13 Şubat 2021 Cumartesi

BİR FOTOĞRAFIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 2


Yukarıdaki fotoğraf 1965 senesinde Konya'da yapılan 1. Alaaddin Turu'nda bitiş noktasında çekilmiş bir fotoğraf. Fotoğrafta bitiş çizgisinden birinci sırada geçen bisikletçi Mustafa Cengiz'i görüyoruz. Kendisini yakın bir tarihte kaybettik. Bisiklet camiasının vefalı insanlarından biri olan Mehmet Büyükarı'nın onun vefatı dolayısıyla paylaştığı bir fotoğraftan hareketle derin düşüncelere dalacağız yine. Değerli büyüğümüz Mustafa Cengiz'e Allah'tan rahmet, acılı ailesine baş sağlığı diliyorum. "Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri" serisinin ikinci yazısını bu fotoğraf üzerine yazmaya karar verdim. Tarihsel olarak bir gelenek yaratması nedeniyle anlamlı bir turda çekilmemiş olsa bile (Marmara Turu, Akdeniz Turu, Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu) içeriği dolayısıyla derin anlamlar taşıyor bizim için. Haydi şimdi de bu fotoğrafın üzerinde arkeolojik bir kazı yapalım. Bakalım neler çıkacak?

Kalabalığa dikkat! 1965 yılında yapılan bir yol bisikleti yarışının bitiş çizgisinde toplanmış kalabalığı görüyorsunuz. Fotoğrafta bizim görebildiğimiz kadarıyla bin kişiden fazla bir seyirci kitlesinin orada bulunduğunu söyleyebiliriz. Yıl 1965! Yer Konya! Yanlış anlamayın fakat 2020'de salgın başlamadan önce Konyaspor futbol kulübünün bazı maçlarında tribünlerdeki seyirci sayısından fazla bir rakam bu. Demek ki o yıllarda bisiklet dehşet popüler. Kitleler bisiklet yarışlarını futbol maçları gibi takip ediyor. 60'lı yıllarda yerlerde sürünen futbolu izlemek yerine dünya çapında rakipleriyle başa güreşen bisikletçileri izlemeyi tercih ediyor halkımız. 

Şehre dikkat! 1965 yılının Konya'sı. İrdeleyelim. 1965'te Türkiye'nin toplan nüfusu 31 milyon 391 bin 421. Konya'nın 1965 yılındaki toplam nüfusu 1 milyon 122 bin 622! Şehir merkezinin toplam nüfusu 354 bin 578. 1965 yılında Konya nüfusunun %68'i kırsal nufus, %32'i ise kent nüfusu. (Bu son veri ne alâka diye soranlar lisede coğrafya dersini hiç dinlememiş. 😂) 2019'da -bakınız bir de iki yıl önceki verileri paylaşıyorum- Türkiye'nin toplam nüfusu 83 milyon 154 bin 997 kişi. Konya'nın nüfusu ise 2019 yılında 2 milyon 232 bin 374. Neredeyse iki katı oranında artmış. Bugün Konya'da Allaaddin Turu'nu yeniden yapsak bitiş çizgisinde bu kadar insanı toplama şansımız yok. Nüfus artmış, ülke gelişmiş, ama bisiklet sporuna duyulan ilginin oranı azalmış. Veriler ortada.

Bitiş yerinin seçimine dikkat! Dümdüz bir yer seçip geçmek yerine seyircilerin tribün benzeri dizilebileceği eğimli bir tepeciğin kenarına bitiş konmuş. Dümdüz bir yer seçilmiş olsaydı sadece ilk sıradakiler yarışı izleme şansına sahip olacaktı. İkinci sıradaki izleyicilerden başlayarak arkada kalan kimse yarışın bitişini izleyemeyecekti. Bu şekilde doğal bir amfiyi andıran tepede bin kişiye yakın hatta binden biraz fazla sayıda insan tarafından yarışın bitişi izlenebiliyor. Yarışın bitiş yerini seçenler seyirci faktörünü de düşünmüş. İnceliğe bak, zarafetin düzeyine bak. Yıl 1965, yarışı düzenleyen kişilerdeki kafa yapısına bak. Ne kadar çok kişi izlerse bisiklet kültürü o kadar çok gelişir diye düşünecek kalitede nitelikli bisiklet insanını 1965 Türkiye'sinde kimler yetiştirdi? Soruyu ortaya atıyorum. Bilen beri gelsin!

Bariyerlere dikkat! Hangi bariyerler? Aga bariyer yok! Halk ile bisikletçiler arasına bariyer konmamış. Burada iki ihtimal var. Birincisi ihmal. Bisikletçilerin can güvenliği hiçe sayılarak bitiş çizgisindeki kalabalığı yarış parkurundan fizikî olarak ayıran bariyerler konmamış. İkinci ihtimal ise halka güven. O yıllarda Konya'daki bisiklet kültürü o derece ileri ki halk bir bisiklet yarışının nasıl yapıldığını ve nasıl izlenmesi gerektiğini çok iyi biliyor, yola atlamıyor, karşıdan karşıya geçmiyor, bisikletçilerin yaşamını tehlikeye atacak riskli hareketlerden uzak duruyor. Bu yüzden bu derece ileri bir bisiklet kültürüne sahip eğitimli halkın olduğu Konya'da, organizasyon halk ile bisikletçiler arasına bariyer koyma gereği duymamış. Helaaaaaalll!

Yarışta kürsü yapan bisikletçilere dikkat! Birinci Mustafa Cengiz, ikinci Nusret Ergül, üçüncü Rıfat Çalışkan. Türk bisiklet sporuna emek vermiş yüzlerce saygıdeğer isimden sadece üçü. Bugün granfondo koşan 500 kişiye bu isimleri kimdir, necidir diye sorun doğru düzgün bir yanıt alamazsınız. Gençlerin çoğu yaptığı sporun geçmişinde kimler var kimler yok bilmiyor. Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz. Kökü olmayan çınar olamaz. Tarihsiz insan, susuz deniz kadar mantıksızdır. Yeni ortaçağda makbul hâle gelen ve her alana bulaşan zırcahillik bisiklet sporuna mı bulaşmayacaktı? Ne sandınız? Yahu bu ülkede baleyi spor kategorisine sokup gençlik ve spor bakanlığına bağlamaya çalışanlar var. Bale diyorum bale!!!! Aloooo baaaaalleeeee! Bisikletin de ulaştırma bakanlığına bağlanması an meselesidir, demedi demeyin!

1965'in Konya'sında yapılan bir bisiklet yarışında karşımıza çıkan manzara işte tam olarak bu. 2021 ile karşılaştırmasını yapınız. World Tour seviyesindeki Tour Of Turkey'in hangi etabında böyle bir bitiş manzarası hatırlıyorsunuz. Mesela en son 2016 yılında yapılan 52. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nun Aksaray-Konya arasıdaki efsanevî etabını ele alalım. Hani Lotto Soudal takımının cümle âleme ters deryar dersi verip pelotonu kırıp geçirdiği, acılardan acı beğendirdiği etabı diyorum. Unutmuş olamazsınız! Eşelon, deryar, ters deryar dersi vermek isteyen bisiklet antrenörü öğrencilerine o etabı izletsin. Mesela o etabın bitişindeki kalabalığı ele alalım. 2016 yılının Konya'sında Tour Of Turkey'in bir etabı bitiyor, 2016 yılında Konya nüfusu 2 milyon 131 bin kadar. Kalabalığa bak. YouTube'da etabın tamamının videosu var. Bitiş kalabalığını açıkça görebilirsiniz. Sonra da 1965 yılındaki alelade bir yarış olan Alaaddin Turu'nun bitiş çizgisindeki kalabalık ile karşılaştırın. 

1965 yılında federasyonun faaliyet programındaki herhangi bir yarış olan Alaaddin Turu'nun halkın ilgisini çekme oranı ile günümüzde ululsal medyada haber bile olamayan Türkiye Şampiyonası'nın halkın ilgisini çekme oranını karşılaştırın. 1965'ten günümüze bisiklet sporu gelişmiş mi gerilemiş mi siz hesap edin. Ben herhangi bir yorum yapmayacağım.

9 Şubat 2021 Salı

BAŞARILI BİSİKLET YOLU ÖRNEKLERİ - BİSİKLET YOLLARI ÜZERİNE VOL 3


Bisiklet yolları üzerine kaleme aldığımız yazı dizisinin üçüncü bölümünde başarılı bulduğum bisiklet yollarını ve bunların genel özelliklerini inceleyerek kapsayıcı bir sonuca ulaşmayı umuyorum.

Türkiye'de yapılmış ve başarıya ulaşmış pek çok bisiklet yolu var. Ama ben bunlardan kullanma imkânına eriştiğim birkaç tanesini örnek vereceğim. Deneyimlemediğim yollar hakkında şöyle güzel böyle harika diye atıp tutmayacağım. Benim deneyimlediklerim arasında birkaç tane iyi örneği seçip onlara odaklanacağım. Bu dar örneklemden hareketle, yine bu dar örneklemden çıkarılabilecek yargılarda bulunacağım. Lütfen bu yargıların vaka analizi olduğunu unutmayalım. Türkiye'deki bütün bisiklet yollarını kapsayan bir yargıda bulunuyormuşum gibi eleştiriler sunmayalım.

İzmir'de yapılan ve başarılı olduğuna inandığım bisiklet yolu örneği İzmir Körfezi'nde boydan boya uzanan bisiklet yoludur. Bu yolun tek kusuru bağlantı noktalarının bir türlü tamamlanarak kesintisiz bir yol hâline getirilememesidir. Belediyenin beceriksizliği yüzünden bir türlü birleştirilemeyen bu yol İzmirlilerin bisiklet konusundaki can damarı... Hafta sonu tam bir bisikelt şöleni hâline geliyor. Her sınıftan bisikletlinin kendi çapında bisiklete binerek zevk aldığı bir alan yaratılmış. Eksikleri var, kusurları var; ama yine de var... İnsanları orada bisiklet sürmek için toplayabiliyor. Neden? Çünkü dünyanın en zevkli sahil bisiklet yollarından bir tanesi. Hafta içi sakin, hafta sonu karnaval. İnsanlara bol bol deniz havası alarak bisiklet sürme olanağı tanıyan bu bisiklet yolunu oldukça başarılı buluyorum. Zira her gün binlerce insanı üzerinde toplayabiliyor. Ulaşım amaçlı olarak bu yolu kullanan çok az insan var. Genellikle eğlenceli bir hafta sonu bisiklet etkinliği için kullanılıyor. Hafta içi ise evi bisiklet yoluna yakın olan kimselere düşük tempoda zevkli bir spor yapma olanağı tanıyor.

