecek olanın nihayetinde bisiklet pratiği olup olmayacağı sorgulamaya başlıyor." (Sayfa 71) Yazar; Ütopya bölümünün sonunda sosyalizm ve liberalizm arasında, bireylerin mutluluğunu önceleyen üçüncü bir yolun keşfedilmesi için bisiklet pratiğinin neden olup olmayacağının sorgulanmaya başlanacağı teziyle kitabın bu kısmına kadar satır aralarında örtük anlatımla ifade etmeye çalıştığı ideolojik görüşünü ifşa ediyor. Kapitalizmin yarar sağladığı bir üretim atılımının bireylerin mutluluğuna nasıl bir katkı sağlayacağını ise açıklamıyor, açıklayamıyor. Zira kapitalizmin geniş insan kitlelerinin yaratıcı emeğinin sömürüsü üzerinden geliştiğini, bunun insanlar açısından tartışılmaz bir mutsuzluk kaynağı olduğunu görmezden geliyor. Kapitalistlerin mutlu olduğu bir sistemde geniş halk kitlelerine kalan ancak ve ancak mutsuzluk olacaktır.

Yine yazarın savunduğu liberalizm ve sosyalizm arasında bulunacak üçüncü yol üzerine yıllardır düşünülüyor, teorik ve pratik zeminde bu üçüncü yol arayışlarının tamamının kapitalizme yaradığı açıkça görüldü. Üçüncü yolcuların keşfettiklerini iddia ettikleri o yol mutlak surette kapitalizme çıkıyor. Bisiklet pratiğinin açacağı üçüncü yolun da açılacağı yer bellidir.  İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bellidir. Mülkiyet ilişkileri üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadan, sadece bisikletçilik pratiği üzerinden insanların eşitlenebileceğini iddia etmek ham bir hayaldir. Üretim araçları üzerindeki mülkiyetin niceliği değişmeden niteliği de değişmeyecektir. "İş örgütlenmesi, eğitim, eğlence" alanlarındaki birey taleplerinin toplumsal alanda bir eşitlik sağlama gücü yoktur. Bu güne kadar gelişen, insanlar arasındaki eşitsizliği azaltma ve yok etme amacına yönelik eyleme geçirilen bütün insan faaliyetlerini incelediğimizde bunların tamamının mülkiyet ilişkilerini değiştirerek başarılı olabildiğini gözlemliyoruz. Bu güne kadar yaşanan toplumsal değişim hareketlerinin tarihsel birikimini incelediğimizde bu sonuca ulaşıyoruz. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı mülkiyet ilişkilerinde saklıdır. Bisiklet yahut başka bir insan icadı makinenin bu eşitsizliği ortadan kaldırabilmesi mümkün olmayacaktır. Bisiklet, bu toplumsal eşitsizliği belki azaltabilir, belki hafifletebilir; ama kesinlikle ortadan kaldıramaz.

Bu yazımızda Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya bölümünü inceledik. Bir sonraki bölümde kitabın son bölümünü inceleyeceğiz.

27 Ağustos 2021 Cuma

MARC AUGÉ BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE VOL 3!

 


Yazımızın üçüncü bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının "Kriz" adlı bölümünü inceliyoruz.

Kriz  

Bu bölümde bisiklet mitini krize sokan olaylar üzerinden mitin yavaş yavaş yok olmaya yüz tutması anlatılıyor. Yalnız bu bölümde yazar, âdeti olduğu üzere, nedense mitsel, destansı, mucizevi nedenler göstermek yerine hayatın maddi gerçekliğinden örnekler vererek Fransa başta olmak üzere Avrupa'nın tamamında bisiklet mitinin krize girmesinin nedenlerini ayrıntılarıyla irdeliyor. Tabii ki burada da yazarın çarpık merceğinden yansıyarak bize aktarılan bir kriz panoraması çıkıyor karşımıza. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden şekillenen Avrupa siyasi coğrafyasının yarattığı nesnel koşulları doğru tahlil edemediği için yanlış sonuçlar çıkarmaya devam ediyor yazar. Bölüme "O hâlde bisiklet mitsel, epik ve ütopiktir." diyerek başlıyor, "yok olmuş işçi sınıfının..." diye devam ediyor. Bu siyasal analizin nereye bağlanacağı aşikâr! Fransız neoliberal solunun sivil toplumcu pasifist çizgisine doğru yol almaya devam ediyoruz. Kitabın başka bölümlerinde de yok olan işçi sınıfına yönelik farklı atıflarla karşılaşıyoruz. Konumuza dönelim biz... Bisiklet üzerine konuşuyoruz. Ama yazarın da bir başka bölümde vurguladığı gibi bisiklet üzerine konuşuyorken politik alana girmek zorunda kalıyoruz. "Bisiklet sporu, popüler boyutu nedeniyle siyasal güçlüklerin bir ifşacısı olarak kalmıştır." (S.23) Bu yüzden biz de ne yaparsak yapalım Bisiklet Mucizesi kitabını irdelerken politik alanın dışında çıkamıyoruz, çünkü yazarın tezlerinin neredeyse tamamı bu politik alandan doğuyor. Tezin temeli politik olunca o tezi çürütmek için politik olana değinmek zorunda kalıyoruz.

