5 Temmuz 2022 Salı

TÜRKİYE BİSİKLET FEDERASYONUNUN 2022 KARNESİ VOL 1!

Aslında bu yazı hiç yazılmayacaktı. Hatta artık bisiklet sporuyla ilgili tek bir yazı bile yazmamaya karar vermiştim. Ama Portekiz Avrupa MTB Şampiyonası Olayı kanıma dokundu. Kabullenemedim. Damarlarında zerre kadar Türk kanı taşıyan biri bu durumu kabullenemezdi. Bizi bu sonuca götüren yanlışlar silsilesini bisiklet kamuoyunun dikkatine sunmak istedim.

1. Bodrum Gran Fondo Olayı


Aynı tarihte Karaman'da federasyon yarışı vardı. Türkiye Bisiklet Federasyonu başkanı kendi federasyonunun düzenlediği bir yarışa katılmak yerine bir turizm şirketinin düzenlediği yarışa katılmayı tercih etti. 


Kendi federasyonunun düzenlediği yarışta kendi lisanslı sporcularına ödül vermek yerine profesyonel bisiklet sporuyla hiçbir ilgisi olmayan bir gran fondo etkinliğinde kürsüde ödül vermeyi tercih etti. Gran fondo etkinliğinde on binlerce liralık ödüller dağıtılırken Karaman'da dağıtılan ödüllerin tamamı Karaman'da faaliyet gösteren bir vakıf tarafından verildi. Gran fondoda dağıtılan on binlerce liralık hediyeyi ise bisiklet sektöründe faaliyet gösteren firmalar üstlendi. Federasyona bağlı resmî bisiklet takımlarına destek vermeyen bu sponsorlar gran fondoda birinci olanlara on binlerce liralık hediyeler vermeyi tercih ettiler.

Burada verilmek istenen örtük ileti neydi? Gran fondolar profesyonel bisiklet sporundan daha önemlidir. Kimse önemsiz bir etkinlikte boy gösterip kendini küçültmek istemez. Demek ki Türkiye Bisiklet Federasyonu'na göre gran fondoda yarışan amatör bisiklet sporcuları, Karaman'da yarışan profesyonel bisiklet sporcularından daha önemli ve değerlidir.

2. Slovenya Velodrom Kampı Olayı

Ülkemize en yakın velodrom Bulgaristan'da var. Burayı tercih etmek varken daha uzak bir yer olan Slovenya tercih edildi. Bu yer seçimi kafilenin konaklama ve yol masrafı maliyetini neredeyse iki katına çıkardı. 

Bu duruma ek olarak kafileden sorumlu antrenör, takımın başında görevli olmasına rağmen bir günlüğüne takımı bırakıp kamp yerine 70 km mesafedeki bir yerde düzenlenen Uci Gran Fondo'sunda yarışmaya gitti. Sonuç listesinde dördüncü olarak yarışı bitirdiği gözlendi. 

Buna dayanarak bisiklet camiasında şu sorular gündeme geldi:

Kamp yeri antrenörün katılmayı istediği yarışa göre mi tespit edildi? Sırf bu antrenör gran fondoda koşsun diye koskoca takım daha uzak ve daha maliyetli bir yere mi gönderildi?

Slovenya'daki velodrom kampı yerinin belirlenmesinde karar alıcı mevkide kimler vardı? Bu karar kimler tarafından alındı? Gerekçeleri nelerdi? Neden daha ucuz olan Bulgaristan değil de Slovenya tercih edildi? Daha maliyetli bir tercihin bisiklet sporu açısından herhangi bir gerekçesi yoksa bu karardaki açık kamu zararını kimler telafi etmelidir?

Slovenya'daki velodrom kampı hangi hedef yarış için düzenlendi? Bu kamptan sonra takım hangi pist bisikleti yarışlarına gönderildi? Bu yarışlarda elde edilen derecelere bakarak konuşmak gerekirse bu kadar masrafa değdi mi?

Kampta kullanılan track bike'lar nereden temin edildi? Bunlar için bir kiralama bedeli ödendi mi? Ödenmiş ise ne kadar? Koskoca Türkiye Bisiklet Federasyonu'nun millî takımdaki 6 bisikletçiyi tepeden tırnağa kadar pist bisikleti malzemeleri ile donatabilecek bütçesi yok mudur? Uci lisanslı pist bisikleti antrenörlerimize soruyoruz: Emanet bisikletle yarış kazanılır mı? Bu kampın pist bisikleti millî takımındaki bisikletçilerimize somut faydası ne oldu?

Zaten kamp kaç gündü? Bir hafta yahut 10 günlük kampın bir gününde gran fondoda yarışan sorumlu antrenörün amacı nedir? Bu antrenörü oraya gran fondo koşması için mi gönderdik, yoksa büyük çoğunluğu ilk defa velodrom gören bisikletçilere eğitim vermesi için mi?

3. Gaziantep Türkiye Şampiyonası Olayı 

Türkiye Bisiklet Federasyonu'nu başkanı Gaziantep'de düzenlenen Türkiye Şampiyonası'na katıldı. Pazar günü düzenlenen elit kategori yarışlarına kadar Gaziantep'te yarışları takip etti. Pazar günü, Tour of Turkey'de Türkiye'yi temsil eden iki continental takımımız ile birlikte Türk bisiklet sporunun zirvesi olarak kabul edilen elit kategorideki bisikletçilerimiz yarışacak ve Türkiye Şampiyonu belirlenecekti.

Pazar günü ise İstanbul'da düzenlenen Turkcell Gran Fondo'ya katıldı, kendi lisanslı sporcuları olan elit kategori yarışlarını takip etmek yerine özel bir şirket tarafından düzenlenen gran fondoyu takip etmeyi tercih etti, kendi lisanslı sporcularına (Türkiye şampiyonu) kupasını ve madalyasını vermek yerine gran fondo birincisine madalya vermeyi tercih etmiştir.

4. Portekiz Avrupa MTB Şampiyonası Olayı

Yarış sonuç tutanağında bizim bisikletçilerimizin DNS (did not start- start almamıştır) biçiminde tasnif edildiğini gördük. Bu güne kadar bisikletçilerimizin niçin start almadıkları hakkında federasyon tarafından hiçbir resmî açıklama da yapılmadı. Bisiklet kamuoyunun kafasında şu sorular belirdi:

Teknik toplantıya katılım sağlanmadığı için yarış saatini öğrenemedik, bu yüzden de bisikletçilerimizin yarış saatini kaçırarak yarışa katılamadıkları iddia ediliyor, doğru mudur? Doğru ise teknik toplantıya katılmayan teknik heyet üyesi kimdir? Bu durumdan doğan kamu zararı kendisine ödetilmiş midir?

Bu iddialar asılsız ise takım başka bir sebeple yarışa katılamadıysa bu sebep nedir? Takım hâlinde yarıştan çekildiysek bunun gerekçesi nedir? Koskoca takımı bütün malzemeleri ve üyeleri ile Portekiz'e kadar yarış koşmamaları için mi gönderdik? Bu turistlik spor gezinin maliyeti kim tarafından karşılanmıştır? 

Sonuç

Bu güne kadar yapılan hatalara bakarak yorum yapmak gerekirse mevcut Türkiye Bisiklet Federasyonu yönetiminin bir önceki yönetimden hiçbir farkı yoktur. Aynı hatalar tekrar edilmektedir. Akdeniz Oyunları'nda toplamda en çok madalya alan ülke Türkiye'dir. Ama bu madalyaların bir tanesi bile Türkiye Bisiklet Federasyonu bisikletçileri tarafından alınmamıştır. Bütçesi Türkiye Bisiklet Federasyonu'ndan daha az olan birçok federasyon (cimnastik) madalyalardan buket yapıp yurda şerefle geri dönerken bisikletçiler ilk 5'e bile girememiştir. Yukarıdaki somut hatalar bu başarısızlık tablosunun temel sebebidir. Türkiye Bisiklet Federasyonu'na derhâl bir çeki düzen verilmelidir.

7 Şubat 2022 Pazartesi

SERTAÇ KASAPLAR, BAS PEDALA AVRUPA (BİSİKLETLİ YAŞAM HİKÂYELERİ)

Kitap, Sertaç Kasaplar'ın bisikletli yaşam hikâyeleri dinlemek amacıyla yaptığı röportajlar ve bu röportajlar için Avrupa'da yaptığı bisikletli yolculuğu konu ediniyor. Kitabın birinci bölümünde yazarın Avrupa'da yaptığı bisiklet turunun günlüğü ile karşılaşıyoruz. Yazar "Avrupa Turu Günlüğüm" adlı bu bölümde bisikletli yaşam hikâyeleri röportajlarını yapacağı kimselere ulaşmak için bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanıyor. Bisikletli yaşam hikâyeleri dinlemek için yapılan bu yolculuğun tur bisikletiyle yapılmış olması da oldukça anlamlı. Yazar burada bisiklet dışında bir ulaşım aracı kullanmadan da belgesel çekilebileceğini, röportaj yapılabileceğini uygulamalı olarak kanıtlıyor. "Bisikletli Yaşam Hikâyeleri" adlı ikinci bölümde ise yazarın bu bisiklet yolculuğu sırasında yaptığı röportajları okuyoruz. Röportajların tamamının belli bir plan ve program dâhilinde yapıldığını, röportajlarda sorulması gerekenler konusundaa ciddi biçimde çalışıldığını ve ön hazırlık yapıldığını görüyoruz.

Kitabın "Avrupa Turu Günlüğüm" adlı bölümünde çok ilginç tur öyküleri sizi bekliyor. Avrupa'da uzun tur yapmayı planlayan, ama başına neler gelebileceğini de önceden görmek isteyen bisikletçiler mutlaka bu bölümü dikkatle okumalı. Avrupa'dan bisiklet turculuğu yaparken nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlatıyor, küçük taktikler veriyor. Yazar turu sırasında gerçekten çok kaliteli insanlarla karşılaşıyor, tur sırasında biriktirdiği tek şey röportajlar değil. Aynı zamanda inanılmaz düzeyde kaliteli insanlarla geçirilmiş bir zaman dilimini de heybesine yüklüyor ki bunları yaşayabilmek için milyon euro verseniz satın alamazsınız. Bisiklet turculuğuna yeni başlayacak arkadaşlarımız için yaşamsal değerde bir pratik sunuyor bize. Bisikletle yapılan bir uzun turun sadece bir bisiklet turu olmadığını, her açıdan ve her bağlamda kaliteli bir yaşam deneyimi olduğunu ortaya koyuyor.

Kitabın "Bisikletli Yaşam Hikâyeleri" adlı ikinci bölümünde yazarın Avrupa turu sırasında yaptığı röportajların yazılı hâlini okuyoruz. Bu röportajların bir kısmının video kaydını YouTube üzerinden izlemiştik. Öğretmen, bisiklet aktivisti, bisikletli tur organizatörü, grafiker- tasarımcı, çocuklarını bisikletle okula götürüp getiren anne-baba, bisikletli turist rehberi, bisiklet kiralama şirketi yöneticisi, bisiklet mağazası sahibi, bisikletli kurye, öğrenci, öğretmen, akademisyen, eğitim danışmanı, bisiklet elçiliği,çevre ve ulaşım direktörü, belediye şehir plancısı, bisikletli blog yazarı, fotoğrafçı, mühendis, müzisyen, bisikletli devrimciler gibi farklı iş kollarında çalışan, hizmet sağlayan, eylem geliştiren insanlarla sohbet etmiş yazar. Her biri başka bir bakış açısından bisikletli yaşamı yorumluyor. Her birinden farklı bir şey öğreniyoruz. Say say bitiremiyoruz. Bizimkiler gibi körler sağırlar birbirini ağırlar misali sadece bisiklet sektörünün bileşenleriyle değil her sınıftan, her meslekten insanla röportaj yapıyor.

Eski bisikletli kurye Mortimer Steınke'nin röportajı mutlaka okunması gereken röportajlardan biri bence. Fixieci olduğumuz için kendisine kıyak geçmiyoruz. Röportajın niteliği de niceliği de ayrıntılı olarak irdelenmeye değer. Spoiler vermemek adına burada ayrıntılı yorum yapmayacağız. Fixed gear kültürü ve bisikletli kuryelik hakkında atıp tutmadan önce buradaki değerlendirmeler, tespitler mutlaka analiz edilmeli. Mortimer Steınke, röportajında bisikletli yaşam konusunda sosyolojik ve felsefi derinliği olan yorumlar getiriyor. Bir fixieciden beklenen hareketler bunlar, şaşırmıyoruz. Fixie değişik bir makinedir, üzerindeki canlı organizmayı hem zihinsel hem de fiziksel açıdan geliştirir, her daim ayık bir bilinç düzeyine çıkarır. Avrupa'da da böyle olduğunu görmek bizi ziyadesiyle mutlu ediyor. Kitabın bu bölümünü Türkiyeli fixiecilere şiddetle tavsiye ediyorum.

Bazı röportajlardan öğrendiğimiz kadarıyla bisikletli yaşam konusunda Avrupa'da yaşayan Türklerin ülkemizde yaşayan Türklerden pek de farklı olmadıklarını görüyoruz. Ülkemizde bisikletli yaşama zerre kadar prim vermeyen vatandaşlarımızın Hollanda gibi bir bisiklet ülkesinde de otomobilden vazgeçmediğini okuyup kahroluyoruz. Demek ki ultra güvenli bisiklet yolları bile bizimkileri bisiklete binme konusunda pek ikna edici olamıyor. Ülkemizde "Bisiklet yolu yok ki bisiklete binelim." argümanının bir kez daha çöp olduğunu kanıtlıyor. Hollanda'da güvenli bisiklet yolu var da ne oluyor? Hollanda'da yaşayan Türklerin büyük çoğunluğu yine otomobilden vazgeçmiyor. Pek azı bisikletli ulaşımı tercih ediyor. Otomobil, Türkiye'de Türk erkeğinin ikinci cinsel organıdır; Hollanda'da da durum değişmiyor. Coğrafya kaderdir tezi bu bağlamda pek işlemiyor. Coğrafya değişse de kader değişmiyor.