İstanbul'da Pendik-Caddebostan arasında toplamda 24 kilometrelik kesintisiz bir bisiklet yolu mevcut. Deniz kenarından Caddebostan ile Pendik arasını pedallayarak geçebiliyorsunuz. Günün her saatinde bu bölgede yürüyen, bisiklet süren insanlar görebilirsiniz. Her çeşit bisikletliyi bu yolda gözlemlemeniz mümkün. Amatör bisikletçiler, hobi bisikletçileri, bisikletle gezintiye çıkanlar, kiralık bisikletliler vs. İş yeri bu rotanın üzerinde bulunan hemen hemen herkes haftada birkaç kere bile olsa bu yolu kullanmaya çalışıyor. Deniz kenarında ferah feza bir ortamda spor yapma olanağı tanıyan bu bisiklet yolunun yoğun olarak kullanıldığını gözlemliyoruz. Yol üzerinde ciddi anlamda bir bisikletli trafik yoğunluğu var. Üzülerek söylemeliyim ki birkaç yıl sonra artan bisikletliler yüzünden bu yol ihtiyacı karşılayamayacak. Genişletilmeli yahut alternatif bir rota belirlenmelidir.

Samsun sahilini boydan boya takip eden bisiklet yolu yer yer deniz kenarından yer yer sahil yolundan devam ediyor. Ben sadece hafta sonu kullanma şansına eriştim. Spor için kullanan sayısı çoktu. Çocuklarını alarak orada bisiklet sürmeye gelen babalar da vardı. Bir ara soluklanmak için oturduğum bir bankta kronometremi çalıştırdım. 10 dakikada 73 bisikletli geçti önümden. Oldukça tatmin edici bir rakam bence. Ayrıca Batıpark'ın iç kesimleri bisiklet yolu olmamasına rağmen bisiklet kullanımına açık. Parkın iç kesimlerinde hafta sonu yüzlerce kişinin bisiklete bindiği görebilirsiniz. Bu bisiklet yolu şehrin doğu ucunu batı ucuna bağlıyor. Bu güzergâh üzerinde işi olanların hafta içinde işlerine bu yolu kullanarak gidip geldiğini biliyorum. Ancak Samsun gibi büyük bir şehirde kaç kişi bu yolu ulaşım amaçlı olarak kullanıyor? Şehir nüfusunun önemsiz bir azınlığı... Yol genellikle spor amaçlı bisiklet kullananların tercihi. Zaten Samsun şehri kuzey-güney istikametinde bisiklet yolu inşa etmeye müsait bir şehir değil. Çok dik yokuşları var. Denizden birkaç kilometre sonra dik ve sert yokuşlar başlıyor. Klasik bir Karadeniz şehri. Coğrafya kaderdir sonuçta.

Marmaris Belediyesi bisiklet yolları konusunda harekete geçen ilk belediyelerden biriydi. Bisiklet yolları günümüzdeki kadar popüler değilken ilçe halkı ve esnafını da karşısına alarak ilçe merkezine bisiklet yolları yaptı. Bu konuda çok eleştirildi, yargılandı. Ancak sonuca baktığımızda Marmaris kent merkezinde bisiklet kullanımının arttığını gözlemliyoruz. Marmaris'in bisiklet yolları her yaştan her milletten insanın üzerinde etkin olarak pedal çevirdiği bisiklet yolları hâline geldi. Marmaris'te bisikletin gelişiminde yapılan bisiklet yollarının katkısını inkâr edemeyiz; fakat bu gelişimde en büyük katkıyı Marmaris'teki bisikletçi dostlarımızın etkin mücadelesi sunmuştur. Bisiklet satan ve tamir eden esnaflardan tutun da bisiklet topluluklarına kadar bisikletle ilgili bütün toplumsal bileşenlerin yıllar süren çabalarının bir meyvesi. Marmaris bir bisiklet kenti olarak ön olana çıkıyorsa bundaki en büyük katkı Marmaris halkını bisikletli bir yaşama inka eden, motive eden, yönlendiren Marmarisli bisikletçilerdir. Emeklerine sağlık! Türkiye'de bir ilk olan kentin bisiklet rotalarını oluşturma işini biz Marmaris'ten öğrendik. Marmaris Bisiklet Rotaları adlı altında yürütülen çalışmalara katkı sunan bütün bisikletçi dostlarımıza şükran borçluyuz.

Fethiye'ye ilk defa gittiğimde bu nazenin ilçemizde bir kilometre bisiklet yolu yoktu. Daha sonra Beş Kaza'nın başkenti Fethiye'ye defalarca gittim. Son yıllarda deniz kenarına yapılan bisiklet yolunu da kullandım. Harika bir yol. Bisiklet yolu nasıl yapılır, nereye yapılır, niçin yapılır sorularının tamamına net bir biçimde yanıt veren bir bisiklet yolu olarak örnek gösterebilirim. Bu yolun tasarımından uygulamasına kadar emeği geçen herkesi kutluyorum. Fethiye Belediye başkanına da teşekkür ediyorum. Bisiklet yolu günün her saatinde bisikletliler tarafından etkin bir biçimde kullanılıyor. Fethiye'de bisiklet tamir, bakım ve onarımı yapan esnaf dostlarıma sordum. "Yolun size bir faydası oldu mu?" Bisiklet yolunun bisiklet satışlarını ve kullanımını inanılmaz düzeyde arttırdığı yanıtını aldım. Fethiye, bisiklet yolu yapılmadan önce de bisikletin günlük hayatta etkin bir biçimde kullanıldığı bir ilçemizdi. Bisiklet yolu bu etkin bisiklet kullanımını daha da arttırmış durumda.

Konya her açıdan her bağlamda Türkiye'de bisikletin başkentidir. Bisiklet sporu bağlamında da bisiklet kullanımı bakımından da en ileri şehrimiz burası. Bisiklet sporu açısından düşünecek olursak tam bir bisikletçi fabrikası. Lisanslı sporcu sayısı bakımından da takım sayısı bakımından da Türkiye'nin öncü şehri Konya! Bisiklet sürmek için uygun bir fizikî yapıya sahip olan bu şehrimizin bisiklet konusunda Türkiye'ye öncülük etmesinin birçok nedeni var. Bisiklet sporundaki bu öncü kimliğini günlük hayatta bisiklet kullanımının arttırılması konusunda da sürdürmek isteyen Konya şehir içinde yüzlerce kilometrelik bisiklet yolu tasarlayıp bunları yapmayı başararak bu alanda da öncülüğü ele aldı. Bu konuda emeği geçen herkese teşekkür etmeliyiz.

Konya Belediyesi şimdiye kadar toplamda 600 kilometreye yakın bisiklet yolu yaptı, ancak bisiklet yolları yapıldıktan sonra Konya'da bisiklet kullanımı %2 azaldı. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!!! Bu rakamı duyduğumda ben de şok geçirdim. Her açıdan bisiklet kullanımına uygun, yönetmeliğe ve dünya standartlarına göre 600 kilometre bisiklet yolu yapıyorsunuz ve bisiklet kullanım oranı düşüyor. İyi ki Konya belediye başkanı değilim. O kadar yatırım yap, sonra bisikletin kullanım oranı düşsün. İnsan kafayı yer ya! Tabii ki bunun makul sosyolojik ve ekonomik nedenleri mutlaka vardır. Ama nedeni her ne olursa olsun sonuç ortada. Bisiklet yolu yapıyorsunuz ve kullanımı düşüyor. Her şehirde böyle olacak diyerek bilim dışı bir genelleme yapmıyoruz. Bu doğru da değil. Ancak Türkiye'nin bisiklet şehri olarak bilinen Konya'da bu sonucun ortaya çıkıyor olması bisikletliler açısından her bakımdan olumsuz bir sonuç. Derinlemesine tartışılmalı ve irdelenmeli. Demek ki tek başına bisiklet yolu yaparak bisiklet kullanımını arttıramıyorsunuz. Konya pratiğinden öğrendiğimiz budur.

Ankara-Eymir Gölü'nde bisiklet yolu falan yok. Başarılı örnekler arasında bunu göstermiş olmamın ne anlamı var? Aslında Türkiye'de bisiklet yolları hakkında halktaki genel eğilim ve beklentileri göstermesi bakımından harika bir örnek teşkil ediyor Eymir Gölü. Ayrıca benim bisiklet yolları ile ilgili tezlerimi de çok iyi bir biçimde kanıtlıyor. Emir Gölü çevresini bırakın Ankara'da bir kilometre bisiklet yolu yoktur. (2020) Ama Türkiye'nin ikinci en büyük özel bisiklet kiralama şirketleri burada. Ben bir hafta boyunca Eymir etrafında bisiklet sürerek burayı deneyimleme şansına eriştim. Hafta sonu inanılmaz bir bisikletli yoğunluğu var. Hafta sonu Eymir'e giden ortalama bir Hollandalı "Burası bisiklet konusunda bizden daha gelişmiştir." gibi bir izlenime kapılabilir. Tabii ki sadece izlenimde kalır bu, o ayrı mesele işte... Eymir Gölü çevresi belli oranda trafiğe açık bir alan, ben hafta içinde hep araçlarla karşılaştım orada. Buna rağmen insanlar orada ya kendi bisikletleriyle ya da kiralık bisikletleriyle turlar yapmaya devam ediyorlar. Dikkatinizi çekerim, bir kilometre bisiklet yolu yok orada. Ama insanlar ısrarla orada bisiklet sürmeye devam ediyorlar. Neden? Ankara gibi bir çölde Eymir bir vaha! Şehrin göbeğinde nefes alabilecekleri tek alan orası. Girişine askerî barikat kurmadıkça insanların orada bisiklet sürmesini engelleyemezsiniz.