Yıkıntı Hâlindeki Mit bölümünde bisiklet sporunu kirleten doping olayından söz ediliyor ve mitin krize girmesinin en büyük nedeni olarak bu vurgulanıyor. Doğru bir tespit ama sonuçlara odaklanan bir yapısı olduğu için nedenleri çarpıtmış oluyor. Bisiklet sporunun popülerliğini yitirmesini ve yazara göre mitin krize girmesini dopinge bağlayıp işin içinden çıkamazsınız. Olmaz! Bisikletçilere doping yaptıran koşullar nelerdir? Bu bisikletçiler durduk yerde mi uzun vadede kendilerini öldürecek bir süreci kabul ediyorlar? Onları doping yapmaya zorlayan sosyoekonomik koşulların hiçbir suçu yok, değil mi? Doping konusunda bütün sorumluluk işçi sınıfının içinden çıkıp gelen profesyonel bisiklet sporcularına aittir, öyle mi? Tour de France'ı bir bisiklet endüstrisi hâline getirip her sene kârını arttırmayı başarabilen ASO'nun hiçbir suçu yok, neredeyse bütün profesyonel bisikletçilerin doping yaptığını bilmesine rağmen sırf gösteri devam etsin diye buna sesini çıkarmayan UCI'nin de hiçbir suçu yok zaten! Pis fakir proletaryanın bisikletçileri, bizim elit sporumuza dopingi bulaştırarak bisiklet mitini yıkıverdiler. Öyle mi? İşçi ya da çiftçi ailelerden gelen çocuklara yılda dört milyon euro kazanabileceği bir kapitalist arena kurarsanız onlar da o parayı elde etmek için her türlü maddeyi bedenine basmakta tereddüt etmez. "Pedal işçileri, yolun kürek mahkûmları, bisikletin asgarî ücretlileri" yapmaları gereken ne ise onu yapıyorlar, kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilmek için kan ter içinde pedal basmaya devam ediyorlar. Onlar pedal bastıkça tek kilometre bisiklete binmeden milyonlarca doları, milyonlarca euroyu kasalarına indirenler var. Eleştirecek birilerini arıyorsak Fransa Bisiklet Turu'nu "ticari amaçlı bir spor gösterisi" hâline getiren kapitalistleri eleştirmeliyiz. Marc Augé bölümün sonlarına doğru birkaç satırla dahi olsa bu gerçeği ifade etmek zorunda kalıyor "... sistematik biçimiyle doping, yarışmacıları sonunda ticari stratejilerin edilgin araçlarına dönüştürür." Demek ki neymiş? Doping yapan bisikletçiler "ticari stratejilerin edilgin araçları" imiş!!! O hâlde yazar, bu ticari stratejileri hayata geçiren kapitalistleri "bisiklet mitini yıkmak" suçundan yargılamalıdır, bisikletçileri değil!