Ülkemizde bisiklet yollarına karşı muhalefet eden, şehir merkezindeki caddelere bisiklet yolu yapılmaması yönünde politik baskı araçları kullanan en büyük güç esnaflar! Bunun sadece bizim ülkemize has bir gerilik olduğunu düşünüp kahrolurken bu kitabı okuduktan sonra kazın ayağının öyle olmadığını görüyoruz. Dünyanın en gözde bisiklet şehirlerinden birinin (Amsterdam) bisiklet elçiliğini yapan Marjoleın De Lange'in da esnaf muhalefetinden yakındığını ve buna karşı taktikler geliştirdiğini görmek içimizi refahlatıyor. Demek ki bisiklet yollarına karşı esnaf muhalefeti ulusal bir gerilik değil aksine dünya çapında sınıfsal bir karşı duruş biçimi, bir sınıfsal çelişki. Yaşanan zorlukların nasıl aşıldığını öğrenmek için kitabı okumanız gerekecek. Bisikletli ulaşım konusunda Hollanda pratiğinin tarihsel temellerini öğrenmek için de De Lange'in röportajı okunmalı. Bizim her zaman savunduğumuz bisikletli yaşamın inşa edilebilmesi için nesnel koşulların uygun olması gerektiği tezinin Hollanda pratiğinde kanıtlandığını görmek bizim açımızdan güzel. Ülkemizdeki kerameti kendinden menkul birtakım ütopik bisiklet aktivisti için üzücü olacak tabii. 

Kitapta Avrupa'daki bisiklet turizmi ile ilgili pek çok ayrıntı anlatılıyor. Bu açıdan "Bas Pedala Avrupa" Türkiye'de bisiklet turizmi ile ilgilenen her şirket yöneticisinin elinin altında bulunması gereken bir kaynak kitap özelliği taşıyor. Kitapta Avrupa'da turizm sektöründe çeşitli kademelerde çalışan pek çok bisikletli tur organizatörünün bisiklet turizmi pratiği hakkında bilgiler veriliyor. Bu bölümleri okuduktan sonra bizde şöyle bir kanaat yerleşiyor: Bisiklet turizmi konusunda daha çok yolumuz var bizim. Avrupa'ya nazaran başlangıç aşamasında bile değiliz. Çok merak ediyorum: Bisiklet alanında turizm hizmeti sunan kaç firma bu kitaptaki verileri yönetim kurulunda tartışıp, değerlendirip, raporladı? Her yıl milyonlarca euroluk bir kazancı kendi ayağımızla nasıl teptiğimizi gördükçe sinirden duvarları yumruklamamak elde değil. Kitaptaki bisikletli tur rehberlerinin söylediklerini okudukça saç baş yoluyoruz. Her sene turizmden 30 milyar dolar kazanan bir ülke (Türkiye) bisiklet turizminden 1 milyar dolar bile kazanamıyor!!!

Kitapta bisikletli yaşam, bisikletli ulaşım konusunda bir rock starı olarak tanıtılan Mikael Colville Andersen ile karşılaşmış olmamıza şaşırmıyoruz. Zira Avrupa'ya gidip bisikletli yaşam hikâyeleri temasında bir röportaj projesi yapacaksanız bu adam ile konuşmak zorundasınız, konuşmamışsanız proje çöp zaten! Andersen, bisiklet şehirciliği konusuda bir Marx olamasa da bu işin Bakunin'idir diyebiliriz. İşe sadece pratik açıdan bakan biri değil, o konuda zaten otorite niteliğinde bir tasarımcı, Andersen aynı zamanda bisikletli yaşamın teorik anlamda felsefî derinliğine de çalışıyor. 50 yıl sonra bisikletli yaşam felsefesi hakkında söyledikleriyle felsefe ders kitaplarında adı mutlaka geçecektir. Tabii ki bizim ülkemizdeki felsefe kitaplarında değil. Geçelim. Mikael Colville Andersen'in Bisiklet Şehirciliğine Kışa Bir Giriş adlı kitabını okursanız kendisinin bisikletli yaşam konusundaki tezlerini ayrıntılı olarak öğrenebilirsiniz. Bas Pedala Avrupa kitabındaki röportajında daha genel konulara şöyle bir değiniyor Andersen. Kendi kitabında ise zülfü yâre dokunacak biçimde derinlere dalıyor, hatta direk çivili sopa ile saldırıyor şehirlerimizi yaşanmaz hâle getirenlere...

Türkiye'de bisikletli yaşam konusunda aktivistlik yapan arkadaşlarının büyük çoğunluğunun böyle bir kitaptan haberinin olduğunu sanmıyorum. Zira abuk sabuk her konuda YouTube'dan canlı yayın yapan arkadaşların bir tanesi bile bu kitap hakkında herhangi bir yayın yapmadı. "Eee peki hacı sen niye yapmadın?" mı dediniz? Ben yazarım, youtuber değilim. Olmaya da pek niyetim yok. Bu kitap çıkalı bir yılı geçti. Yayınevini arayıp sorduk, ikinci baskıya girecek kadar satılmamış. Üç ihtimal var, birincisi böyle bir kitabın var olduğundan haberleri yok, ikincisi kitabın yazarından pek hazzetmiyorlar, üçüncüsü bu kitapta anlatılan bisikletli yaşam pratiklerini anlayıp kavrayıp eleştirel gözle değerlendirecek entellektüel kapasite ve kaliteden yoksunlar. Ben üçüncüsünün kuvvetle muhtemel olduğunu düşünüyorum. Aksini iddia eden varsa somut veri koyacak ortaya. Zira biz somut verileri ortaya koyarak durumun böyle olduğunu aşağıdaki paragrafta kanıtlayacağız.

Kitabın yayınevinden aldığımız bilgilere göre bu kitap 1000 adet basılmış, biz yayına girdiğimizde 250'ye yakın bir satış yaptığını öğrendik. İnternet satış mecralarını da incelediğimizde yayınevinden aldığımız bilgileri doğrulayıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz. "Eeee, nedir yani? Bir kitabın değerini satış miktarı ile mi değerlendireceksin?" dediğinizi duyar gibiyim. Kitabın değerini değil kitabın okur kitlesinin okurluk düzeyini değerlendirmek için bu bilgiyi sizinle paylaşıyorum. Türkiye'de bisikletli yaşam konusunda bu kalitede yayın bulmak çok zor; ama bu kalitede bir yayını okuyup değerlendirecek bisikletli bir okur kitlesini bulmak da çok zor. Bir yıldır bütün klasik ve sosyal medya araçlarında kitabın tanıtımı yapılıyor. Sonuç: 250 kitap satılmış! Gerçekçi olalım; bisikletliler, bisiklet sürdükleri kadar bisikletle ilgili kitapları okumuyorlar. Sponsorluk ve reklam gelirleri olmasa Türkiye'nin tek bisiklet dergisi bile (Cyclist Türkiye) ayakta duramayacak. Neden? Okur desteği yok çünkü... Bisikletlilerin 15 bin kişilik Facebook grupları var; ama kuru kalabalıktan ibaret, bisikletle ilgili kitapları okumuyorlar. Son beş yıl içinde basılan bisikletle ilgili kitaplardan ikinci baskıyı görebilen var mı? Bilen el kaldırsın çocuğum!!!

Sosyal medya gruplarında Hollanda'da bisikletli yaşam şöyle, Almanya'da böyle, İsveç'te öyle diye atıp tutan arkadaşları piste alalım. Bisikletle ilgili kitapları okumadan, bisikletle ilgili kitapları okutmadan bisikletli yaşam konusunda nasıl bir Hollanda, Almanya, İsveç olacağımızı bize anlatıversinler gaari! Zira biz kendi çabamızla anlayamıyoruz.

31 Ocak 2022 Pazartesi

BİR FOTOĞRAFIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 3!


60'lı yılların sonu ile 70'li yılların neredeyse tamamının Türk Bisiklet Sporu'nun altın çağı olduğunu düşünüyorum. Her türlü imkân olmasına rağmen günümüzün Türkiye'sinde hâlâ bisiklet sporunu istenilen düzeye çıkaramadığımızı görüyoruz. 83 milyon nüfuslu bir ülkede hepi topu iki adet continental seviyede takımımız var. World tour seviyesinde bir tane takımımız yok, onu geçtik bu seviyede bir takımda yarış koşabilen bisikletçimiz yok, antrenörümüz yok, mekanisyenimiz yok. Yok oğlu yok. Geçelim... Ama hökümat LPG'ye zam yaptı diye kendi başkentini cayır cayır yakan bir halka sahip 20 milyon küsür nüfuslu Kazakistan'ın world tour seviyesinde bisiklet takımı var, sayısız continental takımı var. İstanbul kadar nüfusu olan bir ülkeden world tour takımı çıkıyor, 83 milyon nüfuslu Türkiye'den çıkmıyor. 70'li yıllarda Kazaklar henüz ata binerken bizimkiler bisiklet sporunda Sovyet bisikletçilerle kafa kafaya yarışıyorlardı. Bu bahis uzar gider, bizi de kahreder, o yüzden bunu da geçelim...

Gelelim Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri serisinin 3.sünde konu edineceğimiz fotoğrafa. Fotoğrafa dikkatli bakmazsanız 70'li yıllarda çekilmiş, bisiklet sporuyla ilgili alelade bir fotoğraf deyip geçebilirsiniz. Ancak dikkatli baktığınızda görmeyi bilen gözler için çok derin anlamlar saklı bu fotoğrafta. Disiplinlerarası okumalar yapmayı seven okurlarımıza burada John Berger'in Görme Biçimleri adlı kitabını şiddetle öneriyoruz. Sıradan bir hayvansal eylem olarak görmenin insan bağlamında çok farklı bir anlamı var. Hepimiz bir şekilde bakıyoruz; fakat çok azımız hakikati görebiliyoruz. Fotoğrafa geri dönelim. Bu fotoğrafın Kasım Asma'nın Facebook sayfasından aldık. Fotoğraf hakkındaki bilgilerin bir kısmını kendisinden aldık. Gerisini küçük bir araştırma süreciyle internetten derledik.

Yıl 1978! Yer Balıkesir Velodromu! (O vakitler Balıkesir'de velodrom var. Şimdi yok!) Fotoğraf Türkiye Pist Bisikleti Şampiyonası sırasında çekilmiş. Takım takip yarışında birinci olan İstanbul takımı birincilik kupaları ile birlikte fotoğraf çekilmişler. Takım üyeleri soldan sağa Bülent Yüksekol, Refik Diri, Kasım Asma, Tuncay Kürkçü, Cengiz Özdoğan(takım antrenörü). Bu yarışta Konya takımı ikinci olmuş, Bolu takımı da üçüncü olmuş. İstanbul'da pist bisiklet yarışı koşacak takımın olması gayet olağan, sonuçta o vakit de İstanbul Türkiye'nin en büyük şehri, Konya'yı zaten cümle âlem biliyor, Anadolu'da bisiklet sporunun lokomotifi... O zaman öyleymiş, şimdi de öyle. Çoğunuzun şaşıracağı nokta ise o dönemde Bolu'da bir bisiklet takımının olması. Biz şaşırmıyoruz, zira Bolu'daki bisiklet takımının hikâyesini biliyoruz. Türk Bisiklet Sporu sayfasında dönemin bisiklet sporunun tarihi ile ilgili paylaşımlarda bulunan İbrahim Pekcan abimizin Kasım Asma'nın Hikâyesi adlı seri yazılarından okuyup öğrendik. O yazılardan Ünal Tolun ve Saip Garipoğlu'nun çabalarıyla Bolu ilinde bisiklet sporunun nasıl sıfırdan başlatıldığını öğreniyoruz. Ne maceralar, ne maceralar... İlgili sayfadan okuyup öğreniniz.

Arka plandaki pist bisikletlerini sayabilen var mı?Matematiği güçlü olan el kaldırsın çocuğum! Biz saymaya çalıştık şöyle bir. İki elin parmak sayısına çok az kaldı. Matematiği güçlü olan biri sayarsa daha fazlası çıkabilir. Gırgırı bırakıp bisikletlerin gerçek hikâyesine gelelim. Yol bisikleti ile pist bisikleti bir babanın iki çocuğu sayılır, pist bisikletçiliğiniz gelişmemiş ise yol bisikletçiliğinizden fazla verim alamazsınız. Bunu çok iyi bilen Türk bisiklet efsanesi Ali Hüryılmaz pist bisikleti yarışlarında pist bisikleti kullanılması gerektiğinin gayet farkında. Zira pist bisikleti ile yol bisikleti birbirinden çok farklı şeyler. Sonuçta ikisi de bisiklet, ikisini de aynı bisikletçi sürüyor; ama teknikler, kurallar, donanımlar çok farklı. Feyzi Açıkalın'ın Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu Tarihi adlı kitabından öğrendiğimize göre o yıllarda pist yarışlarında yol bisikleti kullanımı yaygınmış. Niçin? Pist bisikleti olmadığı için tabii ki... Olmayınca kullanamıyorsunuz doğal olarak! Ali Hüryılmaz, o sene İtalya'dan 12 pist, 12 adet yol olmak üzere 24 bisiklet getirtmiş. O dönemde İtalya bisiklet endüstrisinin merkez üssü. Colnago'nun, Campagnolo'nun Avrupa'yı kasıp kavurduğu yıllar. 

1978 yılında Türkiye'ye yurt dışından 24 adet bisiklet getirtmek büyük başarı. "Abartıyorsun hocaaa! Altı üstü 24 tane bisiklet, bir kamyonete atsan sığar, nedir yani?" diyen arkadaşları dönemin ekonomi politikalarını, kambiyo rejimini ve dönemin gümrük mevzuatını araştırmaya davet ediyorum. 70'li yıllarda rahmetli Süleyman Demirel'in tabiriyle "50 cente muhtaç" hâlde olduğumuz için yurt dışına döviz çıkarıp oradan mal satın alıp ülkeye sokmaya çalışmak büyük suç. Döviz kaçakçısı muamelesi görüyorsunuz. Buna rağmen bireysel çabalarla yurt dışından pist bisikleti getirmeyi başarmışlar. Helâl olsun demekten başka söylenecek söz bulamıyoruz. Bisiklet sporunu yokluğun içinde nereden nereye getirmişler? Antrenmanlarda dört defa yamalanmış iç lastikleri kullanıyorlar, o vakitler paran olsa bile piyasada iç lastik bulmak ciddi mesele. Yok öyle şimdiki gibi gak deyince sponsordan bisiklet, guk deyince sponsordan karbon jant seti falan... Şimdi 83 milyon nüfuslu Türkiye'de bu kadar pist bisikleti bulabilir misiniz acaba? Günümüz Türkiye'sinde Six Day Race yahut olimpiyat koşabilecek donanımda 12 adet pist bisikleti bulabilir miyiz? Hiç sanmıyorum.