Başarılı bisiklet yollarının tamamındaki en büyük sorun yolların çoğu zaman yürüyüşçüler ya da mangalcılar tarafından gasp edilmesidir. Başarılı bisiklet yollarının bile birtakım kusurları var. Çimlerin sulanmasıyla ıslanan yolun kayganlaşması, yolun üzerinde yapılan alt yapı çalışmaları yüzünden kazılarak bozulan kısımların onarılmaması yahut geç onarılması, yol üzerinde yapılan çalışmalar sırasında uyarı levhaları asılmaması, araçların bisiklet yolunu kapatacak biçimde park etmesi gibi ülkemizin genel eğitim seviyesinin düşüklüğünden kaynaklanan sorunlar da var maalesef. Bisiklet yolunun kralını yapsan da oranın bisiklet yolu olduğunu bilmeyen insanlar yüzünden yol amacı dışında kullanıyor. Eğitimini vermediğin yeniliği topluma yerleştirmeye çalışmak kadar akıl dışı bir şey yok. Okulda trafik eğitimi var, ama bisiklet eğitimi yok. 18 yaşına girmeden araç süremeyecek çocuklara araçlarla ilgili birçok kural öğretiyoruz; fakat neredeyse her gün bisikete binen çocuklara bisikletler ile ilgili kuralları öğretmiyoruz. Saçmalık!!! Doğal olarak eğitimini almadığı bir şeyi hayatına uygulama fırsatı olmayan bu çocuklar ileride yetişkin olduklarında da aynı duyarsız davranışları devam ettiriyorlar. Her şeyde olduğu gibi bisiklet yolu konusunda da Eğitim Şart!

Halk tarafından yoğun biçimde kullanılan bisiklet yollarına baktığımızda bunların neredeyse tamamının trafikten uzak ortamlarda, doğaya yakın yahut doğayla iç içe yollar olduğunu gözlemliyoruz. Marmaris, Samsun, İzmir örneklerini incelediğimizde şehir içi trafikten uzak ortamlardaki bisiklet yollarının halk tarafından yoğun bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. İnsanlar bu mekânlarda stresten uzak bir biçimde bisiklet sürmekten zevk alıyorlar. Ortalama zekâ sahibi her normal insan zevk aldığı şeyleri daha fazla yapmak ister. Zevk almadığı ama yapmak zorunda olduğu işleri de mümkün mertebe yapabildiği oranda az yapar. İnsanlar doğal alanlarda bisiklet sürmekten zevk alıyor ve bu eylemi sürdürüyor; insanlar şehir içi trafikte bisiklet sürmekten zevk almıyorlar, üstüne üstlük bundan acı duyuyorlar, yoğun stres yaşıyorlar ve bu eylemi sürdürmüyorlar. Şehir içi ulaşımda bisikletin kullanımını arttırmak isteyen kimseler, bunu insanlar için daha zevkli hâle getirmek zorundadır. Denklem bu kadar basit. 

Doğayla iç içe yahut doğaya yakın ortamlardaki bu bisiklet yollarının kullanımını azaltmak için gayret etmediğiniz sürece insanlar bu yolları kullanmaya devam edecek. Zorlayıcı uygulamalar geliştirmediğiniz sürece buna engel olamazsınız. Bu insanları o yollarda bisiklet sürmeye ikna etmek için çaba sarf etmek de gereksizdir; çünkü zaten insanlar doğayla iç içe olmak için orada bisiklet sürmeye geliyorlar. Asıl amaçları bisiklet sürmek değil, doğayla iç içe olmak. Asıl amacı bisiklet sürmek olanlar da var tabii, onlar da bu amacı trafikte gerçekleştirmek yerine doğayı tercih ediyorlar. Bunlar profesyonel ya da profesyonele yakın seviyede bisikletçiler. Onlar bile trafik yoğunluğu az olan köy yollarını tercih ediyorlar. Sahil kenarındaki ya da doğanın içindeki bisiklet yolları bir gecede yok edilse de artık halk orada bisiklet sürme alışkanlığı kazandığı için bu hareketine devam edecektir. Bu yollarda bisiklet sürmeyi kanunla yasaklayıp alana bisikletle erişimi fiili olarak engellemediğiniz sürece halk burada bisiklet sürmeye devam eder. 

Bisiklet yollarının yapılmasıyla bir düzeye kadar bisiklet kullanımını arttırabilirsiniz. Burada öncelik bisiklet kullananların sayısını arttırmaktır. Bir şehirde bisiklet kullanan bireylerin sayısını gözle görülür ve inkâr edilemez bir düzeyde arttırmadan yapılan bisiklet yolları kalıcı olamıyor. Başarılı bisiklet yollarının tamamında şunu görüyoruz: Doğayla iç içeler ve motorlu araç tehdidinden oldukça uzaklar!

Bisiklet yolları üzerine kaleme aldığımız yazı dizisinin bir sonraki bölümünde Strava Heat Map verileri üzerinden analizler yapacağız. 

Pedalla...

31 Ocak 2021 Pazar

BİSİKLETTE MARKA OLAYI ABARTILIYOR MU?


Bisiklette marka olayı abartılıyor mu? Doların fişeklemesiyle birlikte yerli bisiklet markaları ile yabancı bisiklet markaları arasındaki fiyat farkı kapatılamaz bir biçimde açılınca üst segment bisiklet kullanıcılarının aklında deli deli soru işaretleri belirdi. Bu deli deli sorularından biri de bu maalesef. Aslında marka olayı abartılmıyor. Mesele tam anlamıyla bir bütçe meselesi. Sadece marka olayını bir saygınlık ve elitlik göstergesi olarak ortaya koyan birtakım sonradan görme bisikletçiler yüzünden mevzu uzadıkça uzuyor. Bisiklet kültüründen nasibini almamış bu hödük tipler yüzünden oturup yazı yazmak zorunda kalıyoruz biz de. Delinin biri kuyuya taş atmış, kırk akıllı gelmiş, çıkaramamış!

Sora setli yol bisikletine binenleri adam yerine koymamak, bunları yolda görse selam vermemek, giriş seviyesi bisikletleri çöp diyerek küçümsemek, bunlara binenlere hor görüp aşağılamak... Türlü türlü türlü saçmalıklarla karşılaşmak zorunda kalıyoruz. Bisikletçilik bu değil. Bunlara bu tavırları her kim öğretmişse bu dünyada yatacak yeri yok, ahireti bilemem... Marka putçuluğu yapan bu tipitipler yüzünden birçok insan bisikletten soğudu. Sosyal bir ortama girmek için bisiklete yönelen insanların bisikletli bir yaşam idealine kazanılmasına engel oluyorlar. Ayrıca çok sevimsiz ve kabalar. Herkes profesyonel bisikletçi olmak zorunda değil, herkes üst segmentteki bisikletlere binmek zorunda da değil. Yok böyle bir şey! Bisikletlerine yaptıkları yatırımın yarısını kendilerini insanî değerler açısından geliştirmek için yapsaydılar bu konuyu tartışmak zorunda olmazdık. Tartışıyoruz, çünkü seviye burada...

Otomobil mevzusunda kimse marka olayı abartılıyor demiyor, demez de... Zira parası olan Mercedes'e biner, olmayan Tofaş'a biner. Bisiklet camiasında Tofaş parası verip Mercedes bekleyenler yüzünden mesele çıkıyor. Tofaş, Tofaş'tır; Mercedes de Mercedes'tir. Kimse Tofaş alıp da Mercedes kalitesi beklemez. Herkes bütçesine göre bir otomobil alır, ona biner. İleride bütçesi artınca daha kaliteli bir otomobile biner. Otomobil camiasının sosyolojik normalleri böyledir. Kimse Tofaş'a binen garibana vurmaz, kimse Mercedes'e binen zengini kıskanmaz, ona gıpta ile bakar ama kıskanmaz. Mercedes'e binmek herkesin ulaşmak istediği bir noktadır. Ama hiçkimse Tofaş'a 25 bin lira verip bu araba neden böyle sürekli sorun çıkarıyor, çürüyor, hızlı gitmiyor diye ağlamaz. Tofaş'a binen arkadaş, Mercedes'in jant seti fiyatına araba aldığının farkındadır. Ekonomik durumunu düzelttiği ilk anda da daha kaliteli bir arabaya geçecektir.

Bisiklet camiasında durum böyle değil maalesef. Arkadaş yerli bir firmadan Shimano Ultegra setli bir bisiklet alır, aldığı bu bisikletin yabancı muadilleri ülkemizde iki katı fiyatla satılmaktadır, neredeyse yarı fiyatına aynı vites setine sahip yerli bir bisikleti satın almıştır, vites seti dışındaki diğer parçalarda da yabancı muadillerindeki kaliteyi bekler, ama bu teorik olarak bile mümkün değildir. Sonra bu arkadaş aldığı bu bisikletin kadrosunu, gidonunu, selesini vs kötüler durur. Ama sevgili kardeşim, bunu sen bilerek almadın mı? Bilerek almadıysan sen nasıl bir safsın? Evet, saf! Madem ki Cannondale kalitesi istiyorsun, gidip Cannondale alacaksın. Neden Salcano alıp Cannondale kalitesi bekliyorsun? Tofaş alıp Mercedes kalitesi bekleyen ne kadar safsa sen de o kadar safsın. Salcano, Salcano'dur; Cannondale, Cannondale'dir. Yerli firma kalitesi düşük bir malı Cannondale fiyatına satıyor olsa seni anlayacağım. Ama neredeyse yarı fiyatına satıyorlar. Yine de sana yaranamıyorlar!