Yazar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlayıp 80'li yılların başına kadar uzanan zaman dilimindeki gelişimin ve ilerlemenin nedenlerini doğru tahlil edemediği gibi yıkımın nedenlerini de doğru tahlil edemiyor. Bisiklet sporunun yarattığı miti yıkan, onu insancıl özünden kopararak paralı askerlerin savaş alanı hâline getiren kapitalist ilişkiler çarkına yönelik derinlemesine bir eleştirel analiz yapmıyor. Yahut yapamıyor. Yarışları izlemek niçin bize artık eskisi gibi zevk vermiyor? Aslında o gün çok rahat bir biçimde etabı alabilecek durumda olmasına rağmen takım liderine çalışmak zorunda olduğu için  takım yönetimince durdurulan bisikletçiler varken yarışlar nasıl zevkli olabilirdi ki? Saçmalamayın. Bugün bisiklet yarışlarının o eski popülerliği yoksa bunun nedeni doping falan değildir, sizin profesyonel sporun içine soktuğunuz kapitalist ilişkiler çarkıdır. Yazarın çok övdüğü Fausto Coppi bile doping yapıldığını inkâr etmiyor, fakat bu durum onun günümüzde bile bir idol olmasına engel teşkil etmiyor. Dopingden yakalanan Marco Pantani'nin günümüzde bile bir bisiklet efsanesi olmasını doping engelleyemiyor. Her geçen gün bisiklet camiasında Lance'ın itibarının iade edilmesi gerektiğine yönelik sesler artıyor, var olan sesler daha gür çıkıyor. Bisiklet mitini doping yapan bisikletçiler değil, ASO gibi Allah'ına kadar kapitalist organizasyon şirketleri ve onların kullanışlı aparatı, yarışları izlenilmez kılan saçma sapan yarış kurallarının mucidi UCI gibi bürokratik palyaçolar öldürüyor. Bisiklet mitini yıkıma uğratanlar listesi yapacaksanız ilk iki sırada bunlar olacak, son sıralardan birine de doping yapan bisikletçileri vs ekleyebilirsiniz. 

Dünyanın Kentleşmesi: Kayıp Şehrin İzinde bölümünde ise son yıllarda iyice semiren şehir aktivistlerinin işine yarayacak pek çok argüman sunuluyor. Mesela yazar modern şehrin çevreci dönüşümü için "... şehri dönüştürmek için yapılması gereken kelimenin tam anlamıyla bir devrimdir." (s43) diyor. Ne büyük bir tespit, ne derin bir teorik bakış açısı. Ayakta alkışlamak dışında yapılabilecek bir şey bulamıyorum! Lenin bunu duymuş olsaydı kışlık sarayı basmaktan vazgeçer, Petersburg'da tekel bayii açar, hafta sonlarında Petersburg Devrimci Bisiklet Sovyetleri ile birlikte critical masslara katılır gününü gün ederdi. Bu devrim teorisini duyan Mao Zedung, işçi-köylü ittifakı ile Çin'e özgü sosyalizm denemesine başlamak yerine ÇKP'yi tamamen tasfiye edip Çin Pedallarımın Altında İnisiyatifi'ni kurarak kitleleri bisikletli devrim saflarında işçi sınıfının çelik disiplini ile örgütlemeye başlardı. Saçmalamayın, devrim şehri dönüştürmek için yapılmaz. Tam tersine, devrim yapmayı başarabilerek iktidarı ele geçirenler şehri dönüştürme hakkına sahip olabilirler.

Devrim bir iktidar sorunudur. Ülke genelinde iktidarı ele geçirmeden devrim falan olmaz, olamaz! Geniş halk kitlelerini devrimci saflarda örgütlemeden devrim yapamazsınız. 1 milyon nüfuslu bir şehirde, nüfusun en az %51'ini bisikletli ulaşım saflarında örgütlemeyi başaramazsan o şehirde bisikletli devrim falan yapamazsın. 6 milyar nüfuslu bir dünyada en az 3.5 milyar insanı bisikletli devrimin saflarında disiplinli bir örgütsel yapılanmanın içinde birleştirmeden bisikletli devrim falan olmaz. Paris'in göbeğinde bisikletli devrim örgütlemeye çalışan Velorution ya da bir başka kitle örgütü, şehir nüfusunun yarısını bisikletli devrimin saflarında örgütlemeyi başaramazsa bisikletli devrimden söz edemezsiniz. Şehirde, ülkede ve dünyada iktidarı meşru yollardan ele geçirmeden şehri, ülkeyi, dünyayı dönüştüremezsiniz. Ayrıca hangi hakla şehri dönüştürmeye çalışıyorsunuz? Bu dönüştürme eyleminizin meşruiyet zemini nedir? Kim size şehri dönüştürme hakkını verdi? Hangi seçime girdiniz, şehri dönüştürme vaadinizi kitlelerin beğenisine sunarak onlardan aldığınız ezici oy çoğunluğuyla şehri yönetme yetkisini kim verdi size? Vermediyse siz hangi maddi gücü kullanarak bu hakkı zorla aldınız? Sizin dönüştürmeyi istediğiniz şehirlerde yaşayan insanlar şehirlerinin dönüştürülmesini istiyor mu? Cevap yok, kapı duvar!!! Olsun, biz yine de aktivistlik yaparak şehir dönüştüreceğiz, yersen!