2022 Türkiye'sinde hâlâ bir velodromumuz yok. Ama yapılıyor. İnşaat hâlinde... Nasipse mart ayında Konya'da ilk olimpik standartlara sahip velodromumuza kavuşacağız. Bu projede emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Tekerlerine deve dikeni batmasın! Karbon kadroları çatlamasın! Amin! Konya Velodromu elbet bir gün açılacak. Elbet bir gün Konya Velodromu'nda pist bisikleti yarışları da yapılacak. Orada olacağız ve kaç pist bisikletimiz, kaç pist bisikletçimiz olduğunu kendi gözlerimizle görüp kendi "ellerimizle" sayacağız. Zira el ile sayabilecek kadar olacak anca!!!1978 Türkiye'sinde ne kadar pist bisikleti olduğunu gördünüz, 2022 Türkiye'sinde kaç tane olacak? Bekleyip göreceğiz. Sayı bundan az olacak demiyoruz; az olsun, bu sayede birilerini gömelim, içimiz rahatlasın da demiyoruz. Bu yazıyı kaleme almamızdaki amaç neydi? Niçin yazdık? İstiyoruz ki Konya Velodromu açıldığı vakit yüzlerce pist bisikleti ile orada hazır olabilelim. Bizim bisikletçilerimiz olimpik standartlarda inşa edilen bu velodromda olimpik standartlardaki pist bisikletleri ile antrenman yapıp yarış koşabilsin. Yumurta kapıya dayanmadan tedbirimizi alalım, teçhizatımızı hazır edelim.

Bildiğimiz kadarıyla yerli bisiklet firmalarımızdan hiçbirinin ürün gamında pist bisikleti yok. Sosyal medya üzerinden kendilerine sorduk, 2022'de pist bisikleti üretecek misiniz, dedik. Yazı yayınlandığı tarihe kadar bir yanıt alamadık. Konya Velodromu açıldığında orada kaç pist bisikleti olacak bilmiyoruz; ama orada olan pist bisikletlerinin hiçbirinin Türk fabrikalarında Türk işçileri tarafından üretilmeyeceğini biliyoruz. Mademki bir velodromumuz olacak, orada nasıl kendi bisikletçimiz ile var olacaksak yine kendi bisikletimiz ile de var olabilmeliyiz. Elin bisikletiyle velodroma girilmez! Kendi bisikletlerimiz olmalı, bizim sporcularımız ve teknisyenlerimiz tarafından velodromda test edilmeli ve uygulamadan alınan sonuçlardan hareketle daha da geliştirilmeli. 1978'de İtalya'dan bisiklet getiriyormuşuz, 2022'de kendi bisikletimize binelim.

Ne diyor Mehmet Âkif "Geçmişten adam hisse kaparmış.. Ne masal şey!/ Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/ 'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar;/ Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?..." Türk bisiklet sporunun tarihi yokluğun, yoksulluğun ve yoksunluğun tarihidir. Geçmişte böyleydi, gelecekte böyle olmasın. Konya Velodromu'nu kendi mühendislerimiz, kendi ustalarımız inşa ettiler. O velodromda kendi bisikletimizle var olalım! Türk pist bisikletçiliği geleneğine bir Türk pist bisikleti damgasını vuralım!

25 Ocak 2022 Salı

OTOMOBİLE TAPANLAR TARİKATI!!!


Modern çağda kent merkezlerinde yaşayan insanlar için otomobil bir ihtiyaç olarak kabul edilemez. Kent merkezinin her noktasına ulaşan toplu ulaşım araçları var artık. Bireysel bir motorlu araca sahip olmadan da ömrünüzün sonuna kadar rahatça yaşayabilirsiniz. Modern şehirlerde her yer toplu ulaşım ve 20 dakikalık yürüyüş mesafesindedir. Toplu ulaşım ağları şehirleri örümcek ağları gibi örmüş vaziyette. Modern bir şehirde herhangi bir toplu taşıma aracının geçmediği bir cadde bulmak neredeyse imkânsızdır. Buna rağmen şehir içi ulaşımda her açıdan daha verimsiz ve daha yavaş olan otomobilleri satın alıp şehirde kullanmaya devam ediyoruz. Peki, niçin? Çünkü bir otomobil sahibi olmamak aşağılanası bir toplumsal statü olarak kabul ediliyor. Azıcık birikim yapan bir insanın otomobil sahibi olmaması, ehliyet almaması küçümsenmesi gereken bir özellik olarak görülüyor. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritleri koro hâlinde sizi linç etmek için hazır kıta bekliyor.

Evet, şehir içi ulaşımında otomobil kadar verimsiz ve yavaş bir ulaşım aracı kalmadı artık. Eskiden olsaydı otomobil için yine verimsiz ifadesini kullanacaktık; ama eskiden otomobillere yavaş diyemezdik. Zira az sayıda otomobilin olduğu şehirlerde ulaşım açısından gayet hızlıydı otomobil. Şimdi ise şehrin her sokağı otomobiller tarafından işgal edilmiş durumdayken hızlı olabildiklerini söyleyemeyeceğiz. Zira otomobillerin şehir içi hız ortalaması artık 35 km/s!!! Şaka gibi! Ortalama form düzeyindeki bir yol bisikletçisini bile şehir içi trafikte geçmiyor artık otomobiller!!! 4 milyon nüfuslu bir şehirde 1 milyon aracın aynı anda trafiğe çıktığını bir düşünelim, yok yok düşünmeyelim, İzmir Depremi sırasında fiili olarak yaşadık bu durumu zaten biz. Sonuç? Kimse hiçbir yere gidemedi. Trafik şehrin her yerinde kilitlendi. O gün arabayla yola çıkan hiçkimse iki saatten önce evine ulaşamadı. Milyon dolarlık arabalar bir anda fiilen çöp oldu. Şoför dâhil beş kişiyi taşıyabilecek kapasitede tasarlanmış bir aracın sadece bir kişi tarafından kullanılmasını verimsiz olarak kabul etmeyecek zekâda insanlara "verimlilik" dersi vermeye ise tenezzül etmeyeceğim. Gerek yok! Otomobil, kapitalist ekonominin temel tezlerine göre bile verimsiz bir ulaşım aracıdır. Net!

Herkes otomobil satın alabilecek kadar zengin değil maalesef. Fakat bu bile otomobil satın almaya engel olamıyor. Sigortalı bir işe giren birinin yaptığı ilk iş herhangi bir bankaya gidip kredi çekerek otomobil satın almak oluyor. Bir otomobile sahip olmak için ömrünün 10 yılını bankaya ipotek eden geri zekâlılar var. Bu nasıl bir iştir anlamak mümkün değil. Ömrünün 10 yılında kıt kanaat geçinerek yaşamayı göze alıyorlar. Ne için? Otomobil için! Üç kuruş sermayeniz olmadan banka kredisi çekerek bir otomobil sahibi olduğunuz anda Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın standart müritlerinden birisi oluyorsunuz. Aynı zamanda köle gibi bankaya çalışan bir emekçi de oluyorsunuz. Eee bu da eşantiyon işte. Noldu? Beğenmediniz mi? Otomobiliniz var işte. Sevinin, hoplayın, zıplayın! Siz de bu fani dünyada otomobil sahibi olan milyarlarca şanslı insandan birisiniz artık. Finansal özgürlük mü dediniz? Amaaan ne önemi var. Sizin bir otomobiliniz var artık. Özgürlük neyinize gerek kuzum? Bas gaza aşkım bas gaza, kim tutar seni, bas gaza!!!! Ama kredi çekerek otomobil aldığın için kazancının büyük kısmına banka çöküyormuş, yolculuğunu benzinle yapacak finansal birikimin yokmuş, o yüzden gaz (LPG) almak zorunda kalıyormuşsun, ne gam!!!! Otomobilin var lan senin, otomobilin!!! Boru mu?

Çarşıya, pazara, işe, ekmek almaya otomobille gidiyorsunuz. Gün içinde hareketli olmadığınız için her geçen gün kilo alıyorsunuz. Daha şişman ve daha sağlıksız bir vücuda sahip olduğunuz için kendinizi kötü hissediyorsunuz. Daha fit bir vücuda sahip olmanız için size spor salonu üyeliği satıyorlar, denize düşen yılana sarılır misali hemen "uygun fiyatlarla" tekelleşmiş zincir spor salonlarından birinden üyelik satın alıyorsunuz. Spor salonuna otomobille gidip daha fazla yakıt tüketiyor, sporunuzu bitirdikten sonra yine fosil yakıt tüketerek otomobille eve dönüyorsunuz! Otomobille spor yapmaya gidip otomobille geri dönüyorsunuz! Böyle bir geri zekâlılık dünya tarihinde görülmüş şey değil. Oysa Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin günlük spor ritüelleri böyle! İşe gidip gelirken bisiklete binse, yahut yürüyerek işe gidip gelse spor salonuna para gömmek zorunda kalmayacak. Ama itibardan tasarruf edilir mi hiç? Ortamlarda "Fatmaanımın gızı X spor salonunda personal trainer eşliğinde spin bike binerek şu kadar zayıflamış." demenin vereceği itibarı "Fatmaanımın gızı işe bisikletle yahut yürüyerek gidip gelerek şu kadar zayıflamış." demenin itibarsızlığı karşılaştırılabilir mi hiç? Oh mon dieu!!!

Beş farklı otomobil markasına ait reklamları arka arkaya izlediğinizde beyniniz dumura uğruyor. Otomobiliniz yoksa kesinlikle bir aşağılık kompleksine giriyorsunuz. Saygınlık, seçkinlik, soyluluk vs propagandası altında kalıyorsunuz. Hele o reklamdaki otomobile sahip olan erkeklere ağzının suları akarak bakan güzel kadınlar yok mu? Ah o otomobil reklamı güzelleri ah!!!! Öyle bir aklınızı başınızdan alıyorlar ki o otomobili satın aldığınız zaman o kadınları da satın alacağınızı düşünmeye başlıyorsunuz. Tam bir Gurbetçi Bayram ve Sarı Mercedes hikâyesi gerisi... Tabii ki o otomobili aldığınızda o kadınlar size bakmayacak. Yok öyle bir şey. Sizde doğal olarak var olmayan bir şeyi (itibar, saygınlık, prestij) satın aldığınız bir nesnenin size kazandıracağını düşünecek kadar ahmak mısınız? O hâlde kesinlikle bir otomobil satın almalısınız. Gerçekten bu kadar ahmak olduğunuzu düşünüyorsanız siz de Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın en seçkin müritlerinden biri olabilirsiniz. Bir otomobil satın alarak onun size sağlayacağı saygınlığın keyfini sürebilirsiniz. Saygınlık kazanmak için endüstriyel bir ürüne ihtiyaç duyan insanın niteliksizliği üzerine ortaya atılan bütün felsefî tezleri unutun, onlar çöp! Siz ve arabanız bir harikasınız! Oh yes, oh misss...

Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim ritüellerinden biri de otomobili ile övünmektir. 35 yıllık erkeğim, bu güne kadar arabasını övmeyen erkek görmedim. Tofaş Şahin'de bile övülesi özellikler bulmayı başarabilen erkekler var. Neyse ki bu yargımı kanıtlamak zorunda değilim. Manyaklıklarını cümle âlem biliyor. Kendi çocuğunun on farklı özelliğini sayamayan babaların kendi otomobillerinin elli farklı özelliğini bir nefeste sayabilmesini hayretle izliyoruz. Şükürler olsun ki Z kuşağı gerizekâlı değil, babalarının otomobillerine kendilerinden daha fazla değer verdiğini anlayacak düzeyde zeki ve gelecekte bunun intikamını alacak kadar da adalet duygusuna sahip! Otomobiline gösterdiği özenin onda birini eşine gösterse tarihe geçecek efsanevi romantik kişiliklerden biri olması muhtemel erkeklerin insan ile endüstriyel ürün arasındaki duygusal seçimde endüstriyel ürünü tercih ediyor olması üzerine ciddi düşünmek gerekiyor. Ben ne düşünecem? Kadınlar düşünsün. Yakarsa bu dünyayı kocasının gözünde bir otomobil kadar değeri olmayan kadınlar yakar. Kocasının gözünde bir otomobil kadar değeri olmamasına rağmen hâlâ o kocayla yaşamaya devam eden kadınların acınası durumu hakkında derin felsefi, sosyolojik analizler yapardım; fakat bu yazı o gömünün mecrası değil. Onları başka bir yazıda gömeceğiz. Stockholm sendromu deyip onu da geçelim.

Otomobiller her geçen gün şehirlerde bize ayrılan alanları biraz daha daraltıyor. Şehirlerimiz otomobillerin işgâli altında. Otomobillere yer açmak için insanların yaşam alanlarından tavizler veriyoruz. Çocuklarımız için oyun alanı olması gereken sokaklarımız ve caddelerimiz otomobillerin işgâli altında. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerine göre bir şerit daha olsa trafik sorunu çözülecek. O bir şerit daha eklendiğinde bile trafik çözülmüyor, aksine iki kat artıyor. Yol yaparak trafik sorununa çözüm bulunamıyor. Satın aldığınız otomobilleri park edecek yer bulamıyorsunuz. Ücretsiz park bulmak artık hayal oldu, şehir içindeki ücretli park alanlarında bile yer bulmak imkânsız hâle geldi. Otomobilleriniz ile çarşıya gitmek tam bir işkence artık. Park yeri bulmak için 5 kilometre yol yapan otomobil sahipleri var. Hani bu otomobiller hızlıydı, hani rahat ve konforluydu? Park bulamayınca cinnet getiren otomobil sahiplerine baktıkça insanın kendisine yapabileceği zulmün boyutlarını görebiliyorum. Otomobile Tapanlar Tarikatı hâlâ otomobil sahibi olmanız için propaganda yapmaya devam ediyor. Arabayı park edecek yer yok, caddelerde otomobili bırak motosikleti park edecek yer kalmamış ama hâlâ daha fazla insanın otomobil sahibi olması teşvik ediliyor. Biz ahmaklık yaptık, bütün birikimimizi bir otomobile gömdük, siz de bizim gibi ahmaklık yapın, bütün birikiminizi bir otomobile gömün, deniyor!!! Akıl tutulması diyeceğim ama tutulabilmesi için bile bir miktar akıl olması gerekiyor.