Artık yerli üretim yapan firmalar da bu duruma uyandı. Ucuz ve kalitesiz yerli malı imajının kârlı bir iş olmadığını ya da bundan sonra kârlı olmayacağını gördüler. Yabancı firmaların kalitesinde kadro üretip yahut ürettirip Türkiye'de montajlıyorlar. Yabancı firmadan iki-üç bin lira daha ucuza satıyorlar. Kaliteyi yükseltip yerli malı kalitesizdir imajını yıkmaya çalışıyorlar. 50 bin liraya üst segment bisikletleriyle tüketiciye geliyorlar. Üstelik karbon kadrolarını dünyaca ünlü bisiklet markalarının kadrolarını üreten tedarikçilere yaptırıyorlar, aynı kalitede yarı mamül malı, ithalattaki vergi indirimi sayesinde rekabetçi fiyatlarla piyasaya sürebiliyorlar. Eskisi gibi piyasaya düşük kaliteli mallarla girip sürümden kazanma mantığı kalmadı. Yerli üreticiler de kaliteye odaklanıyor, tasarımlarını geliştiriyor, piyasadaki ana akımları takip edip anında buna göre ürün yelpazelerini güncelliyorlar.

Salcano Cappadocia Alloy fixieye biniyorum. Benim ihtiyacımı tam manasıyla karşılayabiliyor. Türkiye şartlarına göre üretilmiş, sağlam ve kullanışlı bir fixie. Günlük ulaşım ihtiyacımı karşılamak için kendisine biniyorum. Oldukça da memnunum. Alırken kendisinden Cinelli kalitesi beklemedim, hâlâ da bir Cinelli kalitesi beklemiyorum. Zira Cinelli'nin bulhornu fiyatına komple bisiklet almışım. Nedir yani? Otomobil olayında "parasının arabası" diye bir kavram var. Genellikle ucuz fiyatlı arabaların ilan açıklamalarında sık sık karşımıza çıkar. Peki bu ne anlama gelir? İlana 20 bin lira yazılmıştır, şurası sağlam mı burası bakımlı mı diye sormayın, olan budur anlamında kullanılır. Bisiklette de "parasının bisikleti" durumu var. Tourney setli bisikletten Dura Ace performansı beklemeyeceksiniz. Zira olmuyor.

Daha önce de sıfır Salcano bir bisiklet (Xrs030) alıp bindiğim için ikincisinde ne gibi sürprizlerle karşılaşacağımı bilerek aldım. Bu yüzden fixiem servisin kapısından içeri girmedi. Bu birrrr... Yerli bir firmadan bisiklet alıyorsanız tüm servislerinin "mahalle bisikletçisi" seviyesinde olduğunu bilerek alacaksınız, zira öyleler. İlkinde gidon bandını ters sarmışlardı, vites ve jant ayarları düzgün değildi. İkincisinde de jant ayarı yok gibi bir şeydi, sağa sola sekme yapıyordu. Sıfır makineyi hiç binmeden en küçük parçasına kadar söküp baştan topladım. Hangi vida ne kadar sıkılır tork anahtarı ile ayarladım. Furc takımı ve göbekleri gresledim. Zincirdeki fazla baklaları ayıkladım. Asıl olaya geliyoruz şimdi. Sıkı durun. Fixed gear bir bisikletin lockring vidasını bile sıkmamışlar. Yanılıp bisikleti kurup binsem dişli sabitlenmemiş. Ölmediğimi varsayalım en iyi ihtimalle flip flop göbeğin üzerine takılan dişlinin ters pasosunu parçalayacağım. Fixie bisiklette fren, vites olmadığı için onları ayarlamak gibi bir derdim de olmadı, zira o işten hiç anlamıyorum.

Bir de yaşadığınız şehir marka olayında oldukça önemli. Çoğu zaman yaşadığınız şehrin teknik imkânları, bineceğiniz bisikletin markasını ve fiyatını belirler. Ben Çorum'da yaşıyorum. Yaşadığım şehirde üst segment bisiklete binen kimse yok. Olan da aktif sürücü değil. Bu yüzden bisiklet tamircileri de üst sınıf bisikletlerin yedek parçalarını getirmiyor, bakımlarını yapmıyor. Mesela çok rahat bir biçimde Campagnolo Süper Record setli, Campagnolo Bora Ultra jantlı bir bisikleti finanse edebilirim. Ama yaşadığım şehirde bunun tamir ve bakımını yapabilecek  tek bir teknisyen var mı? Yok. En yakın teknisyen 200 kilometre uzakta... Vites ayarını bozsam yaptırabilmek için arabayla 200 km yol gitmem gerekiyor. Ben nasıl üst segment bisiklete bineyim? Kendim yapayım desem, ben de anlamıyorum ki. Shimano Tiagra setli bir bisikletin aynakol göbek bakımını bile yaptıramadım, Campagnolo hak getire!

Paranız varsa Cannondale, S-Works, Trek alıp binersiniz, yoksa Salcano, Corelli, Bisan... Mesele benim açımdan bu kadar basit. İçinde bulunduğunuz toplumsal sınıf hangi normalleri yaşıyorsa siz de onu yaşayın. Milyon dolarlık servetiniz varsa gidip de Salcano almayın, alay ederler. Zira ediyorlar da. Salcano Xrs01'e binen Beyazıt Öztürk ile alay edenleri gördük, duyduk, biliyoruz. Asgari ücretle çalışıp 50 bin liralık Bisan Praetor'a binemezsiniz, alay ederler. 50 bin lirayı bisiklete vermiş diye arkanızdan teneke çalarlar. Aslında kime ne? Kim neye biniyor, neye binmiyor, bunu sorgulamak kimsenin hakkı da haddi de değildir! Fakat yaşadığımız ilkel toplumda durumlar böyle. Yaşamsal tercihleriniz bu ülkede sorgulanır, yargılanır, haksızca eleştirilir, onlarla alay edilir. Aslında böyle olmaması gerekirdi. Ama öyle! Sinir bozucu bir durum. Bu ülkede yaşıyorsanız bu gerçekle yaşamaya alışacaksınız. Alışmazsanız delirirsiniz, ben alıştım, delirmedim. Şimdilik...

Meseleyi kısaca özetlemek gerekirse şu sonuçlara ulaşabiliriz. Bu arada bu sonuçlar ayet değildir, hadis değildir. Değiştirilebilir, koşullara göre güncellenebilir, kişiye göre uyarlanabilir.
1. Paranız varsa pahalı bisiklete bineceksiniz.
2. Paranız yoksa ucuz bisiklete bineceksiniz.
3. Paranız varsa dünya çapında isim yapmış yabancı markaların ürettiği bisikletlere bineceksiniz.
4. Paranız yoksa yerli markaların ürettiği, montajladığı yerli bisikletlere bineceksiniz.

Mesele bu kadar basit aslında. Marka olayını abartmanın âlemi yok. Pahalı bisiklete binen de bisikletçidir, ucuz bisiklete binen de bisikletçidir. Trafikte, motorlu araçlar size gelip arkadan çarparken bisikletiniz pahalı mı ucuz mu diye bakmıyor. Çarpıp geçiyorlar. Siz de bisikletim markalı mı markasız mı, pahalı mı ucuz mu diye düşünüp durmayın. Neye binebiliyorsanız ona binin; ama bisiklete binin; fakat bisiklete binin; lâkin bisiklete binin! 

Bisiklete binin de isterseniz dede bisikletine binin. Marka olayını da fazla kafaya takmayın. Bisiklet camiasındaki boş beleş muhabbetlerden biridir. Sallamayın. Pedallamanıza bakın.

4 Ocak 2021 Pazartesi

BİR FOTOĞRAFIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...

Bu fotoğrafta Ferhun Öğünç, Ali Hüryılmaz ve Erol Küçükbakırcı varmış. Edirne Meriç Tekstil takımında birlikte yarış koşuyorlar. 1974 yılında Türkiye Pist Şampiyonası'nda takım takip yarışı sırasında çekilmiş. Velodromda 4 km takım takip yarışından bir kare... Yer Balıkesir Velodromu... Eski bisikletçiler öyle diyorlar. Yoksa bizim gibi tıfıl, genco bisikletçiler nereden bilecek böyle şeyleri caaanım! İlk bakışta öyle çok büyük ve derin anlamlar çıkarılacak bir fotoğraf gibi görünmüyor. Ama kazın ayağı öyle değil! 


Bu fotoğraftan çıkaracağımız dersler nelerdir? İrdeleyelim.

1. Ders: 1974 yılında Türkiye'de pist yarışları yapılabiliyordu. 2020 yılında pist yarışları yapılamıyor. Niçin? Velodrom yok! Dağılabilirsiniz. 2021'de yapılır mı? Allah kerim... 5 yıldır bisiklet sporuyla ilgileniyorum. Bu süre zarfında Türkiye'de yapılan tek pist yarışı Maltepe'deki velodromumsuda yapılan Malt Crit yarışları. Onun dışında pist yarışı görmedim, duymadım, bilmiyorum. Varsa bilen bildirsin, biz de cehaletimizi giderelim. Haaa pistimiz olmasa da pist bisikleti alanında Avrupa Şampiyonumuz var. (Ahmet Örken) Balkan Şampiyonumuz var. (Oğuzhan Tiryaki)

2. Ders: 1974 yılında Türkiye'de pist yarışlarının yapılabileceği velodrom benzeri bir şey vardı. Fotoğrafa bakınca görüyoruz ki velodroma benzeyen eğimli bir pistte yarış koşuluyor. Pist kaç metre uzunluğunda, eğim ne kadar, kaç adet kulvar var falan bunları fotoğraftan çıkarabilecek göz bizde yok. Olan varsa söylesin biz de öğrenelim. Konya Atatürk Stadyumu'ndaki pist hakkında bilgilere aşağıdaki kaynaktan ulaşılabilir. Ne varsa işte bu kadar. Şunu da söylemek gerekir ki Konya ve Balıkesir Stadyumlarındaki velodromumsuların bile yerinde yeller esiyor şimdi. Bursa'da da bir velodromumsu varmış zamanında. 3 milyon lira harcanıp yapılmış; ama projesi hatalı olduğu için tek bir yarış dahi yapılamamış. 2020 Türkiye'sinde Konya'da yapılacak bir velodrom hakkında proje ve bu projeyle ilgili yüzlerce haber var. Ama henüz kazma vurulmuş değil. İnşallah maşallah gelecekte bir tarihte olimpik standartlara uygun bir velodromumuz olacak.                              (https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Konya_Atat%C3%BCrk_Stadyumu )

3. Ders: Pist yarış disiplininin ne olduğunu bilen ve bunu sporcusuna aktarabilen hocalar vardı. Hocası ilgili disiplininin eğitimini vermese nereden öğrenecek bu çocuklar pist disiplinini? O dönemde kitap yok, dergi yok... Ya antrenörlerden öğreneceksiniz ya da takımdaki sizden tecrübeli büyük abilerden. YouTube yok ki girip dört beş videoda pist yarış disiplini hakkında bilgi edinesiniz!!! O yıllarda bu seviyede antrenman bilgisine sahip antrenör var ve bu bilgileri bisikletçilerine aktarabilecek düzeyde. Demek ki neymiş? Elin gavur antrenörleri olmadan da bir şeyler yapılabiliyormuş? Yapmaya niyetin varsa, kusurlu da olsa bir şeyler yapılabiliyormuş. Hem de 1974'te...