"Dünya; içinde enformasyon, imgeler, sanat ve moda da dâhil olmak üzere her tür kategoriden ürünün dolaştığı ve takas edildiği bir dünya/şehir haline geldi." (s43-44) Corona virüsünden önce yazılmış bir cümle olmasına rağmen yine de eleştirilecek pek çok yönü var. Birincisi, salgın başlamadan önce de ticaret savaşları yüzünden küreselleşmenin selasının okunduğunu biliyoruz. Ona gelmeden önce de pek çok saygın üniversite küreselleşmenin zararları üzerine binlerce makale yayınladı. Dünya üzerinde her türlü mal ve hizmetin serbest biçimde dolaşımda olması hayali aslında hiçbir zaman gerçekleşmedi, gerçekleşecek gibi de değildi. Sadece böyle bir ütopya üzerinden yaratılan algı ile politik bir illüzyon üreterek kitleleri istenilen yöne sevk etmek amacıyla hareket edildi. Bir süreliğine de olsa yaratılan illüzyon sayesinde başarılı olundu. Ancak küreselleşmeye karşı hızla antitez üretmeyi başarabilen kamucu ekonomilerin baskısı yüzünden küreselleşmenin tabutuna son çiviler çakıldı. Zira Batı'nın icat ettiği küreselleşme olgusu Batı'nın aleyhine çalışmaya başlamıştı. Bu nesnel koşullarda Batı hızla küreselleşme karşıtlığına evrildi. Salgın bu derece içe kapanmalara sebep olmasaydı bile küreselleşmenin sonu çoktan gelmişti. Salgın bu süreci sadece hızlandırdı. Yazarın mal ve hizmetlerin özgürce dolaşıma girebildiği bir dünya tezi, yazarın bu tezi dillendirdiği dönemde de günümüzde de ham bir hayalden öteye gidemiyor maalesef. Ulus devletler ve güçlü sınırlar bütün küresel istinat duvarlarını yıka yıka coşkun akan bir sel gibi dünyanın ekonomik gündemine ilerliyor.

"Büyüleyici küreselleşme gösterisinde kimi zaman varlığını unutma eğiliminde olduğumuz bölünmeleri kentsel dokunun yırtıklarında yeniden buluyoruz." (s44) Öncelikle "büyüleyici küreselleşme gösterisi" diye bir kavramsal bakış açısının hiçbir bağlamda bilimsel yahut felsefi bir söylem olarak ciddiye alınamayacağını ifade etmek istiyorum. Akıl ve bilim dışı kavramlarla düşünerek bilimsel ve akılcı sonuçlara ulaşabileceğimizi düşünmüyorum. Büyü kavramından hareketle herhangi bir toplumsal süreç çözümlenemez. Bir diğer nokta ise "varlığını unutma eğilimde olduğumuz bölünmeler"dir. Küreselleşme kuramcılarına göre bu bölünme alanları "ırk, mezhep, mikro milliyetçilik, cinsiyet, cemaat" gibi Ortaçağ'dan bize miras kalmış yapılanmalardır. Uluslaşma sürecinde ulus oluşumuna engel olan bu bölücü yapılar tasfiye edilmiştir, insanlığın gündeminden çıkarılmıştır. Küreselleşme sürecinde ise bu yapılanmalar tekrar insanlığın gündemine sokulmaya çalışılmış, etnik ve cinsel kimlikler üzerinden toplumsal politika üretmek bir moda hâline getirilmiştir. Etnisitelere ve cemaatlere bölünen uluslar, kapitalizmin ölçüsüzce sömürebileceği bölünmüş kitleleri ortaya çıkarmıştır. Yazarın varlığından neredeyse mutluluk duyarak ifade ettiği " kentsel dokunun yırtıkları"ndan başlayarak bölünen kentler, giderek ulusal bütünlüğün parçalanmasına neden olmaktadır. Ulusçuluk kitleleri birleştirirken küreselcilik kitleleri bölünmeye sürüklemektedir. Bölünmüş bir şehirde bisiklet adına yapılabilecek hiçbir proje sonuç alıcı olmayacaktır. Küresel şehir olarak kabul edilen metropollerin hiçbirinde bisikletli ulaşım hayallerinin gerçekleştirilemediğini görüyoruz.