Eskiden bütün çocuklar kendi mahallelerinde caddelerin ortasında top oynar, özgürce koşar ve eğlendirdi. Şimdi ise çocukların oyun oynadığı o caddeleri otomobiller işgal ediyor. Çocuklarınız da oyun oynamak için ücretli oyun parklarına gitmek zorunda kalıyor. Yahut telefon, tablet ve bilgisayar başında sanal oyunlarla kendilerini zehirliyorlar. Caddelerde özgürce bisiklete binip top oynayıp koşturması gereken çocuklar, Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritleri tarafından yönetilen şehirlerde otomobillere daha fazla alan açmak için yok edilen yaşam alanlarının eksikliği yüzünden her geçen gün daha da asosyal kişiliklere bürünüyorlar. Oyunsuz ve sevgisiz yetişen bu nesiller, sokak ortasında insanları samuray kılıcı ile öldürüyorlar, eşlerini çocuklarının gözünün önünde 36 yerinden bıçaklıyorlar, sokak hayvanlarına zarar veriyorlar. Şehrine, semtine, mahallesine, caddesine zerre kadar aidiyet hissetmeyen köksüz çocuklar yetişiyor. Eskiden "semtimizin çocuğu" diye bir kavram vardı, herkes tanısın ya da tanımasın semtinin çocuğuna sahip çıkardı. Şimdi "onun bunun çocuğu" diyorlar. Koskoca bir nesil, yetişkinlerin otomobil tutkusu yüzünden mahvoluyor. Ama olsun, ne kadar saygın ve itibarlı otomobilleriniz var ama değil mi? Çocuklarınız ziyan olmuş, ne önemi var. Çocuk yapmak zahmet gerektirmiyor ama otomobil öyle mi hiç?!! Otomobilin çocuktan daha değerli olduğu bir toplumun batması haktır.

Otomobillerin şehirlerimizi elimizden aldığını iddia ediyoruz. Otomobilsiz yaşamı savunanların temel tezi bu. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın temel tezi ise otomobiller için yeterli düzeyde yol olmadığına dayanıyor. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerinin tezlerinde göre her şehirde yeterli miktarda bol şeritli geniş yollar olsa trafik sorunu kalmayacak. Acaba öyle mi? İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, İzmir'de Karşıyaka-Konak arasındaki karayolu bağlantısını sağlayan Altınyol'a bir şerit daha eklenince İzmir'in trafik sorununun biteceğini iddia ediyordu. Altınyol'a o şerit eklendi. İzmir'in trafik sorunu ise hâlâ çözülemedi. Aksine artarak devam ediyor. O fazladan şerit eklenmeden önce Altınyol'u 25 dakikada geçen otomobiller, şerit eklendikten sonra 35 dakikada geçmeye başladılar. Niçin? Yol genişledi, artık trafik daha az olur diye herkes orayı kullanmaya başladı da ondan. Yol yaparak trafik sorununu çözemezsiniz. Zira yol yaparak trafik sorununun çözüldüğü görülmüş şey değil. Daha önce pek çok şehir bunu denedi, ama bugüne kadar başarılı olabileni bu fani gözlerimiz göremedi. Öyle de bu Otomobile Tapanlar Tarikatı niçin hâlâ daha geniş yollar ile otomobiller için daha geniş alanlar talep ediyorlar? Akıl olmadığı için mi? Hayır! Şehirlerde otomobillere ayrılan alanlar azalmaya başladığında otomobile olan ihtiyaç da azalacak. Böylece binlerce liralık arabalarının ekonomik değeri çöp olacak. Otomobil sanayicileri lobisi zarar edecek, ikinci el araç satanlar zarar edecek, otomobil üzerine çalışan ne kadar sektör varsa zarar edecek... İşin içinde para varsa ölünün bile diri olduğunu savunacak kalitede kapitalistlerimiz vardır. 

Otomobil satın aldığınızda sadece bir otomobil satın almıyorsunuz. Geniş bir ürün yelpazesini de satın almış oluyorsunuz, yahut ileride satın almak zorunda bırakılıyorsunuz. Petrol sadece biranın köpüğü... Yıllık bakımlar, trafik sigortası, kasko, muayene ücretleri, kış lastiği, MTV, ÖTV... Bunların tamamını birlikte düşündüğünüzde bir otomobilin yıllık maliyeti 6 bin lirayı geçiyor. Üstelik bu rakama bir yıl boyunca tükettiğiniz yakıt ücreti dâhil değil. Otomobili satın aldıktan sonra hiç binmeden garajda tutsanız bile yıllık 6 bin lira masrafı var. Şimdi durduğu yerde masraf çıkaran ve hiçbir katma değer üretmeyen bir araç düşünelim, hah işte o araca otomobil deniyor. Otomobil ve otomobil ile bağlantılı vergiler çıkarıldığında devlet bütçesinin uğrayacağı zararı bir düşünün. Bütçeye giren vergilerin neredeyse %35'i otomobil ya da otomobil ile bağlantılı vergilerdir. Bu yüzden Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın en radikal müritleri devletlerdir. Otomobil sahibi olmak devlet tarafından desteklenir, devletler vatandaşları otomobil alsın diye uygun fiyatlı krediler yaratır, otomobil satışları düşerse belli dönemlerde vergi indirimleri yapar vs. Niçin yapmasınlar? Devlet bütçesini otomobil sayesinde dolduruyorlar. Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritleri olmasa hazinede para olmayacak. Yani otomobiller olmasa tam manasıyla "La Kasa Da Para Yok!" Hangi devlet kendisi açısından bu kadar kârlı bir sektörü kaybetmek ister? Bu nedenle her devlet otomobiller için daha fazla yol yapar, daha uygun fiyatlı krediler açar, otomotiv sektörü büyüsün ve gelişsin diye akla ziyan teşvikler geliştirir. Böylece Otomobile Tapanlar Tarikatı her geçen gün daha da gelişir ve genişler.

Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritlerine şehir içi trafikte mikro hareketlilik araçlarının kullanılması gerektiğini söylediğimizde Türkiye'deki iklim şartlarının buna müsait olmadığı teziyle azarlanıyoruz. Neymiş? Türkiye kışın çok soğuk yazın da çok sıcak oluyormuş. Türkiye'nin ilkim koşulları bisiklet vb çevreci ulaşım araçlarının kullanılmasına uygun değilmiş. Haydi, Hollanda okyanus kenarında dümdüz bir ülke olduğu için orada bisiklet kültürü gelişmiş diyelim, geçelim. İsveç'e ne bahane bulacaksınız. Kuzey yarım kürede kuzey kutbuna en yakın ülkelerden biri, coğrafi olarak da inanılmaz düzeyde girintili çıkıntılı bir yapısı var. İsveç'in başkenti Stockholm'de yaz kış her gün binlerce insan işine bisikletle gidip geliyor. İsveç'in kişi başına düşen millî geliri bizim iki katımızdan birazcık fazla... Nasıl fakirler, nasıl çulsuzlar anlatamam! Araba almaya gücü yetmeyen pis faaaakir Stockholmlüler, kış mevsiminde -17 derece sıcaklıkta bile işe bisikletle gitmek zorunda kalıyorlar. Yazık ya... Çok fakirler. Acıdım şimdi onlara... Kötü bir Tofaş alacak kadar paraları yok gariplerin. Bu sene aramızda para toplayıp sevabına birkaç faakir Stockholmlüyü araba sahibi mi yapsak acep? Euro ile kazanıp Türkiye'ye tatile geldiklerinde Türk lirası ile harcayıp ülkemizde her şey dâhil krallar gibi bir ay tatil yapabilecek düzeyde faakirler bunlar. İşe bisikletle gidiyorlar işte. İtibar yok efendim, itibar! Tuvalet kâğıdı kadar saygınlıkları olsa 2 bin motorlu jeepleriyle işe gidip gelirlerdi. 2021'de dünyanın 20. ekonomisi sıralamasına gerileyen Türkiye, gavurun ürettiği arabaları satın alıp, gavurun ürettiği petrolü tüketerek yaşamaya devam ediyordu. Dolarla aldığı petrol yüzünden kaynakları tükenince de "Kahrolası dıj güjler, gelişmemizi istemiyor." diye ağlıyordu. Fıkra bu kadar, ama kimse gülmüyordu.

Türkiye'de her gün 700000 varil petrol tüketiliyor. Bu tüketimin büyük bir kısmını ithal petrolden karşılamak zorunda kalıyoruz, zira bizim petrol üretimimiz bu boyutta bir tüketimi karşılamaya yeterli değil. İthal petrol uluslararası piyasalarda dolar ile satılıyor, dolar ile alınıyor. Yani her gün 700000 varil petrol satın alabilmek için yurt dışına dolar vermek zorundayız, zira ulusal paramız ile dolar alamıyoruz. 2022'de doların düşeceğini iddia edenler, size sesleniyorum: Sadece petrol tüketiminiz bile, tek başına, dolar kaynaklarınızı tüketmeye yeter! Diğer ithalat kalemlerini saymıyorum bile... Bu kadar net bir dış açık kalemi olmasına rağmen hâlâ Türkiye'de otomobil sahibi olmak devlet tarafından özendiriliyor, ekonomi kurmaylarımız bu sene Türkiye'de şu kadar otomobil satıldı diyerek övünüyorlar. Bu sene kişi başına düşen petrol tüketimimiz şu seviyelere ulaştı diye gururlanıyoruz. Yurt dışına para göndererek fakirleşen, kendi parasıyla gavur şirketlerini zengin eden ve bununla övünen kaç ülke tanıyorsunuz? Ben bir tane tanıyorum gibi gibi... Bilin bakalım hangisi?

Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerinin lobi çalışmaları yüzünden her gün dolarla satın aldığımız ithal petrolü tüketerek daha fazla fakirleşeceğiz. İthal petrolü tükettikçe daha fazla cari açık vereceğiz, ülkemizin kıt dolar kaynakları petrol lobilerinin kasalarına akmaya devam edecek. Bir varil petrol alabilmek için bir ton domates ihraç etmek zorunda kalacağız. Kaynaklarımız artan petrol ihtiyacımızı karşılamaya yetmeyecek ve hızla tükenecek. Sonuç? Sınırlı sermaye birikimini üretim araçlarına yatırması gerekirken otomobillere ve petrole gömmüş daha fasfakir bir ülke!!! Dünyanın 10 büyük ekonomisi içinde olan pis faaaakir Hollanda'da genç-yaşlı herkes bisiklete biniyor. Ulusal itibarlarından zerre kadar bir şey kaybettiklerini görmedik, duymadık, bilmiyoruz. Dünyanın 17. büyük ekonomisi sıralamasından 20. büyük ekonomisi sıralamasına gerileyen Türkiye'de asgarî ücretliler bile ekmek almaya 1600 cc motorlu arabalarıyla gidiyor. Otomobil sahibi olmayan erkeğe kız verilmiyor. Neden? Otomobil sahibi olmayan bir erkeğin itibarsız olduğu algısı yüzünden... Elin ürettiği otomobile binip elin sattığı petrolü tüketiyoruz. Böyle bir israf dünya tarihinde görülmedi. Ama nasıl itibarlıyız; ama nasıl saygınız, anlatamam!!!

Akaryakıt istasyonlarında satın alınacak benzin bulamayınca göreceğim ben sizin otomobil kaynaklı itibarınızı!!!! İngiltere'de benzin yokluğu dünyaca ünlü futbolcuları bile it gibi benzin kuyruğunda bekletti. Sizi de bekletecek. Houston bir cisim yaklaşıyor!!!! Almanya'da bir litre benzin 1.6 Euro bandında satılıyor. Türk lirası ile 24₺! (2022 Ocak rakamlarına göre.) Türkiye şu anda dünyanın en ucuz benzinini kullanıyor. Petrol fiyatları devlet tarafından sübvanse ediliyor, devlet petrol ve doğalgazı zararına satıyor. Öyle olmasa 2022 koşullarında bu fiyatlardan benzin satın almamız imkânsız gibi bir şey. (Türkiye ekonomisinde petrol fiyatlarının enflasyon üzerindeki etkisi çok yüksek. Benzinde bir liralık artış enflasyona üç puan ekliyor.) Yarın devlet bu fiyatları sübvanse edemez duruma düştüğünde siz de benzin satın alamaz hâle geleceksiniz. O gün milyon dolarlık otomobilleriniz çöp olacak. Herkes bu günü yazar, biz geleceği yazıyoruz. Bu paragrafı bir yere not düşün. İki yıl içinde benzin alamayacaksınız, benzin alacak paranız olsa bile akaryakıt istasyonlarında benzin bulamayacaksınız. İşte tam olarak o zaman Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritlerinin vaveylaları arş-ı âlâyı inletecek, gözyaşları sel olup Fırat Nehri'nin debisiyle yarışacak. Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin gözyaşlarının önüne çekilen setlerden yapılan barajlardan üretilen elektrik sayesinde elektrikli otomobil piyasası sübvanse edilecek. (!) Son iki cümleyi not düşmeyin tarihe, şair burada abartma sanatının en güzide örneklerinden birini sunmak istemiştir belki de...

Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin en temel tezlerinden biri de otomobilin çağdaş bir ihtiyaç olduğuna yönelik akıl ve bilim dışı tezdir. Her gün yüzlerce kilometre yapmak zorunda olan bir iş ya da mesleğiniz yoksa otomobil nasıl bir ihtiyaç olabiliyor, biz anlayamıyoruz. "Sade vatandaş" için otomobil nasıl bir ihtiyaç? İşten eve, evden işe gidip gelen, bütün hayatı bu daire içinde devam eden "sade vatandaş" için otomobil nasıl ihtiyaç olabilir? Yapılan bütün istatistik çalışmalarında otomobille seyahat etmesini gerektiren biri işi olmayan "sade vatandaş"ın bir yılda hususî otomobilleriyle ortalama 6-8 bin km arasında bir yol yaptığı belirtiliyor. Bir yıl içinde hepi topu 6-8 bin km arasında yol yapan bir insan için otomobil nasıl ihtiyaç kategorisine giriyor? Telefondaki adım sayar ölçümüyle dahi bir yılda yürüyerek bu kadar kilometre yapabilen insanlar tanıyorum. Vatandaş yürüdüğü kadar otomobile binmiyor; ama otomobil onun için bir ihtiyaç kabul ediliyor, yahut o otomobili bir ihtiyaç olarak kabul ediyor. İstatistik rakamlar inkâr edilemeyecek düzeyde açık ve net. Otomobil ülke nüfusunun büyük bir kısmı için ihtiyaç falan değildir. Lüks tüketim malıdır. Peki, otomobil gibi bir ihtiyacı olmamasına rağmen bu lüks tüketim aracını kullanabilmek için ne üretmiştir? Üretimde izi olmayan bireyin nasıl tüketim hakkı olabilir? 