4. Ders: Bisikletlere bakarsanız görürsünüz, her sporcuda pist bisikletleri vardı. Bakıyorum, fotoğraftaki bisikletlerin üçü de pista! (Pist bisikleti ile normal yarış bisikleti arasındaki farklarını bilenler ne demek istediğimi anladı kanımca.) Fakat o yıl Konya'da yapılan pist yarışlarında fırtınalar kopmuş yine. Pistte normal yol bisikleti ile yarış koşanlar da varmış. Sonuçlara ve hakemlere itirazlar olmuş. Türk bisikletinin kronik hastalıkları işte. Elli yıl geçmiş hâlâ doğru düzgün sonuç açıklayamayan bir hakem heyetimiz var. Hayırlısı... (Feyzi Açıkalın, Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nun 50 Yıllık Öyküsü, Ege Yayınları, 2014, İstanbul, S90)

5. Ders: 1974 yılında pist bisikleti yarışlarını takip edilebilecek kadar önemli kabul edip takip eden bir spor basını vardı. Cumhuriyet gazetesi pist yarışlarını bile günü gününe spor sayfasında haber yapmış. Bu gazete o zaman da bugün olduğu gibi fikir gazeteciliği yapan bir gazeteydi. Sayfa sayısı az olmasına rağmen bisiklete yer vermiş, ilginç, cidden çok ilginç! 2020 yılında Türkiye Yol Bisikleti Şampiyonası yapılıyor, ulusal basını bırakalım, spor basınında bile bir iki paragraflık küçücük haberlerle geçiştiriliyor. 2020'de bisiklet sporu o derece önemsiz bir spor ki spor medyası bile ulusal şampiyonayı haber yapılacak düzeyde önemsemiyor, kısacası sallamıyor.

6. Ders: 1974'te Ali Hüryılmaz adında şampiyon bir bisikletçi vardı. Bulgaristan'dan kaçıp ülkemize gelen Batı Trakya Türkleri'nden... Kaçış hikâyesi tam manasıyla bir soğuk savaş ajan filmi gibi... Kendisinin kim olduğunu bilmeyenler varsa Mehmet Büyükarı'nın kaleme aldığı Son Rampa adlı kitapta Ali Hüryılmaz'ın efsanevî hayat hikâyesi ayrıntılarıyla anlatılıyor. Merak eden kitabı edinip okusun. Bu fakir, şu anda okuduğunuz blogda bu kitap hakkında uzunca bir tanıtım yazısı da kaleme almıştır. Belki okursunuz.
(https://kadro19.blogspot.com/2020/07/mehmet-buyukari-son-rampa-ali-huryilmaz.html?m=1)

7. Ders: 1974'te Ferhun Öğünç adında döneminde nam salmış bir bisikletçi daha vardı. Türk Bisiklet Tarihi öyle bir iki bisikletçiden ibaret değil. Hakkında yazılmış üç adet koca koca kitap var. Gençlerin tanımadığı, bilmediği ne kadar şampiyon bisikletçimiz var? Ferhun Öğünç hakkında öğrenebilirdiklerim bu kadar: "1952 yılında İstanbul’da doğdu. Bisiklete on altı yaşında Sarıyer’de başladı. 1969’da Bakırköy Bisiklet İhtisas Kulübü’ne transfer oldu.1970 Gençler Türkiye Şampiyonluğu, 1971, 1972, 1974, 1975 Büyükler Takım Türkiye Yol ve Pist Şampiyonluklarını kazandı. 1976 Uluslararası Akdeniz Turu’nda sarı mayo giyerek 1. geldi. 50’den fazla milli oldu.1977 yılının başında New York’a gitti ve halen burada Mohegan Lake kentinde oturmaktadır."

http://www.kimkimdir.net.tr/kisiler/ferhun-ogunc

8. Ders: 1974 Türkiye'sinde, Dünya yarışlarında bile kullanımı yaygın değilken kask benzeri bir şeyi tanıyıp bilip kullanan sporcular vardı. O dönemde bütün imkânsızlıklara rağmen bir şekilde malzeme edinip bu sporu yapmaya çalışan sporcular vardı. Gençler, şimdi siz bilmezsiniz, o dönemlerde Aliexpress falan yok. Yurt dışından sipariş vermeyi rüyasında göremiyor kimse. Merhum Süleyman Demirel'in tabiriyle "50 sente muhtaç" durumdayız. Dolar, mark, sterlin karaborsada... Bu koşullarda pist yarışının bütün takım taklavatını bir şekilde temin edebilmişler. Niyet var ya niyet, hah işte o çok önemli! Niyetin varsa bir şekilde temin ediyorsun malzemeyi. 

9. Ders: Bu kare takım takip yarışından bir kare olduğuna göre en az iki adet takım var bu yarışta. Tek takım kendi kendine deli danalar gibi pistte dönüp durmuyor herhalde? Mantıksal olarak en az iki takım var. Bildiğim kadarıyla dört farklı takım var o zamanda, ama bu bilgim net değil. Kaynak bulamadım. 1974 yılında takımlar hâlinde pist yarışı yapabilecek kadar sporcu, bunları donatacak kadar pist yarışı malzemesi var. Yıl 1974!!!! Günümüzde hangi bisiklet takımlarında kaç adet pist bisikleti var? Sevgili antrenör hocalarım yorumlara adet girsin, sayımızı bilelim ama değil mi?

10. Ders: Meriç Tekstil tarafından sponsorluğu üstlenilen bir bisiklet takımı var. Bu takım öyle şimdikiler gibi naylon bir takım değil. Sadece federasyon seçimlerinde oy vermek için kurulmuş yarış koşan tek bir sporcusu olmayan tabela takımı değil yani. En azından pist yarışı koşabilen üç bisikletçisi var. Bu takım hakkında bilinenler şunlar: "1969 yılında Dr.Fevzi AKSOY’un başkanlığında kurulan Bakırköy Bisiklet İhtisas Kulübü (BİK), 1973’te önce 19 Mayıs Mağazaları ve sonra Meriç Tekstil Kulübü olarak faaliyetlerini 1977 yılına kadar sürdürmüştür. BİK 1970’li yıllarda Türkiye’de bisiklet sporundaki atılım ve canlanmanın öncüsü olmuş ve bir ekol getirmiştir. Ali HÜRYILMAZ’ın öncülüğünde oluşturulan bu ekol kondisyon, bisiklet ve disiplinden meydana gelmiş ve buradan yetişen sporcular uzun yıllar milli takımın değişmez elemanları olmuştur." (https://bisiklet.gov.tr/Sayfa/Federasyonumuzun_Tarihi-9.aspx)

Bu böyle devam edip gider... Yazıyı kısa kesiyorum. Görmesini bilen göz için tek bir fotoğraf karesi bile bisiklet sporunun nasıl bitirildiğini göstermeye yetecektir.

30 Aralık 2020 Çarşamba

BİSİKLET YOLLARI ÜZERİNE VOL 2!


BİSİKLET YOLLARI NE İŞE YARAR?

Bir önceki yazımızda insanların bisiklet yolu yapıldığı için bisiklete binmeye başlamayacağı, bisiklet kullanan insan sayısı arttıkça bisiklet yollarının yapılmasının bir ihtiyaç haline geleceği tezini uzun uzun yazarak anlattık. Şimdi de bisiklet yollarının ne işe yarayacağını uzun uzun anlatacağım.

Bisiklet yolları yapılınca insanlar birden bisiklete binmeye başlamayacak! Öyle bir sihirli değnek değil bisiklet yolları. Yıllardır işine, okuluna, çarşıya, pazara kişisel motorlu aracını yahut toplu taşımayı kullanarak giden insanlar bisiklet yolunu görünce uhrevî bir aydınlanma yaşayıp şimdiye kadar ne kadar saçma bir iş yaptıklarını şıp diye anlayarak bisikletli ulaşıma başlamayacak. Beyaz yakalı kardeşlerimiz bisiklet yolları yapıldı diye Ferrari'sini Satan Bilge misali arabasını satıp bir bisiklet alarak ofisine gitmeyecek. Mesai dâhil 12 saat çalışıp evine ekmek götürmeye çalışan işçi kardeşimiz o yorgunluğun üstüne bedava iş yeri servisiyle evine gitmek yerine bisikletle eve gitmeyecek. Okul, etüt merkezi, DYK kursu, özel ders arasında mekik dokuyan ortaokul ve lise öğrencileri bu temponun içine sos olarak bisikletli ulaşımı da ekleyerek çektikleri acıya tatlı bir dokunuş yapıp mazoşizmin doruklarında kendinden geçmeyecek. Burs yahut öğrenim kredisiyle geçinmeye çalışıp haftada en az üç gün noddle ile beslenmek zorunda kalan üniversite öğrencisi kardeşlerimiz bisiklet yolları yapıldı diye aç karnına kendilerini bisiklet yollarına vurmayacak. Çocuğuna en küçük bir zarar gelmesin diye çabalamaktan paranoyak hâle gelen geneksel Türk anneleri çocuklarını da yanlarına alarak günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bisiklet yollarını doldurmayacak. Bunların hepsi uzun bir zaman gerektiren planlı bir eğitim ve propaganda süreci sonunda mutlaka olacaktır; ama bir anda gerçekleşmeyecektir. Bisiklet dernekleri ve topluluklarının fantastik beklentileri nesnel gerçekliğin sert duvarlarına çarpa çarpa parçalanacak. Göreceğiz.