Küreselleşme kuramcılarına göre dünya bir şehir hâline gelmiştir. İletişim olanaklarının gelişmesiyle birlikte dünya artık yekpare bir şehir görünümüne ulaşmıştır. Küreselleşmeciler buna "dünya şehir" adını veriyor. Küreselleşmenin "dünya şehir tezi"nin eleştirisi ciddiyetle yapılmadığı için dijital iletişim araçlarının gelişmesinin yarattığı illüzyona aldanan teorisyenler de dünyanın artık yekpare bir şehir hâline geldiği tezini kabul ederek kuramsal çözümlemeler yapıyorlar. Küreselleşme yandaşlarının tezlerine göre Burkina Faso'nun herhangi bir şehrinde yaşayan dünya vatandaşı ile Paris'in banliyösünde yaşayan dünya vatandaşının aynı dünya şehirin parçası olduğunu kabul etmemiz isteniyor bizden. Artan iletişim olanaklarının insanlar arasındaki bilgi ve deneyim aktarım hızını arttırdığını inkâr edecek değiliz. Bu apaçık bir gerçek. Fakat artan iletişim imkânları sadece bu iletişim imkânlarına erişim sağlayabilen sınıflar arasında iletişimi artırıyor. Bu iletişim araçlarına erişimi olmayan kitleler için herhangi bir iletişim eşitliğinden söz edemeyiz. Yazar da diğer küreselleşmeciler gibi sınıfsal bakış açısını görmezden gelerek kuramını inşa ediyor. Bu çarpık bakış da çözümlemelerinde hata yapmasına neden oluyor. Dünyanın farklı şehirleri arasındaki gelişmişlik farklarını bir köşeye bırakalım aynı şehrin farklı mahalleleri arasında bile ciddi gelişmişlik farkları var ve bütün istatistiklere göre dünya çapında eşitsizlikler artıyor, gelişmişlik düzeyleri arasındaki uçurum artıyor. Üretim araçlarını elinde tutan sınıflar, sınıfsal üstünlüklerini gelir eşitsizlikleri ile destekleyerek daha şiddetli bir eşitsizlik yaratıyorlar. Yazarın küreselleşme tezi ile hayatın nesnel gerçekliği maalesef birbirine uymuyor.

"Şehir/dünya ile dünya/şehir arasındaki karşıtlık, deyiş yerindeyse, dolaşım araçlarıyla iletişim ve dağıtım ağlarının dünyadaki bütünü gibi tasarlanmış küreselleşmenin görünür mekansal tercümesidir." (s44) Fransız teorisinin hiçbir nesnel dayanağa bağlı olmayan tamamen öznel tanımlamalarına benim kadar alışık iseniz bu cümledeki karmaşayı çözme konusunda oldukça yetenekli sayılırsınız. Anlamaya çalışın, kendinize göre sonuç yargıları çıkarın, çıkardığınız yargılar size makul gelmeyebilir, dert etmeyin. Bunları yazanlar da zaten sizlerin bir şeyler anlamanızı isteyerek yazmıyorlar bu cümleleri. Benim anladığım şu: Dünya/şehir ile şehir/dünya arasında bir karşıtlık var. Bu karşıtlık, benzetme uygun düşerse, küreselleşme kavramının mekânsal anlamda görünürlük kazanan bir tercümesidir, aynı zamanda burada benzetmesi yapılan küreselleşme, dolaşım araçları ile iletişim ve dağıtım ağlarının dünyadaki bütünü olarak tasarlanmıştır. Ne kadar da nesnel bir tanım ama değil mi? İki kere ikinin dört etmesi kadar kesin bir olgu neredeyse. İşte bu tanımda vücut bulan Fransız teorisi, deyiş yerindeyse, sözcüklere takla attıran akademik bilincin  kuramsal düzleme yansımasında anlamını bulan aklı putlaştırmayan bireysel analitik çözümlemeler bütününün felsefi derinliğinde yapılan bireysel anlamsal çalışmaların hermeneutik tekniklerle gösteri toplumunun beğenisine sunulmasıdır. Bakınız, biz de teori kasabiliyoruz. Kimse anlamıyormuş, kimseye bir şey anlatmıyormuş, ne gam! 