Otomobile Tapanlar Tarikatı müritlerinin en temel tezlerinden biri de otomobil sahipleri sayısının toplam nüfusa oranının yüksek olmasının bir ülkenin en önemli gelişmişlik göstergesi olarak kabul edilmesidir. Bir ülkede otomobil sahibi olan vatandaşların sayısı ne kadar yüksek olursa o ülke o kadar gelişmiş bir ülke olarak kabul ediliyor. Otomobil olmadan büyük ve saygın bir ülke kurulamayacağını iddia ediyorlar. Peki, niçin? Bir ülkenin gelişmiş bir ülke olup olmadığını ölçmek için otomobili bir ölçüt olarak almak ne kadar akılcı ve bilimseldir? Hollanda gelişmiş bir ülkedir, orada başbakan dâhil bütün devlet yöneticileri, kraliyet ailesi mensupları bile bisiklete biniyor. Mecbur olmadıkça otomobile binmiyorlar. Hollanda'da sade vatandaş için otomobil kadar gereksiz bir ulaşım aracı yoktur. Hollanda'da sade vatandaş işe, okula, çarşıya, pazara, alışveriş merkezine bisikletle gidiyor. Nüfusun büyük kısmı otomobil sahibi olmadığı için Hollanda'yı geri kalmış bir ülke olarak mı kabul etmeliyiz? Saçmalamayın. Konya kadar yüz ölçümü olan bir ülke bütün dünyaya tarımsal ve hayvansal gıda ürünleri satıyor. Bu kadar küçük yüzölçümü ile kendi kendisini doyurduğu yetmiyormuş gibi dünyayı da doyuruyor.

Otomobilin olmadığı dönemde de kıtalararası imparatorluklar vardı. Otomobil olmadan dünyanın bir ucundan öteki ucuna giden seyyahlar vardı, seyyahları bırakın binlerce kişilik ordularını motorlu bir araç kullanmadan bir kıtadan başka kıtaya sevk ve idare edebilen devletler vardı. At ve kadırgaya binerek üç kıta beş denizi fethetmiş ve sadece at ve kadırgaya binerek buraları yıllarca huzur içinde yönetmiş bir imparatorluk geleneğinin torunları otomobil olmadan yaşayamayacaklarını düşünüyor. Üç kıta ve beş denize hâkim olan ataları, bindikleri at ve kadırgaları haralarda ve tersanelerde bizzat kendileri üretiyordu. Ata ve kadırgaya binerek üç kıta ve beş denize hükmeden ataların torunları ise günümüzde otomobil üretemiyor. Üretmeye çalıştıkları yerli ve millî otomobilde yerlilik oranı %70 civarlarında geziyor. O derecede yerli ve millî işte. Otomobili bırakalım, bisiklet üretemiyorlar, Uzak Doğu'daki tedarikçiler yedek parça yollamasa bisiklet fabrikaları bir hafta içinde kapanır. Bir bisikleti bir A'dan Z'ye yerli ve millî üretim imkânlarıyla üretmeyi beceremeyen bir ülkeyiz. Ama otomobil sahibi olamazsak itibarımızı yitireceğimizi düşünüyoruz. En büyük itibarsızlık bindiğin aracı kendi ülkende üretememektir. Elin arabasıyla gerdeğe gidilmez! En büyük itibarsızlık budur!

İşin bir de ideolojik boyutu var ki orası tam manasıyla bir kara komedi, hatta vodvil! Bizim hoca bina okur, döner döner bir daha okur! Yahut dervişin fikri ile zikri arasındaki muazzam farkın ironisi diyelim. O da olmadı teori ile pratik arasındaki inanılmaz çelişki deriz. O da tutmazsa iman ve amel arasındaki tezata da bağlayabiliriz. Gırgırı burada bırakıyoruz, esasa geliyoruz. Emperyalist-kapitalistlerin ürettiği otomobillere biniyoruz, hatta o otomobilleri satın alabilmek için kapitalist bankalardan yüksek faizlerle kredi çekip uzun yıllar boyunca köle gibi bankalara çalışıyoruz; ama nasıl solcuyuz, ama nasıl komünistiz, nasıl ilericiyiz, anlatamam! Allahsız kitapsız ateistlerin yahut Allahlı kitaplı kâfirlerin ürettiği otomobilleri satın alıp onlara biniyoruz, hatta o otomobilleri satın alabilmek için İslâm dininin kesin hükümle yasakladığı faizle kredi çekiyoruz; ama nasıl Müslümanız, anlatamam. Başka milletlerin işçilerinin ürettiği otomobilleri satın alıyoruz, satın alırken de binerken de bir itibar kazanıyoruz, onlara sahip olmakla bir gurur duyuyoruz, bir övünüyoruz; ama nasıl milliyetçiyiz, anlatamam! İdeolojiler değişiyor, sınıflar değişiyor, dinler ve mezhepler değişiyor ama Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın müritlerinin sosyolojik temayülleri zerre kadar değişmiyor. Değişmeyen tek şey bir otomobile sahip olmanın verdiği gurur, onur, itibar ve saygınlık!!!

SONUÇ

Biz ne dersek diyelim, hangi tezi ortaya koyarsak koyalım Otomobile Tapanlar Tarikatı'nın kadim müritlerinin bilincinde otomobilsiz bir yaşam için tek bir kıvılcım dahi yaratamayacağız. Umutsuzluk mu? Hayır! Tam aksine gerçekçiliktir bu. Otomobile dayanan bir hayatın propagandasını yapan kişi, kurum ve medya araçları ile otomobilsiz bir hayatın propagandasını yapan kişi, kurum ve medya araçlarının oranlarını incelediğimizde umutlu olmak için mantıklı bir sebep bulamıyoruz. İnsanlar bütün dünyada otomobilsiz şehirlerin hayalini kuruyor; ama bir kişi bile otomobilsiz bir hayata fiili olarak nasıl geçilebileceğine yönelik pratik bir çözüm yolu üretmiyor. Kuru bir tartışmanın ötesine geçebilmek için kurtarılmış bölgelerimizin (Kopenhag, Stockholm vb.) dışına çıkıp tüm dünyada fiili olarak otomobilsiz yaşamı savunmalıyız. Yoksa tam kazanıyoruz derken mücadeleyi elektrikli otomobillere kaybedeceğiz.

22 Kasım 2021 Pazartesi

TÜRKİYE BİSİKLET FEDERASYONU'NUN YENİ YÖNETİMİNE TAVSİYELER!


1. Yapılacak ilk iş olarak MEB ile ortak bir proje geliştirerek en geç 2022 Şubat tatiline yetiştirilmek üzere ortaokul ve lise düzeyinde eğitim veren öğretmenler için antrenörlük kursları açılmalı. Birinci kademe belgesi olanlar için ikinci kademe, hiç belgesi olmayanlar için birinci kademe antrenörlük kursları açılmalı. Kursu bitirip yardımcı antrenör ve antrenör belgesi alan öğretmenlerin halk eğitim merkezleri kapsamında bisiklet eğitimleri vermeye başlaması sağlanmalı. Uygun olan okullarda ise ders dışı egzersiz çalışmaları kapsamında bisiklet kursları açılmalı. Antrenörlük belgesi olan öğretmenlerin bulunduğu okullara roller ve bisiklet yardımı yapılmalı. Bu kurslarda yetiştirilen bisikletçiler "okul sporları federasyonu" kapsamında düzenlenecek bisiklet yarışlarında yarıştırılarak test edilmeli, bunların arasından belirlenecek yetenekli çocuklar millî takım antrenörleri tarafından yıldız B ve yıldız A millî takıma alınmalıdır.

2. "İşe yaramaz master sporcular"ın işe yaramazlığına yönelik tüm gerekçeler ortadan kaldırılmalı. Master sporcuların antrenör olması teşvik edilmelidir. Bunlar bisiklet sporuna emek ve gönül vermiş insanlardır. Onları işe yaramaz olmakla suçlamak büyük bir ayıptı. Bu ayıp derhâl yeni yönetim tarafından ortadan kaldırılmalıdır. Yıllarca sele ağrısı çekmiş, forma terletmiş, bu spora tutku ile bağlanmış bu insanlara karşı bisiklet federasyonu borçludur. Bu borç derhâl ödenmelidir.

3. Paralı yarış (gran fondo) düzeni derhâl sonlandırılmalıdır. Bisikletçileri müşteri hâline getiren bu sistem ya tamamen kaldırılmalı ya da gelirlerinin tamamının alt yapıdan sporcu yetiştiren kulüplere âdil bir biçimde paylaştırıldığı yeni bir sistem oluşturulmalıdır. Gran fondolardan kesilen federasyon harcı derhâl kaldırılmalıdır. Kaldırılmayacaksa bu harç da âdil bir paylaşım sistemi ile alt yapıdan sporcu yetiştiren kulüplere malzeme desteği olarak verilmelidir. Hangi gran fondodan ne kadar gelir elde edildiği ve bu gelirin hangi takımlara malzeme desteği olarak dağıtıldığı şeffaf bir şekilde bisiklet kamuoyuna ibraz edilmelidir.

4. Bisiklet sporuna verilen bütçe bisiklet sporcusu lehine harcanmalıdır. Birkaç organizasyon şirketi ve bisiklet turizmi şirketini federasyon desteği ile büyütmek için değil sporcu sayısını arttırmak için kullanılmalıdır. Âdil bir seçimle belirlenen bisiklet sporcularına aylık düzenli ödemeler yapılmalıdır. Aç ayı oynamaz, aç bisikletçi yarış koşamaz. Geleceği olmayan bir spor için kimse hayatını tehlikeye atmaz. Sporu bıraktıkları vakit bu sporcular ne olacak? Bisiklet sporcularının geleceği için nasıl bir planlama yapılmaktadır?

5. Bisikletçisine bisiklet verebilmeyi bir yana bırakalım iç lastik veremeyen takımlarımız var. Belediyeler ve şirketler desteğini çekse bir ay daha dayanamazlar. Ciddi miktarda malzeme sıkıntısı var. Yedek parça ve bisiklet fiyatları uçmuş durumda. En ucuz roller 1250 lira. En ucuz trainer 1500 lira. En ucuz iç lastik 45 lira. Yılda 20 bin km yapması gereken bu sporcu hangi malzeme ile antrenman yapacak? Hangi malzeme ile yarış koşacak düzeye gelecek? Sözgelimi velodrom inşaatı bittiğinde hangi bisiklet ile veledoromda yarış koşacak bu bisikletçiler? Track bike üreten bir tane üretici firmanız yok. Yarış koşacak seviyede bir track bike 30 bin liradan başlıyor. 70'li yıllardaki gibi velodromda yol bisikleti ile yarış düzenleyip dünyayı üstümüze güldürecek misiniz?

5. Eski federasyon döneminde bile iki elin parmaklarını geçecek sayıda bisiklet sporcusu yetiştirip ulusal ve uluslararası yarışlarda başarılar kazanan antrenörlerimiz var. Eski dönemde başarılı olmuş hocalar sırf diğer yönetimi desteklediler diye dışlanacak mı? Yoksa hep birlikte kucaklaşma gerçekleşecek mi? Ülkedeki bisiklet takımı sayısı belli. Bir takım daha açabilmek için kırk takla atıyoruz. Bisiklet takımı açmaya niyetlenen şehirler ikinci kademe antrenörlük belgesi olan antrenör bulamıyor. Bu yoklukta kimseyi küstürme gibi bir şansımız yoktur. Eski yönetimi desteklemiş antrenör ve takımlar dışlanmamalı, verilecek tüm desteklerden âdil oranlarda faydalandırılmalıdır. Millî takım antrenörleri belirlenirken sizin adamımız bizim adamımız kriteri değil "ehliyet ve liyakat" gözetilmelidir.

6. Farkında mısınız, bilmiyorum; fakat bu sporun bir sporcu seçme ve yetiştirme sistemi yoktur. Allah'a emanet sporcu yetiştiriyoruz. Emmimim oğlu, dayımın kızı ve bir de bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda idealist antrenör sayesinde çocuklar bu spora başlıyor. Planlama yok, proje yok, ülke çapında ortaokuldan başlayan bir sporcu seçme sistemi yok, bunlar olmayınca dolayısıyla geniş bir sporcu havuzu da yok. Bir yıl içinde alt yapıdan bisikletçi yetiştiren antrenörlerin görüş ve önerileri dikkate alınarak şeffaf ve âdil bir sporcu seçme ve yetiştirme sistemi geliştirilip bisiklet kamuoyuna açıklanmalıdır.

7. Bir önceki federasyon yönetimi trafikte antrenman yaparken alkollü bir sürücü tarafından katledilen lisanslı sporcusuna bile sahip çıkmamıştır. Yetmemiş adalet isteyen ailesine "Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" diyerek ailenin adaletin yerini bulması için başlattığı kampanyayı baltalamıştır. Federasyon tarafından sahip çıkılmayacağını bile bile hangi aile çocuğunu bu spora başlatır? Federasyon burada inisiyatif almalı, trafikte antrenman yaparken öldürülen sporcularına sahip çıkmalıdır. Ailelere hukukî destek verilmeli, davalara bisiklet sporunun temsilcisi olarak müdahil olmalı, öldürülen bisikletçilerin hesabı katillerinden sorulmalıdır.

8. Antrenörlük kursları sadece yeni seçilen yönetimin adamlarına mı verilecek, yoksa herkesi kapsayıcı bir planlama yapılacak mı? Bir önceki yönetim döneminde kendilerine yakın takımların bulunduğu şehirlerde antrenörlük kursları açıldı. Bu antrenörlük kurslarında yetiştirilen hocaların da büyük çoğunluğu sporcu yetiştirmedi, yetiştirmiyor. Antrenörlük belgesi alalım, dursun, ileride lâzım olurcular çoğunlukta. Antrenörlük belgesi verilen herkesin takibi yapılmalıdır. Belgeyi aldıktan sonra takım çalıştırmayan, tek bir bisikletçi yetiştirmeyen antrenörlerin belgeleri iptal edilmelidir. Tek bir bisikletçi bile olsa bisikletçi yetiştiren antrenör de federasyon tarafından desteklenmelidir.

9. Yeni bisiklet federasyonu yönetimi bisiklet sporcularına verilen harcırahlarda arttırıma gidilecek mi? Harcırahlar ne oranda arttırılacak? Son beş yılda artan enflasyon yüzünden verilen harcırahlar eridi. Eskiden bir yıl yarış koşan bir bisikletçi, aldığı harcırah paraları ile sıfır bisiklet alabiliyordu. Bu şekilde bisiklet sporunun malzeme maliyetini karşılayabiliyordu. 2022'de bir sene boyunca bütün yarışlara katılıp kazasız belasız bitiren bir bisiklet sporcusu, almaya hak kazandığı harcırah paraları ile jant seti bile alamaz. O kadar az yarış düzenleniyor ki profesyonel bisikletçiler bile yılda 10 yarış (gran fondolar hariç) koşamıyor.