Bisiklet yolları bir ihtiyacı karşılamak için yapılır. Soruyorum. Mevcut hâliyle bisiklet yolları hangi ihtiyacı karşılıyor? Soruyorum, mesela mesailer dâhil günde 12 saate yakın çalışan bir fabrika işçisinin hangi derdine derman oluyor? Motosikletin bile motorlu araçtan sayılmadığı bir kültürde motorlu araç sürücülerinin bisiklete saygı duymasına ne tür bir katkısı olacak? Soruyorum, şehrin bütün ana caddeleri baştanbaşa bisiklet yolu ile donatılsa insanlar arabalarını bırakıp yaz kış işe, çarşıya, pazara, okula bisikletle mi gidecek? Şehrin bütün caddeleri bisiklet yolu ile donatılsa o yolları dolduracak kadar bisiklet kullanıcısı var mı sizin şehrinizde? Kendi öz gücünüzle bisikletli bir yaşam kurmaya çalışmak yerine pabuççu muştası gibi bir yan kuvvet (belediye) kullanarak amaçlarınıza ulaşmak, yani kaçak güreşmek, size yakışıyor mu? Hani nerede metropollerde her gün düzenli olarak bisiklet kullanan binlerce bisikletli? Her sabah kahvaltısının yaptıktan sonra bisikletine atlayıp işine gitmeye çalışan binlerce kişi nerede? Bini bırakalım, yüz kişi nerede? Neredesiniz bisiklet dernekleri ve toplulukları? Sizi göremiyoruz! Sizler her sabah yollarda olsanız bile trafikteki bisikletli oranı toplumsal areneda sizi görünür kılmaya yetmiyor.

Son soruya dikkat edin. İşte o soru "Bisiklet yolu ne işe yarar?" sorusunun asıl yanıtını içinde barındırıyor. O bisiklet yollarını dolduracak kadar bisiklet kullanıcısı sizin şehrinizde olsa zaten bisiklet yolları ne işe yarar diye oturup tartışmak zorunda kalmayacağız. Bisiklet dernekleri ve topluluklarına sesleniyorum. Aynaya bakın, bu acı gerçekle yüzleşin artık. Bisiklet yolu talep edecek kadar geniş bir halk tabanına sahip değilsiniz. Şehrin normali değil marijinalisiniz. Şehrin normali motorlu araç kullanarak günlük ihtiyaçlarını karşılamak iken tabii ki daha fazla araç yolu talep edilecek? Ne bekliyorsunuz? Öyle haftada birkaç etkinlikte bir araya gelerek beş on kilomatre bisiklet sürmekle olmuyor bu işler. Kaçınız her gün işe bisikletle gidip geliyor? İşe bisikletle gidip gelen bisikletçiler, size sesleniyorum, kafanızı deve kuşu gibi kuma gömmeyin: "Siz kaç kişisiniz?" Yerel seçimlerde kaç oyunuz var? Bisiklet kültürünün yarattığı ekonominin şehrin ekonomik gelirlerine oranı nedir? Bir çırpıda "Tiz vakitte bu cadde-i kebire tarik-i velosiped yapıla!" diye ferman buyurduğunuz caddelerin esnafına ayda kaç lira kazandırıyorsunuz? Bisiklet yolu talep ettiğiniz şehirde o yıl bisiket turizminden kaç milyon dolar döviz girdisi sağlanmış? Ne oldu? Sustunuz. Sesiniz gelmiyor. Sizi duyamıyorum.

Bisiklet yolları bizim bisiklet derneklerimiz ve topluluklarımızın iddia ettiği gibi bisikletli yaşamın gelişiminde bir sihirli değnek etkisi yaratmayacak. Tabii ki önceki duruma göre göreceli bir iyileşme sağlayacak; ama o yola yapılan maddî harcamayı rasyonelleştirebilecek oranda bir sosyal fayda da yaratamayacak. Uygulamalardan öğrendiğimizle konuşuyoruz. Kadıköy'de çarşı içine yapılan bisiklet yolları ne oldu? Bağdat Caddesi'ndeki bisiklet yolunun akıbeti nedir? İzmir Alsancak'a yapılan (Vasıf Çınar Caddesi) bisiklet yolu nerede? İzmir'de Karşıyaka-İnciraltı körfez yolunun bağlantı noktaları ne zaman yapılır? Antalya'da şehir içindeki bisiklet yolları geçen yerel seçimden sonra kimseye haber verilmeden bir gecede nasıl söküldü? Cumhuriyetin başkenti Ankara'da bir kilometre bisiklet yolu neden yok, neden bu güne kadar bir kilometre bile yapılmadı? Çorum'da, Recep Tayyip Erdoğan Caddesi'nde, bisiklet yolları yönetmeliğine uygun bir biçimde dünya standartlarının da ötesinde bir işçilikle yapılan yeni bisiklet yolundan günde kaç bisikletli geçiyor? Yapıldıktan sonra kullanılmadığı için kaldırılan bisiklet yolları listesi uzar gider. Kısa kesiyorum.

Bisiklet yolu bir ihtiyaç olduğu vakit yapılır. İhtiyaç doğmadan yapılan, yahut yapılacak olan yatırım ölü yatırımdır. Yıllardır Türkiye'de bisiklet yolu yapacağız diye milyonlarca lira çöpe atılıyor. Bisiklet yolları yönetmeliğine uygun olmayan ve hiçbir ihtiyacı karşılamaya hizmet etmeyen bisiklet yolu yatırımları yüzünden daha verimli yatırımlarda kullanılması gereken milyonlarca lira israf ediliyor. Ülkemizde bisiklet kültürü her geçen gün bir adım daha geriliyor. Kim demiş bisiklet kullanımı artıyor diye? TÜİK yalan mı söylüyor? Her geçen gün şehirlerde motorlu araç sayısı artıp duruyor. Ulusal gazetelerin ekonomi sayfalarında tam sayfa gövde gösterisi yapar gibi üretim ve satış rekorları kırdıklarını iddia eden motorlu araç üreticileri yalan mı söylüyor? Hadi onlar yalan söylüyorlar diyelim, her sene benim TOFAŞ hisselerinden aldığım temettü geliri niçin artıyor? İnsanlar kredi çekip ikinci arabalarını alıyor. Havanın güzel olduğu zamanlarda bile işe bisikletle gitmek yerine motorlu aracını kullanıyor. Türkiye'nin mevcut nesnel koşullarda acil ihtiyacı daha fazla motorlu aracı daha hızlı bir şekilde hareket ettirebilecek düzeyde geniş caddeler ve bulvarlardır. Sabahtan akşama kadar akmayan trafikte saatlerini heba eden milyonlarca insanın şehrin yönetiminden tek talebi daha hızlı akan bir trafiktir. Acı gerçek budur. Bununla yüzleşmek zorundayız.

Bisiklet yolu ne işe yarar? Sözgelimi 250 bin nüfuslu bir şehirde her sabah 10 bin insan işe bisikletleriyle gidip gelmeye başladığında çok işe yarar. Yüz kişi bisiklet kullanacak diye yapılan bisiklet yolunun yarayacağı tek şey belediye, esnaf, halk, bisikletliler hattında yüksek gerilim yaratmaktır. Şimdiye kadar yapılan uygulamaların sonuçlarından görüyoruz ki ana caddelere ulaşım amaçlı olarak yapılan bisiklet yolları, yolu yapan belediyeye düşman kazandırmak dışında bir işe yaramıyor. Haa unuttum, bir de o yolu yaptırmak için sosyal medya araçları üzerinden yapılan kampanyalarla belediyeler üzerinde baskı kuran bisiklet dernekleri ve topluluklarına yönelik yoğun bir halk tepkisine neden oluyor. Sonuç? Halkı tarafından dışlanan bisikletliler hızla marijinalleşiyor ve içinde yaşadığı halka yabancılaşıyor. Bisiklet yollarına karşı olan kitleleri görünce "Bu halktan bi cacık olmaz kardeşim!" kafasına ulaşan bisikletliler, insanları bisikletli yaşama ikna etmek için teşvik edici faaliyetler yapmak yerine içinde yaşadıkları halkı bisiklet konusunda çok cahil olmakla suçlayıp bir kenara çekiliyor.

Bisikletli yaşamı şu anda içinde yaşadığınız şehrin insanlarıyla inşa edeceksiniz. Şehre dışarıdan bisikletli yurttaş ithal etmek gibi bir seçeneğiniz varsa tabii o ayrı! Ver oradan abime her gün işe bisikletle gidip gelen beş bin Hollandalı!!!! Yok böyle bir şey. Bugün bisiklet yoluna karşı şiddetle muhalefet eden esnafı kazanacaksın, bisiklet yolu yüzünden caddede aracını park edecek yer bulamayan semt sakinini kazanacaksın, bisikleti bir çocuk oyuncağı olarak gören geniş halk kitlelerini kazanacaksın. İçinde yaşadığın şehri "bisiklet şehri" yapmak istiyorsan içinde yaşadığın şehrin insanlarını bisikletli yaşama kazanacaksın. Şehrinde bisiklete binmeyi bilmeyen ev hanımlarına bisiklet kursu açıp yüzlercesine bisiklet kullanmayı öğretmeden bu insanlar niye bisiklet sürmüyor diye ağlamayacaksım. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun efsanevi romanı Yaban'ın son bölümünde kullandığı o acımasız cümleyi biraz değiştirerek soralım şimdi: "Ey aydın Türk bisikletçisi!!!! Bisikletli yaşam konusunda bir çölü andıran bu toprakları geliştirmek için şimdiye kadar ne yaptın? Ne ektin ki ne biçeceksin!" Öyle "Ben yol yaptım, hadi sürün durun gaari!" demekle olmuyor, görüyoruz. Bisiklet yolu yapmadan önce o yolda bisiklet sürecek insanı kazanacaksın. Başka türlüsü gülünç oluyor çünkü. 