"Kentsel olan her yere yayılıyor ama biz şehri kaybettik. Dolayısıyla, evet, şehirleri şehirlerin dışına atan hareketi tersine çevirerek insanların kendilerinin ve yaşadıkları yerlerin yeniden bilincine varmasına yardımcı olmada bisiklet belirleyici bir rol oynar. Yaşadığımız yerlere yeniden odaklanarak kendimize yeniden odaklanabilmemiz için bisiklete ihtiyacımız var." (s45) diyor yazar. Peki, biz şehri niçin kaybettik? Kime kaybettik? Bizim olan şehirleri elimizden alanlar bunu meşruiyet zeminine oturan bir şekilde mi yaptılar yoksa bu zimmete geçirme işlemi fiili güç kullanılarak hegemonya inşa etmek suretiyle mi gerçekleşti. Antonio Gramschi'ye tek bir cümleyle bile atıfta bulunmadan şehirlerin elimizden alınması sürecini eleştiren her kimse açık bir biçimde sahtekarlık yapmaktadır. Gerçeği eğip bükmek ve çağın çıkar gruplarının menfaatlerine uygun bir üst gerçeklik inşa ederek teorik zemini flulaştırmak sahtekarlıktan başka bir şey değil. Burada bilimsellik aramanın imkanı yok, zira metafor yaratmanın da ötesine geçen bir çarpıtma hareketi var. Gerçek faili gizleyerek suçu muhayyel bir varlığa yükleyip işin içinden sıyrılmaya çalışan bu yaralı bilinç onarılamaz. Zira çıkar gruplarının akademyalarında itibarlı kürsüler ve dolgun maaşlarla satın alınmıştır, görevi kitleleri ahmaklaştırmak ve bilinçlerini yok ederek sömürüye açık hale getirmektir. Yukarıdaki sorularımızdan bir tanesine bile yanıt vermeyen bir tırnak içinde felsefe metni bu. Soru sormayan bir felsefe... Felsefenin temel eylemsel süreçlerinden birini atlayarak yapılan bu felsefe laf kalabalığından başka bir anlam taşımıyor bizler için! Burada soruyu daha kuvvetli ve vurgulu olarak sorma gereği hissediyoruz: Şehirleri elimizden kim aldı, biz kime karşı kaybettik bu şehirleri? Yanıt yok! Kapı duvar...

"Söz konusu olan sadece tesadüfün itibarını iade etmek, kentin hareket kabiliyetini yitirmesine neden olan fiziksel, sosyal ya da zihinsel engelleri kırmaya başlamak ve güzelim 'hareketlilik' sözcüğüne yeniden bir anlam kazandırmaktır." (s46) Şehirde bu dönüşümü sağlayabilmek için meşru bir biçimde iktidarı ele geçirmek ve dönüşümü gerçekleştirecek kadar da iktidarda kalabilmek zorundasınız. Birkaç sivri zekalı aktivistin eylemiyle bunu gerçekleştirebilmeniz mümkün değil. Kitle çizgisini savunan ve kitle kuyrukçuluğu da yapmayan, ciddi bir program etrafında disiplinli bir biçimde örgütlenmiş yapılara ihtiyacınız olacak. Bunun dışında kullanılacak tüm yöntemler yel değirmenlerine karşı savaşmaktan başka bir şey değildir.  Don Kişotvâri, toplumsal hazır bulunuşluğu görmezden gelerek şehri dönüştürmeye çalışan merkezsiz bir sivil toplumcu kafayla bunun başarılabilmesi mümkün değil. Şehrin hareket kabiliyetini yeniden kazandırabilmek için o şehirdeki politik ve kültürel iktidarı ele geçirecek yeterli çoğunluğa (critcal mass) sahip olmalısınız, bu çoğunluğa sahip olmadan şehri dönüştürmek için hiçbir şey yapamazsınız, yapmaya çalışsanız da bütün çabalarınız sonuçsuz kalacaktır. Öncelikle o yeterli çoğunluğa ulaşmaya yönelik faaliyetlerle kitleleri bisikletli yaşam saflarında örgütlemenin yollarını bulmalısınız. Şehirde yeterli çoğunluğa sahip olduktan sonra istediğiniz dönüşümü gerçekleştirmeniz mümkün olacaktır.

Yazımızın bir sonraki bölümünde Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının Ütopya bölümünü inceleyeceğiz, bu bölümde savunulan tezlerin ayrıntılı olarak incelemesini ve eleştirisini yapacağız.