10. Ortaokul ve lise düzeyindeki öğrenciler için okul sporları federasyonu işbirliğiyle bölgesel yarışlar düzenlenecek mi? Türkiye'de bisikletin tarihini incelediğimizde bisikletin yükselişe geçtiği dönemlerin tamamında sporcu yetiştirme işlerinin okullara kadar indirildiğini görüyoruz. Ortaokul ve lise düzeyinde mahallî yarışlarda keşfedilen yetenekler Türkiye'nin bisiklet şampiyonları oldular. Bugün okullara gidip sporcu seçmesi yapan birkaç idealist antrenör dışında bu işi yapan kimse kalmadı. Türkiye Bisiklet Federasyonu, Okul Sporları Federasyonu ile işbirliği yapmalı. Okullarda bisiklet takımlarının kurulması teşvik edilmeli, takım kuran okullara bisiklet ve malzeme desteği verilmelidir.

11. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu, Türkiye Bisiklet Federasyonu'nun bütçesinin büyük bir bölümünü tüketiyor. Daha az maliyetle aynı kalitede bir turun yapılabilirliği araştırılmalıdır. Mümkünse daha az maliyetle tur yapılmalı, artan para bisiklet sporcularına harcanmalıdır. Emin Müftüoğlu'nun bir önceki başkanlığı döneminde yapılan planlama ile velodromu olmayan ülkeden Avrupa pist şampiyonu çıkarmayı başardık. Daha iyisini de yapabiliriz. Sadece federasyon bütçesini daha verimli bir şekilde yöneterek az parayla daha çok iş yapabiliriz. Dış politikada mütekabiliyet esastır. Bizi kendi ülkelerinin turlarına davet etmeyen ülkelerin takımlarını bir hafta boyunca ülkemizin en lüks otellerinde krallar gibi ağırlıyoruz. Onlar ise ülkelerindeki 2.1 kategorideki yarışlara bile bizi davet etmiyorlar. Burada bir yanlışlık olmalı. Kendi kaynaklarımızla başka ülkelerin takımlarını finanse ediyoruz.

12. Türkiye'de bisiklet sporu kariyer basamaklarını oluşturmamıştır. 70'li yıllarda bisiklet sporunun zirvesinde olanların da bugün elit kategorideki millî sporcuların da kafasında tek bir soru işareti vardır: Bisiklet kariyerim bitince ne olacağım? Kısacası buna "geçim derdi" diyoruz. Türkiye'de bisiklet sporunun bir geleceği yok. Neden? Çünkü bisiklet sporu kendi ekonomisini yaratamadı, kendi piyasasını kuramadı. Bugün elit düzeyde bu sporu yapan bir bisikletçi yılda 40 bin ila 60 bin lira arasında değişen bir para kazanıyor. Asgarî ücretle bir yerde çalışıyor olsaydı yılda 35 bin lira kazanacaktı. Üstelik hayatını tehlikeye atmadan... Yılda 40 bin lira kazandırdığınız birinin yarışta 85 km/s hızla yokuş aşağı inmesini bekleyeceksiniz. Ne için hayatını tehlikeye atsın? Günümüzün enflasyon rakamları ile çöp olmuş 40 bin için mi? Beyler biraz gerçekçi olun lütfen. Bisiklet bir tutkudur, yaşam tarzıdır vs vs... Bunlar kuru laf... İçi boş propaganda cümleleri bunlar. Bu günden başlayarak bisikleti 20 yıl içinde endüstriyel bir spor hâline getirecek planlama yapılmalıdır. Bu yapılmazsa yetiştirdiğimiz sporcular 35 yaşında işsiz güçsüz insanlar olarak ortada kalırlar. Onları işsiz güçsüz ortada bırakan bir spora da kimse yönelmez.

13. Bisiklet sporu kahramanını arıyor. Bize bir kahraman lâzım. Filenin Sultanları, 12 Dev Adam gibi bir efsane yaratmak zorundayız. Yoksa bisiklet popüler bir spor olamayacak. Günümüz kültürü postmodern kitle kültürüdür. Beğenin ya da beğenmeyin piyasa bu. Medyatik kahramanlar aracılığıyla bir sporu popüler hâle getirebilirsiniz, inandırıcı bir başarı hikâyesine ihtiyacınız var. Sözgelimi bisikletin anıtsal yarışlarından biri olan Paris-Roubaix'i kazanan bir Türk bisikletçiye ihtiyacınız olacak. Pantani'niz olacak, Hinault'nuz olacak, Quintana'nız olacak, Bernal'iniz olacak, Sagan'ınız olacak veeee sıkı durun Armstrong'unuz olacak! Başka bir yazıda ele alacağım; ama bizim de bir Armstrong'umuz olmalı, o zaman ayrıntılı olarak açıklamasını yapacağım.

14. Konya Velodromu biter bitmez derhâl "Six Day Race" benzeri bir yarış düzenlenmeli. Kış sezonunda yarış koşma fırsatı bulamayan bisiklet sporcuları burada yarıştılarak yeni sezona hazırlanmalı. Velodrom yarışları tam anlamıyla bir adrenalin pompasıdır. Bisiklet sporuyla uzaktan yakından alakası olmayan yurttaşlarımız üç saat ekran başına geçip bir yol bisikleti yarışı izlemez. Ancak velodrom yarışları kısa sürelerde yüksek hızlarda çıkılan yarışlardır, heyecan doruktadır ve seyir zevki tarif edilemez. Six Day Race benzeri gelenek yaratan bir yarış yaratılabilirse bu yarışın yaratacağı popüler iklim her bağlamda değerlendirilebilir. Ayrıca yarışlar federasyonun resmî YouTube hesabı üzerinden canlı olarak yayınlanmalı. İzlenme oranları para kazandıracak bir seviyeye ulaştığında yarışların yayın hakları satılarak federasyon bütçesine ek gelir kaydedilmelidir. Bu gelir yine bisiklet sporcularına harcanmalıdır.

15. Ayrıca para harcayan değil para kazanan bir federasyonun mali yapısını inşa etmenin yolları araştırılmalıdır. Sürdürülebilir bir bütçe planlamasına gidilmelidir. Sadece Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın verdiği bütçe ile yetinilmemeli. Gelir getiren yatırımlarla bütçeye katkı sunulmalı. Sözgelimi bir bisiklet gazetesi çıkarılabilir. Tur gazetesi deneyimimiz var. Bunu çok küçük bir bütçe ile aylık yayınlanan bir bisiklet gazetesi hâline getirmek mümkün. Bisiklet tutkunlarının bu yayına abone olması sağlanarak federasyon bütçesine şeffaf biçimde düzenli gelir getiren bir kalem yaratılabilir. Türkiye Bisiklet Federasyonu'nun bir YouTube hesabı yok. Varsa da etkin işletilmiyor. Ya da beni o mecrada da engellemişler, göremiyorum. Birkaç gencin gönüllü emeği ile bu hesap canlandırılabilir. Biz de saçma sapan YouTuberlardan Türkiye'de yapılan yarışları takip etmek zorunda kalmayız. Oradan da bir miktar gelir elde edilebilir. İnternet sitesi üzerinden federasyon forması satışa sunulabilir. Böyle bir formayı tasarlamak için gönüllü tasarımcı bulmak çok da zor olmayacaktır. Zira endüstriyel tasarımcı olan pek çok bisikletçi tanıyorum ben. Sporcu için harcanacak bir bütçenin yaratılması için dayanışma göstereceklerdir. Bütçeyi abuk sabuk yerlere harcamak yerine şeffaf bir biçimde bisiklet sporcusunun lehine harcamaya başlarsanız kimler hangi konularda özveride bulunacak, şaşıracaksınız. Yeter ki verdiğimiz emeğin ve sunduğumuz katkının çarçur edilmeyeceğini bilelim.

Türkiye Bisiklet Federasyonu'na yeni yönetim seçilmiş, mazbatasını alıp göreve başlamış. Kurullar belirlenmiş ve çalışmaya başlamış. Hayırlı uğurlu olsun. Eski yönetimin yaptığı hataların yeni yönetim tarafından tekrarlanmamasını diliyorum. Önceki dönemde "sizinkiler" bütün işleri yürütürken yeni dönemde "bizimkiler" anlayışı hâkim olmasın. Bütün görevlendirmeler "ehliyet ve liyakat" esaslarına göre verilsin. Umuyorum dört yılın sonunda Türkiye Şampiyonası koşan elit sporcu sayımız dört haneli rakamları bulur, bisiklet sporu Türkiye'de hak ettiği yere gelir, Türk Bisiklet Sporu dünyada hak ettiği yeri bulur. Şimdilik sadece umut edebiliyoruz. Zira elimizden sadece bu geliyor.

9 Ekim 2021 Cumartesi

MEB OKULLARINDA ZORUNLU BİSİKLET EĞİTİMİ DERSİ VERİLSİN!!!


Sadece 2021'in nisan ayında ulusal basına yansıyan haberlere bakarak bir sonuç çıkaracak olursak nisan ayında bisiklet kazalarında 5 çocuğumuzu kaybettik. Diğer aylarda da durum bundan farklı değil. Bu çocukların tamamı trafikte bisiklet kullanırken kaza geçirerek hayatlarını kaybettiler. İçişleri Bakanlığı bu konudaki istatistikleri paylaşmadığı için net rakamlar nedir bilemiyoruz. Ülke ve yıl genelini düşünecek olursak rakamların bizim tahminimizden çok daha yüksek çıkacağını öngörebiliriz. Her geçen gün birkaç çocuğumuzu daha bisikletli trafik kazalarında kaybetmeye devam ediyoruz, eğer bir çözüm bulmazsak gelecekte de bu çocuklarımızı bisikletli trafik kazalarında kaybetmeye devam edeceğiz.


Çocuklarımızın büyük bir çoğunluğu okula servis ile gidip geliyor. Sadece çok küçük bir kısmı okula bisikletle gidip geliyor. Bu küçük kısım bile her gün bisikletleriyle çeşitli trafik kazalarına karışıyor. Son iki ayda, okulların da açılmasıyla birlikte okula gidip gelirken trafik kazası geçirerek yaralanan ve hayatını kaybeden çocuklarımızın sayısında inanılmaz bir artışın olduğunu görüyoruz. Bisiklet gruplarının sosyal medya gruplarında her gün bisikletiyle kazaya karışan başka bir çocuğumuzun hikâyesiyle karşılaşıyoruz. Her yeni haber ciğerimizden bir parçayı söküyor. Artan fiyatlar yüzünden pek çok aile geçim sıkıntısına düştü. Derinleşen ekonomik krizle birlikte birçok aile akıl almaz okul servisi ücretlerini ödeyemez hâle gelecek. Bu da daha fazla çocuğun yaya yahut bisikletli olarak trafiğe katılması anlamına geliyor. Her geçen gün daha fazla çocuk okula bisikletle gidip gelmeye başlayacak. Maalesef her geçen gün okula bisikletle gidip gelirken kaza geçirip yaralanan ve hayatını kaybeden çocuklarımızın haberlerini okuyacağız. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Trafikte bisiklet kullanımı konusunda hiçbir eğitimi olmayan ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki çocuklarımızı, bisikletleriyle birlikte büyük şehirlerin kaotik trafiğine salacağız. İddia ediyorum: Süreç böyle devam ederse  bir yılda bisiklet kazalarında kurban verdiğimiz bisikletli çocuklarımızın sayısı korona virüsüne kurban verdiğimiz çocuklarımızın sayısından fazla olacak!!!!

Çocukların bisikletli trafik kazalarında ölmesini tamamen engelleyemeyiz. Ancak basit ve akılcı önlemlerle ölüm oranlarını düşürmek bizim elimizdedir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da önemli düzeyde eğitim eksikliğimiz var. Çocuklarına okullarda zorunlu bisiklet eğitimi vermeyen bir ülkenin bisikletli çocuk ölümlerinde bu seviyede olmasını yadırgamamak gerekiyor. Hiçbir eğitim vermeden bisikletin üzerine bindirdiğimiz çocuklarımızın bisikletli trafik kazalarında ölmesinden daha doğal ne olabilir ki? Akıl ve bilim dışı informal eğitim ortamlarında bisiklete binmeyi öğrenen bu çocukların hiçbir suçu yok. Onları ölüme gönderen yetişkinler asıl suçludur ve bu konuda mutlak sorumluluk sahibidir.

Peki, bizim çocuklarımız bisiklete binmeyi nasıl öğreniyor? Aile bireylerinden öğreniyorlar, mahalledeki arkadaşlarından öğreniyorlar, kendi kendilerine öğreniyorlar, kerameti kendinden menkul bisiklet topluluklarının aktivistlerinden (!) öğreniyorlar. Kısacası belirli bir plan ve programa dayanamayan rastgele hazırlanmış bir eğitim süreciyle Allah'a emanet bir biçimde bisiklet sürmeyi öğreniyorlar. Bisiklet sürmeyi öğrenirken düşüp yaralanıyor, sakatlanıyor hatta hatta ölüyorlar. Devlet denetiminden uzak sözümona "sivil" ortamlarda bisiklet sürmeyi öğreniyorlar. Parça pincik, yarım yamalak, el yordamıyla verilen bir eğitim... Ne kadar eğitim denilebilirse o kadar işte.

Devlet denetiminden uzak bir eğitim güvenilir olamaz. Hiçbir plan ve programa dayanamayan, akıl ve bilimden uzak kimseler tarafından örgütlenmiş eğitim ortamlarında verilecek bisiklet eğitimlerinin hiçbir yararı olmaz. Bisiklet konusunda bir eğitim verilecekse bu eğitimi ancak ve ancak MEB'e bağlı devlet okulları ve MEB denetimindeki özel okullar ile Türkiye Bisiklet Federasyonu verebilir. MEB de Türkiye Bisiklet Federasyonu da "bisiklet eğitimi" konusunda sorumluluktan kaçıyor, kafasını kuma gömüyor. Çocuklarımıza bisiklet eğitimi verilecekse bunu ancak ve ancak bu iki kurum verebilir. Fakat ikisi de çocuklara bisiklet eğitimi verme konusunda isteksiz. Doğa boşluk kabul etmez, etmiyor. Bu iki kurumun yarattığı bisiklet eğitimi boşluğunu hiçbir belgesi olmayan, devlet denetiminden uzak şifahi bisiklet eğitmenleri dolduruyor. Fenni sünnetçiye çocuğunu teslim etmeyenler fenni bisiklet eğitmenlerine çocuklarını teslim etmek zorunda bırakılıyor. Zira Türkiye'de devlet kurumları bisiklet eğitimi vermiyor.