Gerçekçi olacaksın. Olmazsan Sivas'a demiryolu hattı yapıldığında bunu kutlamak için halka klasik müzik dinletirsin, o konserden çıkan halk da "Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi." diye cevap verir. Üzerinden tren geçmiş gibi olursun. Klasik müzikten zevk almayı öğretmediğin kitlelere zorla klasik müzik dinletirsen zulüm olur tabii. Bisiklet kullanmayı öğretmediğin, bisiklet kullanmaktan zevk almayan kitlelere size bisiklet yolu yaptım, haydi sürün demek de zulümdür. 1930'ların Sivas'ında klasik müzik konseri - o dönemdeki mevcut nesnel koşullarda- olmaz; ama on numara Âşıklar Bayramı yapılır. (Ahmet Kutsi Tecer yaptı.) 2020'nin nesnel koşullarında ana caddelerde bölünmüş bisiklet yolu olmaz; ama on numara "paylaşımlı bisiklet yolu" olur, on numara "motorlu araç sürücüleri için bisikleti fark et kampanyası" olur. Emeklemeden koşulmaz. Emeklemeden koşmaya kalkan maceraperestler, kafalarını nesnel gerçekliğin sert duvarına vura vura hakikati öğrenirler.

Bu yazı burada biter. Bir sonraki yazıda başarılı bisiklet yolu uygulamalarından örnekler vererek mevcut nesnel koşullarda bisiklet yolu ihtiyacının nasıl karşılanması gerektiğini konuşacağız.

26 Ağustos 2020 Çarşamba

PAUL FOURNEL - BİSİKLETE ÖVGÜ

Dünyada bisiklet kültürü üzerine yazılan ve basılan pek çok kitap var. Bunların çoğu edebî bir derinliği olmayan yazarlar tarafından kaleme alınan, bisiklet kültürü bakımından çok yararlı bilgiler veriyor olsa da, damakta estetik bir haz bırakmayan kitaplardan oluşuyor. Genelde bisikletle ilgili teorik konuları ve profesyonel bisikletçilerin yaşamını konu alan kitaplar oluyor bunlar. Bu kitaplar genellikle efsane olarak kabul edilen bisikletçilerin yaşam öyküsüne odaklanıyor. Satış kaygısı yüzünden bisiklet üzerine yazılmış edebî içerikli kitaplara pek fazla bir ilgi yok yayın dünyasında. Öyle olmasına rağmen dünyanın edebiyat cephesinde bisikletin anlam ve önemini kavratan pek çok yayının olduğunu da söylemeden geçmeyelim. En azından İngilizce ve Fransızca dillerinde basılmış kitaplarda bisikletle ilgili edebî içeriğin ortalama bir okurun ömrü boyunca okuyarak bitiremeyeceği bir boyutta olduğunu da belirtelim.

Dünyada durumlar böyleyken ülkemizde nasıl olacağını tahmin etmek zor değil. Ülkemizde bir yılda bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar bisiklet kitabının basıldığını düşünürsek bunların kaç tanesinden edebî bir haz alabileceğimizi siz düşünün. Olur da bir gün herhangi bir yayınevi editörü mebzul miktarda kâğıt israf ederek basacağı bir bisiklet kitabıyla keyfî zarar etmeyi gözüne kestirebilirse yazınsal içerik ve bisikleti aynı bağlamda bir kitap bütünlüğünde okuma şansına erişiyoruz. İşte o zaman bir Sezen Aksu şarkısındaki gibi "belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur anılarda". 

Ülkemizde sadece bisiklet kitapları yayımlayan bir yayınevi var. Gereken ilgi ve desteği göremese de inatla ve inançla bisiklet kitapları basmaya devam ediyorlar. Şimdilik sadece çeviri kitaplar yayınlıyorlar. Bisikletçilerin ilgi ve destekleriyle ileride bir gün telif kitaplar da basabilecek bir seviyeye gelebilir belki diye umutlanmak istiyorum. "Ahan da reklama başladı şimdi." demeyin. Yayınevi ile uzaktan yakından bir alakam yoktur. Yayınevi ile uzaktan yakından alakası olan kimseyi de tanımıyorum. Yayınevi ile uzaktan yakından alakası olan kimselerin de beni tanımadığını düşünürsek durumlar daha net bir biçimde anlaşılabilir. 😂 Bisiklet kitabı basan bir yayınevine ortak olmacak kadar finansal okuryazarlığım vardır. Parayı ekseriyetle düzenli temettü dağıtan şirketlerin borsada işlem gören hisselerine yatırıyorum. En sevdiğim renk de sarıdır, anladınız siz onu! 😉 

Zebraska Yayınları'nın adını mutlaka duymuşsunuzdur diye düşünüyorum. Duymadıysanız "Ulen bir de bisikletçiyim diye geçiniyorsunuz, daha bisiklet kitapları basan bir yayınevinin varlığından haberiniz yok, ne ayaksınız oğlum siz!" diye size ayar vermek istemiyorum, ısrar etmeyin lütfen, bu aralar tam bir sevgi pıtırcığı kafasındayım. Hayırlara vesile olsun inşallah. Her neyse, bilmiyorsanız öğrendiniz, adı Zebraska olan ve bisikletle ilgili kitaplar yayımlayan bir yayınevi var, öğrendiniz, geçelim... Bu kadar mı? Değil tabiî. Dandirik bir fondoya bin kişinin katıldığı "yalnız ve güzel ülkem"de Zebraska'nın bastığı ilk kitap bile ikinci baskıyı göremediyse ayar verme ve atarlanma konusunda biraz haklı olabilirim gibi geliyor bana... Yok yok, kızmayacağım. Bu aralar sevgi pıtırcığıyım ben. Çıldırmıycam. 

Zebraska Yayınları edebî bir derinliği olan bisiklet kitapları basıyor. Bastığı son kitap, Fransız edebiyatının nev-i şahsına münhasır yazarlarından biri olmasının yanı sıra "obsesif kompulsif cyclist" seviyesinde bisiklete tutkun biri olarak tanımlayabileceğim bir yazar olan Paul Fournel'in Bisiklete Övgü adlı kitabı! Dünyada bisiklet literatürünün kült kitaplarından biri olarak kabul ediliyor. Zebraska bu kitabı yayın takvimine almamış olsaydı muhtemelen bir elli yıl daha Türkçeye çevilmesini ve basılmasını bekleyebilirdik. Diğer kitapları okumak için elli yıl beklemek istemeyen bisiklet tutkunları şimdi İngilizce ve Fransızca öğrenmeye başlayabilir. 😂 Yılda en iyi ihtimalle iki kitap basabilecek bütçeye sahip olabilen bir yayınevi diğer kitapları kaç yılda çevirtip basabilir sizce? Matematiği iyi olan parmağını kaldırsın. Bilemedim, sus otur!!! İngilizce ya da Fransızca öğrenmek daha kısa sürer kesinlikle. 

Gırgırı bırakıp kitaba dönelim. Yazar kısa kısa bölümlerde bisiklete dair genel konularla ilgili nesnel ve özgün fikirler ortaya koyarak bisiklet kültürüne etkin bir giriş yapıyor. İşi orada bırakmıyor. Kişisel bisiklet yaşantısından damıttığı pratikten hareketle çoğu bisikleçinin defalarca yapmış olmasına rağmen yaparken farkında olmadığı ayrıntılara parmak basıyor. Küçük ve etkili hikâyelerle anlatmak istediği konuya olan ilgimizi diri tutarken diğer taraftan biz farkında olmadan bisiklet kültürünün temel bilgilerini irdeliyor, çaktırmadan bisikletin propagandasını yapıyor. Sessiz ve derinden akan bir ırmak gibi körpe zihinlere bisikletizm ideolojisini zerk ediyor. Bisiklete Övgü, inanılmaz derecede akıcı bir kitap. Başlıyorsunuz ve bitiyor. Bir program dâhilinde bitirmek zorunda olduğunuz bir işi yaparken bu kitabı okumaya başlamanızı tavsiye etmiyorum. Zira kitaba başladıktan sonra kitabı bitirmeden işinize geri dönemeyeceksiniz. Efendime söyleyeyim, benim uzun ve sıkıcı yazılarım gibi değil. Adam yazdığını keyifle okutmayı iyi biliyor. Azıcık sürtüneyim, belki bana da bulaşır. 😊 

Genellikle bir kitabı ilk defa okurken elime kalem alıp önemli yerlerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktur. Bunu ikinci okumada yapıyorum. Çoğu zaman ikinci bir okumayı hak edecek bir içerikle karşılaşmadığımı düşünürsek okurken kaleme pek de ihtiyaç duymadığımı söyleyebilirim. Bisiklete Övgü'nün ilk okuması sırasında elime kalem almamak için kendimi zor tuttum. İkinci okumanın sonunda ise mebzul miktarda altı çizilmiş cümle ile neredeyse kitabın yarısını kömür karasına buladığımı fark ettim. Bu kitabı tanıtan diğer yazarlar gibi spoiler vermeyeceğim. "O cümleler nasılmış acep?" diye meraklanan arkadaşları memnun edemeyeceğim. Kusura bakmayın. O duvarlara yazılası özlü sözlerden birkaçını okumak için bu kitabı satın alacaksınız sevgili kardeşlerim. Yok öyle bedavadan edebî haz! Ne kaaa ekmek o kaaa köfte!