Türk milletinin genel bir eğilimi vardır ve bin yıl geçse de bu eğilimi ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır. Türk milleti icat çıkarmayı hiç sevmez ve bir yenilik yapılacaksa bunu devletin yapmasını bekler. Kendi başına bir yenilik yapmaya yeltenmez. Türk milleti her şeyi devletten bekler. Kimilerine göre bu çok yanlış bir eğilimdir; fakat şunu da unutmamak gerekir ki yüzyılların bilgeliğinden süzülerek olgunlaşmış bir eğilimdir. Devlet demek anayasal güvence demektir, devlet demek kanunlar çerçevesinde tanımlanmış hak ve sorumluluklar demektir, devlet demek güvenilirlik demektir. Devlet bisiklet eğitimi vermeye başlarsa yukarıda anlattığımız bütün saygın sıfatları da bisiklet eğitiminin içinde eritecektir. Devletin verdiği bisiklet eğitimi anayasal güvence altında olacak, kanunlar çerçevesinde tanımlanmış hak ve sorumlulukları içerecek, güvenilir olacaktır. Bisiklet eğitimi, kime hizmet ettiği belli olmayan STK görünümlü ideolojik beyin yıkama aygıtlarının ve denetimsiz, donanımsız bisiklet topluluklarının eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Çocuklarımızı bunların insafına bırakamayız. Derhâl devlet eliyle, devlet denetiminde bisiklet eğitimi verilmesinin yolunu açacak yasal mevzuat çıkarılmalı, hızla uygulamaya geçirilmelidir.

Aklımızın erdiğince yapılması gerekenleri madde madde sıralayacağız. Tabii ki bunların dışında da yapılması gerekenler vardır. Okurlarımız bu önerilerini yorumlarda ifade edebilirler. Böylece bizler de farklı fikirlerle yazımızdaki önerileri geliştirebiliriz.

1. MEB ile Türkiye Bisiklet Federasyonu arasında bir eğitim ortaklığı kurulmalı. İki yıl içinde her okulda en az bir tane olacak şekilde bisiklet eğitimi verebilecek düzeyde antrenörlük bilgisine sahip öğretmen yetiştirilmeli. MEB ile Türkiye Bisiklet Federasyonu tarafından yürütülecek ortak eğitim projesiyle  öğretmenlerin hizmetiçi eğitimleri kapsamında yapılacak bisiklet antrenörlük kurslarıyla her okulda en az bir bisiklet antrenörünün olması sağlanacak. Öğretmenlerin hizmetiçi eğitimleri kapsamında bisiklet eğiticiliği de eklenmeli. Eğitici eğitimleri, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü çatısı altında merkezi olarak  verilmeli, eğiticiler yerellerde öğretmenleri eğiterek bisiklet eğitiminin yaygınlaştırılmasını sağlamalıdır.

2. Bisiklet eğitimi dersi ilk ve ortaokul düzeylerinde zorunlu olmalı. Lise düzeyinde ise ilk ve ortaokul düzeyinde eğitimini tamamlamış öğrenciler arasından profesyonel bisiklet sporcusu olmaya uygun atletik yetilere sahip gençler seçilip uzman antrenörlerin gözetiminde okul yahut bölge takımları çerçevesinde sporcu eğitimleri verilmeli. Böyle bir çalışma, bisiklet branşında olimpik düzeydeki başarısızlığın utanç tablosunu bir nebze de olsa düzeltebilir. Sporcu havuzunu arttırma amacıyla yapılacak bu faaliyet, bu güne kadar Türkiye'de uygulanmış en verimli bisikletçi yetiştirme yöntemi olacaktır. Zira şu anda başarılı olan bisiklet antrenörlerinin sporcu seçmelerini kendi çabalarıyla okullara rastgele giderek yaptıklarını görüyoruz. Bunu bir program çerçevesinde ve yurt genelinde yaptıklarında daha başarılı olacağımız aşikârdır.

3. İlk ve ortaokul düzeyinde verilecek eğitimler trafikte bisiklet kullanımı konusunda içerikler ile zenginleştirilmeli. Her sene yüzlerce çocuğumuzu bisikletli trafik kazalarında kaybediyoruz. Her ay ülke genelinde ortalama beş çocuğumuz bisikletli trafik kazalarında ölüyor. Hatta hatta bisiklet sporu konusunda eğitim almış lisanslı sporcu gençlerimizi bile trafik kazalarında kaybediyoruz. Bisiklet sporcusu olmak ile trafikte bisikletli olmak arasında dağlar kadar fark var. İyi bir bisiklet sporcusu olmanız trafikte hayatta kalmanıza yetmiyor. Bu yüzden ilk ve ortaokul düzeyindeki eğitimler "trafikte bisiklet kullanımı" üzerine odaklanmalıdır. Bisiklete binmeyi öğrenmek, iki teker üzerinde durmayı başarmış olmakla bitmiş sayılamaz. Trafiğe açık ortamlarda bisiklet sürmek için ciddi ve planlı bir eğitim gerekiyor. Bu yapılmadığı sürece trafikte bisikletli can kayıplarımızın katlanarak artacağını iddia etmek müneccimlik olmasa gerek!

4. İlkokullarda verilen trafik eğitimi ders müfredatında bisiklet daha geniş bir biçimde yer almalı. Bisikletin motorsuz bir ulaşım aracı olarak kavranması için ne gerekiyorsa o yapılmalı. Çocuklarımız hâlâ bisikleti bir "çocuk oyuncağı" olarak görüyorlar. Oysa hiçbir çocuk oyuncağı ile yokuş aşağı 65 km/s hıza ulaşamazsınız ve hiçbir çocuk oyuncağı üzerindeki çocuğu bisiklet kadar hızlı bir biçimde öldüremez. Ders materyalleri ve etkinlikler bisikleti bir ulaşım aracı olarak kavratmaya yönelik hazırlanmalı. İlkokul çocuğuna 18 yaşına gelene kadar süremeyeceği motorlu araçlarla ilgili saçma sapan bilgiler vermek yerine her gün yaya ve bisikletli olarak katıldığı trafikte uyması gereken kurallar anlatılmalı. Bir çocuk, trafikte motorlu araçların geçiş üstünlüğünü 18 yaşına gelince ehliyet alırken öğrense ölmüyor; ama trafikte bisiklet kullanımı konusunda eğitim almazsa ölüyor.

5. Ortaokullarda spor ve fiziki etkinlikler kapsamında müfredata eklenmiş bir seçmeli bisiklet dersi var. Müfredatta böyle bir seçmeli dersin var olduğunu bilmeyen bisiklet aktivistleri de var. Neyse onları başka bir konu başlığı altında yeterince gömmüştük. Geçelim. Yasak savar gibi müfredata konulmuş seçmeli bisiklet dersini uygulayan bir tane okul var mı? Bu güne kadar Türkiye'de hangi okulda seçmeli bisiklet dersi verilmiş? Bilen varsa bilgi ve belge paylaşsın, bu maddeyi güncelleyeyim. Ben görmedim, duymadım, bilmiyorum. 2013 yılında bisiklet seçmeli ders olarak spor ve fiziksel etkinlikler kapsamında müfredata dâhil edilmiş, o günden bu güne kadar bir tane okulda uygulandığını gören var mı? Başarı putuna tapan bir eğitim siteminde seçmeli matematik yahut seçmeli ingilizce dersi yerine bisiklet dersini çocuğuna seçtiren akıl ve zekâ yoksunu bir veli ben görmedim, duymadım, bilmiyorum.

6. Ehliyet sınavlarında bisiklet ile ilgili içerikler arttırılmalı. Bisikletin de motorsuz bir ulaşım aracı olduğunu kavrayamayan kimseye motorlu araç ehliyeti verilmemeli. SRC sınavlarında da bisikletle ilgili içerikler arttırılmalı. Kamyon, tır ve otobüs altında kaç bisikletli çocuk kaybettik, haberiniz var mı? Hemen hemen her ay kamyonun altında kalarak hayatını kaybeden bir bisikletli çocuğumuzun ölüm haberini ulusal basından okuyoruz, kahroluyoruz. Bu kazaların tamamında bütün suç bisikletli çocuklarda değil, hatta büyük kısmında motorlu araç ve ağır vasıta şoförleri hatalı. Bu yüzden motorlu araç ve ağır vasıta şoförlerinin bisiklet konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor.

7. Yeni ehliyet sınavlarında yapılacak bir düzenleme de yeterli olmayacaktır. Eski dönemde ehliyet alan şoförler için de bisiklet konusunda eğitimler verilmeli. Ehliyetini yenileyecek olan şoförlerin trafikte bisikletliler konusunda online bir seminer alması zorunlu tutulmalı. Bu semineri almayan şoförlerin ehliyetleri yenilenmemeli yahut daha yüksek bir yenileme bedeli alınarak trafikte bisikletli eğitimine katılmaları teşvik edilmeli.

8. Ulusal basında ve sosyal medya üzerinden yapılacak kampanyalar ile bisikletin motorsuz bir ulaşım aracı olduğu fikri topluma aşılanmalıdır. Buna da devletin öncülük etmesi gerekir. Yıllardır sivil toplum kuruluşları ve bisiklet topluluklarının yaptığı çalışmaların yetersiz ve verimsiz olduğunu görüyoruz. Yürüttükleri hiçbir kampanya kitleselleşemiyor, gündem olamıyor. Bu konuda İçişleri Bakanlığı'nın yayalar ile ilgili kampanyaları örnek teşkil etmeli. Eskiden trafikte yayayı adam yerine koymayan motorlu araç şoförleri bu kampanyalar ve uygulamalar sayesinde siz yaya geçidine adımınızı attığınız anda frene basıyorlar.

9. Okullarda verilecek zorunlu ve uygulamalı bisiklet eğitimi sayesinde velilerde de bisiklete karşı bir ilgi ve duyarlılık oluşturulacaktır.  Çocuğunu okulda bisiklet üzerinde gören velinin bisiklete bakış açısı da değişecektir. Bizim milletimiz devletçi bir millettir, her şeyi devletten bekler, devlet bisiklete binerse millet de bisiklete biner. Devlet okullarında zorunlu bisiklet eğitimi vermek demek devleti bisiklete bindirmek demektir. Bu zorunlu eğitim uygulamasının birinci yılı sonunda bisiklete yönelik algıda devrim niteliğinde ilerlemeler görülecektir.

10. 2013 yılından bu güne kadarki süreci tetkik ettiğimizde seçmeli bisiklet dersinin pratikte hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Hiç kimse tarafından seçilmeyen, hiçbir okulda okutulmayan, seçilse dahi o okulda o dersi hakkını vererek okutacak donanımda öğretmeni olmayan bir ders... Yasak savar gibi müfredata konulmuş, birisi "Sizde bisiklet dersi var mı?" diye sorduğunda "Bakınız, seçmeli derslerimizden biri de bisiklet!" diye göstermelik bir ders... Sorsan, "Var mı şimdiye kadar bu dersi alan tek bir öğrenci, veren tek bir öğretmen?" diye... Cevap yok, kapı duvar! Seçmeli ders olarak okutulabilseydi belki az çok bir işe yarayabilirdi; ancak kimse seçmedi, seçmiyor ve seçmeyecek!!!

11. Seçmeli Kur'an-ı Kerim dersleri bile istenilen düzeyde seçilmiyor. Okullarımızda öğretmenlerimiz, camilerimizde imamlarımız her sene bu dersin seçilmesi için halka telkinde bulunmasına rağmen %99'u Müslüman olan ülkemizde aileler çocuklarına seçmeli ders olarak Kur'an-ı Kerim dersini değil "matematik uygulamalarını", "bilim uygulamalarını", "seçmeli yabancı dil" derslerini seçiyorlar. Çünkü bu derslerden bursluluk ve lise giriş sınavlarında soru çıkıyor. Sorularının puan ağırlıkları da Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin sorularının puan ağırlıklarından fazla. Eğitimi sınav odaklı olarak düşünen veliler ve öğrenciler seçmeli ders olarak bisikleti tercih etmedi, etmiyor, etmeyecek...

12. "Biz seçmeli ders olarak bisikleti koyalım, çocuklar nasıl olsa bisikleti sever ve bu yüzden de bisiklet dersini seçer." mantığı burada işlemiyor. Zira seçmeli dersleri kâğıt üstünde teorik olarak çocuklar seçiyor, pratikte ise öğrencisinin akademik başarısını aşırı derecede önemseyen veliler ve öğrenci başarısından prim kazanarak görevde yükselmeyi amaçlayan okul idarecileri seçiyor. Bunlardan hangisi seçer bisikleti allasen?! Sözgelimi 25 çocuk kendi arasında anlaşıp sistemden seçmeli bisiklet dersini seçse bile ertesi gün işgüzar müdür tarafından "çeşitli yöntemlerle ikna edilerek" istenilen dersleri seçmek zorunda bırakılabilirler.

Sonuç

Matematik bilmeyen öğrenci sadece matematik bilmediği için ölmüyor ama bisiklet eğitimi almayan her öğrenci trafikte ölebilir. İngilizce bilmeyen öğrenci sadece ingilizce bilmediği için ölmüyor ama bisiklet eğitimi almayan her öğrenci trafikte ölebilir. Yarın bile devlet okullarında zorunlu bisiklet eğitimi vermeye başlamak için çok geç olabilir. Bir an önce ilgili kurumlar harekete geçirilmeli, okullarda bisiklet dersi zorunlu hâle getirilmelidir. Çocuklarımız bisikletleriyle trafikte ölüyor, Millî Eğitim Bakanlığı ve Türkiye Bisiklet Federasyonu ise bu süreci sadece seyrediyor. Bundan sonra seyirci kalmamaları için bu konuda ilgili kurumlara etkileyecek kampanyalar yürütmeliyiz. Süslenip püslenerek bisiklete binmeyle, birkaç anarşist aktivistle critical masslar düzenlemeyle, filanca bisikletli kardeşimiz ölümsüzdür eylemleri organize etmeyle, mahkeme kapılarında kalabalıkları toplayıp ulusal basına birkaç afili demeç vermeyle olmuyor bu işler... Olmadığını yirmi yıldır görüyoruz, hâlâ aynı sonuç alıcı olmayan, verimsiz yöntemlerde ısrar etmenin anlamı ne?

Bisiklet aktivistliği mi kasmak istiyorsunuz? Alın size sosyal sorumluluk projesi!
MEB OKULLARINDA ZORUNLU BİSİKLET EĞİTİMİ VERİLSİN!!!


30 Eylül 2021 Perşembe

MARC AUGÉ'NİN BİSİKLET MUCİZESİ ÜZERİNE... VOL 5! SON BÖLÜM!


Dünyaya Dönüş

Marc Augé'nin Bisiklet Mucizesi adlı kitabının son bölümü "Dünyaya Dönüş" başlığını taşıyor. Bu bölümde Ütopya bölümünde kurulan hayallerin pembe bulutları dağılıyor, yazarın ayakları birazcık da olsa nesnel gerçekliğin zeminine sağlam basmaya başlıyor. Yazarın kişisel fantastik dünyasının biraz da olsa dışına çıkabiliyoruz bu bölümde.