Paul Fournel'in Bisiklete Övgü'nün adlı kitabı okuyana yazınsal estetik haz vaat eden bir bisiklet karnavalı. Edebî bir bisiklet panayırı! İçinde bisiklette dair küçücük bir sevgi ve ilgi parçacığı taşıyan herkese okurken ve okuduktan sonra unutulmaz deneyimler yaşatmayı garanti ediyor. Bisiklete bir şekilde başlayan herkesin okuması gereken bir kitap. Bisiklete başlatmak isteyeceğiniz herkese okutmak isteyeceğiniz bir kitap. Bisiklete olan inancınızı diri tutmak için dönüp dönüp okumanız gereken bir kitap. Bisikletçinin "başucu" değil "başiçi" kitaplarından biri Bisiklette Övgü! 

Bu kitabı okuyun. Okuyun ki bir dönem profesyonel bisikletçilik yapmasına rağmen sonradan bisiklete olan inancını yitirenlerden olmayın. Bisiklete Övgü'yü okuyun ki Zeki Müren bisikletine binerek futbol maçı izlerken çektirdiği fotoğrafını sosyal medyaya koyan bisikletçilerden olmayasınız. Nokta.

Kitabı satın almayı istiyorsanız aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz. 

https://zebraska.com.tr/urun/bisikleteovgu/

18 Temmuz 2020 Cumartesi

MEHMET BÜYÜKARI - SON RAMPA / ALİ HÜRYILMAZ KİTABI 

Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz. Geçmişine saygı duymayanın saygı duyulacak bir geleceği de olmaz. Türk bisikletine geçmişte emek vermiş abide şahsiyetleri tanımadan Türk bisikletinin geleceğini inşa edemeyiz. Türk bisiklet sporuna emek vermiş kişilerin sergüzeştini öğrenmeden günümüzdeki sorunlara çözüm bulamayacağımız apaçık ortada. 1930'lardan günümüze kadar süregelen Türk bisiklet geleneği içinde sele üzerinde acı çekmiş, milli formayı terletmiş her kim varsa doğrusuyla, yanlışıyla bizimdir, bizim geleneğimizdir. Onların doğrularından da hatalarından da öğreneceğimiz çok şey olacak.

Bisiklet sporunun günümüzdeki durumuna bakarak konuşmak gerekirse geçmişte yapılan hatalardan ders almadığımız ortadadır. Geçmişte yaptığımız hataları aynen tekrarlamaya devam ediyoruz. Geçmişte Türk bisiklet sporunu yücelten hangi uygulama varsa hızla yürürlükten kaldırıyoruz. Türk bisiklet tarihine dair ne okusam hep aynı kısır çekişme hikâyeleri çıkıyor karşıma. Devrecilikten, bölgeciliğe; adam kayırmalardan, aklın ve bilimin reddine kadar her türlü konuda kısır çekişmeler organize edebilme yeteneğimiz Türk bisiklet sporunun da tarihini lekeliyor maalesef. Günümüzde dünya bisiklet arenasında Türk bisikletinin esamesi okunmuyorsa bunun sebebini geçmişimizde aramalıyız. Çünkü bu kadar bozuk bir düzen 10 yılda inşâ edilmiş olamaz. Bu kadar çarpık bir yapı inşâ edebilmek için en az yüz yıl ister.

Türk bisikletinin efsane isimlerinden biri Ali Hüryılmaz! Yaşam macerası ile de büyük bir insan aynı zamanda. Anavatanın dışındaki Türklerin yaşadığı sıkıntıların tamamını daha çocuk yaştayken çeken, acıların koynunda ana sütü yerine zehir içerek büyüyen bir çocuk Hüryılmaz! Anavatana, hürriyetine kaçmak yerine, onun kimliğini ve kişiliğini reddeden bir ülkede yaşamaya katlanabilme onursuzluğunu kabullenebilmiş olsaydı zamanının en büyük bisikletçilerinden biri olarak dünya bisiklet tarihine adını altın harflerle yazdıracaktı. Ama o kolay olanı değil, zor olanı seçti. Büyük bedeller ödemeyi de göze alarak Türklerin hür yaşadığı ülkemize iltica etti. 

Bu hayat hikâyesinin devamını Mehmet Büyükarı'nın kaleme aldığı Son Rampa adlı kitabından okumalısınız. Zira o benden daha akıcı ve daha etkileyici bir biçimde anlatıyor Ali Hüryılmaz'ın hayat hikâyesini. Ali Hüryılmaz kimdir, neler yapmıştır, Türk bisiklet sporuna nasıl hizmet etmiştir, ülkemizde bu sporu geliştirmek için kimlere karşı hangi mücadeleleri vermiştir, niçin ötekileştirilmiştir, hangi sebeplerden ötürü en formda olduğu dönemde bisiklet sporunu bırakmak zorunda kalmıştır? Hepsinin cevabı bu anıtsal kitapta! Bu kitabı okumadan yarış koşmaya kalkmayın. Pişman olursunuz. Bu kitabı okumadan ortamlarda bisiklet sporu yapıyorum demeyin, Ali Hüryılmaz adını bilmediğiniz için rezil rüsva olursunuz.

Öyle elinizde kahveyle çayla falan okunacak bir kitap değil bu. 160 sayfa nerede başlıyor nerede bitiyor bilemiyorsunuz. Bisikletçi yaşam öyküsü müdür, soğuk savaş polisiye romanı mıdır, yoksa çoksatar tarzı bir gerilim hikâyesi midir anlayamıyorsunuz. İlk okumanızda elinize aldığınız kahve ya da çay bir yudum dahi alamadan bardakta soğuyacak. İlk okumada yanınıza bunları alıp da israf etmeyin, tavsiye etmiyorum. İkinci okumanızda ise elinize bir kalem alıp önemli yerlerin altının çizilmesi gerektiğini anlıyorsunuz. Ali Hüryılmaz'ın not defterine kaydettiği parçalar her bisiklet sporcusunun hayat mottosu yapabileceği ilkeler içeriyor. İkinci okumada durup düşünüyorsunuz, sorgulamaya, eleştirmeye, çarpık olanın yerine daha iyisini koymaya yönelik yapıcı fikirler üretmeye başlıyorsunuz. Bu kitabı okurken bisiklet sporunun geçmişi ve geleceği üzerine düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Kitap içeriğiyle, yazar ise üslubuyla sizi bunun üzerine düşünmek zorunda bırakıyor zira!

Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz. Ali Hüryılmaz'ın yaşam öyküsünde bunun bir kere daha kanıtlanmış olduğunu görüyoruz ve kahroluyoruz. Ülkemizin harcanmış yetenekler ülkesi olmaktan çıkacağı günleri hasretle bekliyoruz. Bu bekleyiş edilgen bir bekleyiş değil, olmamalı! Ali Hüryılmaz gibi yanlışa yanlış diyebilenlerin yaşam öyküsünden ibret almalıyız. Susarak değil, onurumuzla savaşarak mücadele etmeliyiz. Bisiklet sporunu ayaklar altına alanlara karşı bu sporu yüceltmek için mücadele ederken, azmimizi ve kararlılığımızı Ali Hüryılmaz gibi Türk bisikletinin efsane kişiliklerinin yaşam öyküsünden almalıyız. 

Bugün ülkemizde 1000 kişi ile gran fondolar koşuluyor. Bu veri, bisiklet sporunun ülkemizde ulaştığı gelişmişlik düzeyinin bir göstergesi olarak sunuluyor bizlere. Bisiklet sporuyla ilgili paylaşımlar yapılan sosyal medya grupları on binlerce kişiye ulaşıyor. Böyle bir "gelişmişlik ortamında" bisiklet sporuyla ilgili bir kitabın bir yılda en az iki baskı tazelemesi gerekir. Bekleyip göreceğiz. Mehmet Büyükarı'nın Son Rampa adlı romanı ikinci baskısını ne zaman görebilecek? Benim pek umudum yok; ama bütün samimiyetimle söylüyorum ki bu öngörümde yanılmak istiyorum. İnşallah, bisiklet camiası denen her neyse artık, bu kitaba gerektiği ilgiyi gösterir. Ali Hüryılmaz ile aynı kaderi paylaşan Naim Süleymanoğlu'nun filmi milyonlarca kişi tarafından izlendi. Ali Hüryılmaz kitabı da binlerce kişi tarafından okunur diye umuyorum. Ummak istiyorum. En azından bisiklet sporuna başlamaya niyet eden genç çocuklar okusa yeter. Nasıl bir geleceksizlik ile karşı karşıya kalacaklarını bu kitaptan öğrenerek bu spora başlamış olurlar. Yok yok, gençler kesinlikle okumasın bu kitabı. Ali Hüryılmaz geleneğinden nasiplendikleri için birilerinin gözüne batarlar, sonra usulsüz ve haksız disiplin cezalarıyla terbiye edilirler. Gizli gizli okusunlar. Okuyup da çaktırmasınlar.

Ali Hüryılmaz yaşıyor. Siz "Öldü de kurtulduk bu aykırı sesten." diye düşünüyor olsanız da yaşamaya devam edecek. Onun hatırasına saygı gösteren vefalı bisikletçiler tarafından adı ve mücadelesi gelecek kuşaklara bir ibret hikâyesi olarak aktarılmaya devam edecek. Vefa'nın sadece bir semt adı olmadığını kanıtlayan, bu toprağın yetiştirdiği soylu onurlu bisiklet adamlarının çabasıyla Ali Hüryılmaz adı unutulmayacak. Çünkü tarihi silemezsiniz, çünkü tarih kâğıt ve kalemle değil; kan, ter, gözyaşı ve mücadele ile yazılır. Ali Hüryılmaz'ın hayat hikâyesinden öğrendiğimiz sarih gerçek budur. Bizden sonraki kuşaklara akatacağımız mücadeleci geçmiş de bu olacaktır.

Emeğine sağlık Mehmet Büyükarı! Yüreğine sağlık vefalı yoldaş Mehmet Gönenç! İyi ki varsınız. Vefa'nın bir semt adı olmadığını kanıtladığınız için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ali Hüryılmaz'a ne mutlu ki sizin gibi dostlar biriktirebilmiş. Ne diyor Ömer Hayyam? "Dost ile içilen şarap helâldir / Puşt ile içilen su bile haram!"