"Ütopyaya kendimizi fazla kaptırınca hayal kırıklığına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalırız." (S.75) Kitabın sonuna doğru yazarın da bunu anlamış olması büyük başarı aslında. Burada küçük bir eksik var ki o da yazarın yaptığı hatanın en önemli kısmı ütopyaya kendini fazlaca kaptırmak değil aslında. Önceki bölümlerde ayrıntılı olarak eleştirisini yaptığımız, yazarın gerçekliği yanlış tahlil etmesi en önemli kusurudur. Gerçekliği hakikate uygun biçimde tahlil etmeden yapılan tüm kuramsal çalışmalarda olduğu gibi bu çalışmada da hayal kırıklığı kaçınılmaz son olarak karşımıza çıkıyor. Yazar gerçekliği bilimsel doğrulara dayanarak kavramayı başarabilse daha işlevsel bir felsefi  kuram inşa etmeyi de başarabilecek. Bunu yapamadığı için başaramıyor. Burada ütopyanın toptan bir reddiyesini yapmıyoruz, elbette ütopyalar kurulacak; fakat ütopyalar üzerine teori inşa edilemez. Teoriler hayatın nesnel gerçekliğinden damıtılır, daha sonra tekrar hayatın nesnel gerçekliğinde sınanır, hayatın acımasız sınav kâğıdında test edilip gerçekliğe uygunluğu onanan teoriler bilimsel bir nitelik kazanır.

"Bisikletçilik bedenin artırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsünün bir ölçüde gerçekleşmesini sağlar. Bisiklet sürücüsünün hayali, mekânın zorluklarına göğüs germesi gerekse de karadayken sudaki balıkla ya da gökyüzündeki kuşla özdeşleşmektir." (S.76) Son kısımdaki şiirsel bir metafor olmaktan öte bizim açımızdan herhangi bir anlam taşımayan "sudaki balık ve gökyüzündeki kuşla özdeşleşmek" gibi ciddi bir felsefe metnini sakatlayan yazınsal sulukları bir kenara bırakacak olursak "bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" ve "bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın bu zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ifadelerini ayrıntılı olarak açmamız gerekecek. "Bisiklet sürücüsünün mekânın zorluklarına göğüs germesi" kısmının ne demek istediğini bisiklete binen herkes az çok anlamıştır, bunu geçelim. Asıl mesele ikinci noktada.

Bisiklet sürücüsü bedenin arttırılmış kuvvetinden başka bir yardım almaksızın harekete geçmektedir, yalnız burada "zahmetsiz hareketlilik ülküsü" ilk kısımdaki tezle uyuşmuyor. Bisiklet zahmetsiz hareketlilik ülküsünü vaaz eden bir keşiş olmaktan çok "zahmetli hareketlilik ülküsünü" yaşama geçirmeye çalışan bir gerçekçidir. Boğazına kadar konformizmin bataklığına batmış bir insanlığa bisikleti ve bisikletçiliği anlatırken "zahmetsiz hareketlilik" ifadesini kullanmak, bu konfor düşkünü insanları bisiklete yönlendirmek amacıyla kullanılan sığ bir propaganda sloganı olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor, zira bu tez gerçeklikle çelişiyor. Bisiklet, son derece zahmetlidir bir hareketlilik aracıdır, nesnel gerçeklik budur ve inkâr edilemez. Motorize ulaşım hegemonyasına maruz kalan bilinçlerdeki derin tahribatı gidermeden ve tedavi etmeden kof propaganda cümleleriyle sonuç alıcı eylemler üretmek akla ve bilime aykırı ütopik bir bakış açısıdır. Motorize aklın egemen olduğu bir dünyada insan bedeni hızla hareketsizleşirken beden yozlaşmaktadır, buna binaen insan zihni de bu konforun yarattığı rehavet ile tembelleşmektedir. Zahmetsizce yapılan işlerin tamamı bu dünyada hareket ederek var olmak üzerine evrimleşmiş insan bedenini daha güçsüz kılmaktadır.

"Zira bisikletçiliğin marifeti, bu fazlasıyla baştan çıkarıcı hayalin aksine, tam da bize daha keskin bir mekân ve de zaman bilincini dayatmasıdır." (S.76) "Bisikletçilik nedir?" diye sorulsa en kısa cevaplardan biri mutlaka "insana keskin bir zaman ve mekan bilinci kazandıran bir faaliyettir" demek yeterli olacaktır. Şehirde "var olmak" ile "yaşamak" birbirinden faklı olgulardır. Motorlu bir araçla şehri hiç zahmet çekmeden ve terlemeden dolaşan biri sadece zamanda ve mekânda var olmaktadır, o şehri yaşamamaktadır. Şehri bisikletle gezen biri ise, bisikletle yaptığı yolculuk sırasında zahmet çeker, terler, şehrin coğrafyasının her türlü bileşenine karşı sadece bacak ve akıl gücü ile mücadele eder, bu yüzden bisikletli özne içinde var olduğu şehrin edimsel bir parçası olur, o şehrin içinde "yaşayan bir özne" hâline gelir. Doğadaki insan da böyledir, bisiklet doğadaki insanın yaşadığı duygusal yoğunluğu şehrin içinde simüle eder. Doğanın içinde var olan birey vücudunun tüm hücreleriyle doğayı algılar, şehir içinde bisiklete binen birey de vücudunun bütün hücreleriyle şehri algılar.

"Bisikletin mucizesi, bisiklet kullanan herkesi asgari düzeyde uyanık olmaya mecbur etmesi gibi, biyolojik düzene sevimli bir çağrıymışçasına tatlı tatlı işlemesidir." (S.77) Bisiklet, kendisini kullanan herkesi en yüksek düzeyde uyanık ve ayık olmaya zorlar. İki teker üzerinde sürekli pedal çevirerek var olmak zorunda kalan bisikletçi doğal olarak uyanık olmaya mecburdur. Çünkü şehiriçi trafikte bisiklet kullanarak hayatta kalabilmek için başka bir seçeneği yoktur. Bisiklet insanın biyolojik düzenine en uygun ulaşım aracıdır, yürümek ve koşmak bile belli oranlarda bedene zarar veren ve bedeni yıpratan faaliyetlerken bisiklet sürme bedeni minimum düzeyde yıpratarak maksimum düzeyde fayda sağlayan verimli bir ulaşım aracıdır. Bisiklet budur; fakat bunların hiçbiri yazarın iddia ettiği gibi "bisikletin mucizesi"nin bir ürünü değildir. Burada şu mucize olayını tekrar eleştirmek zorunda olduğum için okurdan özür diliyorum. Zira yazarın bir antropolog olmasına yorduğumuz mucizeler, mitler, efsaneler yaratma fantezisi kitabın her bölümünde karşımıza çıkıyor.

"Pedal çeviriyorum, o hâlde varım." (S.78) Yazar burada Descartes'ın "Düşünüyorum, o hâlde varım." (Cogito ergo sum.) sözüne atıfta bulunuyor. İnsanın varoluşunu ontolojik bağlamda düşünme edimine bağlayan Descartes'a atıfta bulunarak yeni insanın varoluş nedenini pedal çevirme eylemine bağlıyor. Bisikletçiler için mâkul ve mantıklı bir varoluş temellendirmesi olabilir belki; fakat bisiklete binmeyen milyarlarca insan için bir retorik güzellemesi olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor. Kaldı ki dünya üzerindeki bütün insanlar bisikletli olsaydı bile padal çevirme eylemini insan varoluşunun temel nedeni olarak kabul etmek mümkün olmayacaktır. Zira insan varoluşu pedal çevirme gibi basit ve anlamsız bir eylemin sonuçlarına bağlanacak kadar basit bir olgu değildir. Obsesif kompulsif bir bisikletçi için dahi yaşamsal varoluşun nedenleri pedal çevirme eylemine bağlanamaz. İnsan pedal çevirme eyleminden yahut bisikletten büyüktür; insan yaşamının nedeni yine insan üretimi bir nesneye bağlanacak kadar değersiz değildir. Bisiklet alınıp satılır, üretilir ve yok edilebilir. Bu bağlamda edilgen bir nesnedir. Onu etken hâle getiren haraket ettirici güç insandır. İnsanın varlığı bisiklete değil bisikletin varlığı insana bağlıdır.

"Bisiklet modası kuşkusuz kısmen bu görüş bildirme olayına bağlıdır ama seleye oturduğumuz anda işler değişir ve kendimizi buluruz, kendi sorumluluğumuzu yeniden alırız. Kişisel tarihimiz idareyi ele alır. Dış dünya en fiziksel boyutlarıyla somut olarak bize kendini dayatır. Bize direnir ve bizi bir irade çabasına zorlar fakat aynı zamanda kendini bize bir mahrem özgürlük ve kişisel inisiyatif mekânı, kelimenin ilk ve tam anlamıyla, şiirsel bir mekân olarak sunar." (S.79) Parçanın sonundaki "şiirsel bir mekân" ifadesi olmasa altına imzamızı atıp geleceğimiz oldukça gerçekçi bir bölüm diyecektik bu bölüm için. Oysa yazar yine retorik yapacağım derken nesnel gerçeklikten çıkarılan teoriyi zedelemeye devam ediyor. Bisikletle deneyimlenen mekân şiirsel bir mekân olmaktan öte gerçekçi bir mekândır. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, mekânı bütün boyutlarıyla hakikate mümkün olan en yakın şekilde algılar. Bisikletin üzerinde devinen bir özne olarak insan, kişisel tarihinin sorumluluğunu eline alır, bu ise özgürlüğün minimum şartıdır, kendi tarihine yön verme konusunda iradeyi yine kendi eline almayan kimse özgür bir birey olarak tanımlanamaz. Bisikletin üzerindeyken dış dünya varlığını en yalın hâliyle bize dayatır, birey bisikletin üzerindeyken dış mekânın bütün bileşenlerine karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalır. Bu durum onu eğitir, geliştirir, güçlendirir. Bunların hiçbirinde şiirsel bir yan yoktur, bunların tamamı çırılçıplak gerçektir. Hakikatin ta kendisidir.

"Bisikletçilik pratiğinin, hayattaki zevklerin herkesin önceliği haline geleceği ve herkese saygı duyulmasının sağlanacağı ütopik bir dünya hayalini akla yatkın kılması bile tek başına bize umut etmemiz için bir neden verir. Ütopyaya dönüş, gerçeğe dönüş - ikisi neredeyse aynıdır. Hayatı değiştirmek için haydi bisikletlerinize! Bisikletçilik bir hümanizmdir." (S.80) İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı bisiklete binmemek değildir, burada açık bir çarpıtma var. Hakikat şudur: Mülkiyet ilişkileri yüzünden insanlar arasında bir eşitsizlik vardır. Mülkiyet üzerindeki eşitsizliği gidermeden insanlar arasındaki eşitsizliği sadece bisikletçilik pratiği üzerinden sağlamaya çalışmak gerçekçi bir hedef değildir. Yazar diğer bölümlerde olduğu gibi burada da bisikletçilere şirin gelecek söylemlerle edebiyat yapmanın ötesine geçemiyor, kitabın sonuna geldiğimiz bu bölümde açıkça fark ediyoruz ki aslında yazar edebiyat yapmanın ötesine geçmek de istemiyor. İstese bunu çok rahat yapabilecek kapasitede entelektüel donanıma sahip olmasına rağmen retorik üzerinden kitleleri manipüle edip popüler olmayı ve övgüler almayı daha kolay ve daha ulaşılabilir bir hedef olarak kendine koyuyor. Kitabın genelinde durum böyle, hakikate en çok yaklaştığı noktalarda bile bir popüler olma arzusuyla gerçeği ortaya koyuyor. Burada amaç hakikati ortaya koyarak hakikatin hakkını vermek değildir, asıl amaç hakikatin inandırıcılığını kullanarak yaratmaya çalıştığı bisiklet mitine, bisiklet ütopyasına, bisiklet mucizesine alan açmaktır. Sözgelimi "Bisikletçilik bir hümanizmdir." söylemi hakikatini ta kendisidir; ama ona gelene kadar savunulan tüm fikirler hakikatin dışında yazarın teorik fantezilerinin bir ürünüdür. Bisikletçilik pratiği insanı süreç içinde eğiterek kaba bir insandan eylemli bir hümanist yaratan niteliğe sahiptir; fakat bunu ütopyaya dönüş ile gerçeğe dönüşü birbirine eşitlemek suretiyle yapmaz. Aksine bisikletçilik pratiği bunu bireyi apaçık ve yalın gerçekliğe daha da yaklaştırarak yapmaktadır.

SONUÇ

Toplamda 80 sayfa tutan bir "felsefe" kitabı -punto abartılmamış olsa hepi topu bir forma- hakkında bu kadar derin düşünüp uzun uzun eleştiri yazmaya değer miydi? Kitabın kendisi bağlamında düşünecek olursak evet değmezdi; fakat kitabın bisiklet kültürü konusunda yaratacağı zihinsel tahribatı önlemeye değer bir çaba yürüttüğüme inanıyorum. Zira toplumsal mücadelenin her alanına "sivil bir örümcek" gibi ağ ören emperyalizm, ülkemizde yeni yeni popülerleşen bisiklet aktivistliği alanını boş bırakacak değildi. Ülkemizin neoliberal bisiklet aktivistlerine felsefî bir kaynak kitabı olması amacıyla bu kitabın basıldığında inanıyorum. Yayınevi editörlerinin pandemi koşullarında can çekişen bir yayıncılık sektörü gerçeğine rağmen bu kitabı basmaya nasıl ikna oldular, çok merak ediyorum doğrusu. Zira bu ülkede bisiklet konulu bir kitaptan para kazanılamaz. Sosyolojik alt yapımız buna pek müsait değil.

Her şeye rağmen bisikleti merkeze alan bir felsefe kitabının Türkçeye çevrilmesi ve ülkemizde yayımlanması olumlu bir gelişmedir. Kitap, bütün kusurlarına ve kuramsal temelinin çürüklüğüne rağmen bisiklet konulu kitaplar alanında tam bir çölü andıran yayın dünyamızda farklı bir seçenek olarak kendini gösteriyor. Türkçe dilinde daha fazla basılması gerektiğini düşündüğümüz bisiklet kitapları alanında gözlemlediğimiz kapatılamaz açığın bir bölümünü olsun örtmeyi başarabiliyor. Okunmalı, tartışılmalı, eleştirilmeli... 

Eleştiren herkesin hain ilân edildiği bir toplumsal ortamda bir bisiklet kitabını eleştirme cesaretini gösterdiğim için beni kutlamanızı beklemiyorum. Her türlü linç girişimine açığım. Evet, neydi bir aralar çok popüler olan o pejoratif laf? "Siz vurdunuz da biz ölmedik mi?"